Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke İttifakı Ne Anlama Geliyor?

GÜNDEM

Mekke İttifakı’nın kuruluşu, hedefleri ve bölgesel etkileri; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu yeni güvenlik denkleminde ne anlama geliyor?

Dünyanın gerçekten ABD merkezli tek kutuplu düzenden uzaklaşıp uzaklaşmadığı kolayca kesin bir sonuca bağlanabilecek bir konu değil. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu siyasi, ekonomik, askerî ve finansal gücünü hâlâ büyük ölçüde koruyor. Ancak ABD’nin bu üstünlüğünün bazı alanlarda zayıfladığı da artık daha açık görülüyor. Özellikle Washington’ın müttefiklerine verdiği güvenlik desteği eskisi kadar sorgusuz kabul edilmiyor. Ayrıca ABD’nin askerî gücü hâlâ büyük olsa da bu gücü bölgesel düzeni tek başına belirlemeye yetmiyor.

Bunun en açık örneklerinden biri Körfez ülkelerinde görülüyor. Bu ülkeler ABD ile ilişkilerini sürdürürken artık aynı zamanda Çin, Rusya, Türkiye ve diğer güçlerle de yakın ilişkiler kuruyor. Bu durum, ülkelerin tek bir büyük güce bağlı kalmak yerine kendi çıkarlarını koruyacak daha bağımsız ve çok yönlü bir dış politika arayışına girdiğini gösteriyor.

Bu nedenle “Amerikan hegemonyası sona erdi” demek bugün için belki doğru olmayabilir. Ancak ABD’nin dünyadaki tartışmasız üstünlüğünün eski gücünde olmadığı da açık. Dünya giderek daha parçalı, daha rekabetçi ve birden fazla merkezin etkili olduğu bir yapıya doğru ilerliyor. İşte Mekke İttifakı da bu değişimin Ortadoğu’daki en somut örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

MEKKE İTTİFAKI'NI DOĞURAN ZEMİN

Anlaşmanın tam da 2026 yılında ortaya çıkması tesadüf değil. Son dönemde Ortadoğu'da yaşanan çatışmalar, bölgesel güvenlik algısını köklü biçimde değiştirdi. Siyonist yönetimin yayılmacı politikaları, füze, İHA ve vekil güç tehditlerinin bölge ülkelerini özellikle de Körfez’i giderek daha doğrudan hedef alması, işgal devletinin Katar’ı vuracak kadar pervasızlaşması, klasik dış güvenlik şemsiyelerinin artık tek başına yeterli görülmediği bir boşluk oluşturdu.

Suudi Arabistan'ın yalnızca ABD güvenlik şemsiyesine dayanmak istememesinin arkasında, bu boşluğun somut biçimde hissedilmesi yatıyor; Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la daha kurumsal bir güvenlik ilişkisine yönelmesi de benzer bir mantığın uzantısı.

Pakistan'ın bu denklemdeki özgün değeri, nükleer caydırıcılığından, uzun askerî tecrübesinden ve Çin'le sürdürdüğü stratejik ilişkiden geliyor. Suudi Arabistan'ın finansal gücü, enerji kaynakları ve İslam dünyasındaki siyasi ağırlığı, ittifaka ekonomik derinlik katıyor. Türkiye ise NATO üyeliği, askerî kapasitesi, savunma sanayii ve bölgesel operasyon tecrübesiyle üçlüye askerî bir omurga kazandırıyor. Bu tamamlayıcılık, ittifakın sıradan bir iş birliğinden çok daha kapsamlı bir mimari kurma potansiyeli taşımasının temel nedeni oluşturuyor.

MEKKE ANLAŞMASI NE GETİRİYOR?

Anlaşmanın bilinen çerçevesi oldukça geniş. Kolektif savunma anlayışına göre, üyelerden birine yönelik silahlı saldırı diğerlerine yapılmış kabul ediliyor. Bunun yanında siyasi ve askerî koordinasyon, ortak tatbikatlar, kara, hava ve deniz kuvvetleri arasında iş birliği gibi başlıklar da öne çıkıyor. Ancak anlaşmanın kapsamı bununla sınırlı değil. Siber güvenlik ve elektronik harp, yapay zekâ, insansız sistemler, savunma sanayiinde ortak üretim ve teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı gibi alanlarda da iş birliği öngörülüyor. Ayrıca ittifakın ileride başka ülkelere açılma ihtimali de gündemde.

Bütün bu başlıklar, Mekke İttifakı'nın yalnızca sembolik bir anlaşma olmadığını gösteriyor. Üç ülke, güvenlikten savunma sanayiine, istihbarattan teknolojiye kadar uzanan çok boyutlu ve uzun vadeli bir iş birliği zemini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Anlaşmayı şimdiden "Mekke NATO'su" ya da "İslam NATO'su" olarak tanımlamak için henüz erken. Anlaşmada yer alan ortak üretim, teknoloji transferi ve istihbarat paylaşımı gibi başlıklar, ciddi bir kurumsallaşma potansiyeline işaret ediyor. Fakat asıl sınav bundan sonra başlayacak. Çünkü bir anlaşmanın kâğıt üzerinde geniş kapsamlı olması başka, bu iş birliğinin sahada gerçekten uygulanması başka.

Üç ülkenin farklı askerî sistemleri, farklı savunma teknolojileri ve farklı karar alma mekanizmaları bulunuyor. Bunların ortak bir güvenlik yapısı içinde uyumlu hale getirilmesi kolay olmayacaktır kuşkusuz. Dolayısıyla Mekke İttifakı'nın gerçek gücünü belirleyecek olan, imza töreninden çok bundan sonraki süreçte atılacak somut adımlar olacak.

İTTİFAKIN HEDEFİNDE KİM YA DA KİMLER VAR?

Mekke İttifakı'nın hedefinin kim olduğunu tek bir ülke üzerinden açıklamak, aslında meseleyi fazlasıyla basitleştirmek olur. İran mı, İsrail mi, ABD'nin bölgedeki etkisinin azalması mı, Husiler ve diğer vekil güçler mi, yoksa genel olarak bölgesel istikrarsızlık mı?

Üç ülkenin resmî açıklamalarına bakıldığında, ortak vurgu savunma ve güvenlik üzerinde. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını özellikle vurguluyor. Dolayısıyla ittifakı doğrudan belirli bir devlete karşı kurulmuş bir askerî blok olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bir anlaşmanın resmî hedefi ile ortaya çıkaracağı stratejik sonuç aynı şey değildir. Metinde herhangi bir ülkenin adı geçmese bile, yeni bir güvenlik mimarisinin kurulması bölgedeki güç dengelerini kaçınılmaz olarak etkileyecektir.

Bu açıdan bakıldığında Mekke İttifakı'nın asıl hedefi, belirli bir ülkeyi karşısına almaktan çok, üç ülkenin ve daha sonra katılacaklarla birlikte kendi güvenlik kapasitesini güçlendirmesi ve dış güvenlik bağımlılığını azaltması olarak okunabilir.

Bu yeni kapasite doğal olarak bölgedeki bütün önemli aktörlerin hesaplarını değiştirebilir. İran açısından karşısında daha koordineli bir güvenlik yapısının oluşması anlamına gelirken, İsrail açısından Körfez'den Güney Asya'ya uzanan yeni bir askerî ve siyasi denge ortaya çıkması demektir. ABD açısından ise bölgedeki müttefiklerinin güvenlik konusunda daha fazla inisiyatif üstlenmesi anlamına gelir.

Velhasıl, evet, ittifakın resmi amacı "bölgesel güvenlik, istikrar ve barışı" sağlamaktır. Ancak resmi olarak adlandırılmasalar da bölgedeki istikrarsızlıktan beslenen ve bundan güç devşiren işgal devleti ve İran’ın, bu ittifakın stratejik hedefleri arasında olduğunu söylemek mümkündür.

SÜNNİ BLOK MU, YENİ GÜVENLİK DENGESİ Mİ?

Mekke İttifakı'nı yalnızca bir “Sünni blok” olarak tanımlamak, bu yapının arkasındaki daha geniş stratejik tabloyu gözden kaçırmak olur. Ancak İran açısından ortaya çıkabilecek sonuçları da görmezden gelmek mümkün değil. Tahran'da bu ittifakı bir kuşatma girişimi olarak değerlendiren çevreler yok değil. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran'ın çevresinde önemli jeopolitik konumlara sahip üç ülke. Bu nedenle Tahran açısından asıl soru, yeni ittifakın İran'ın bölgesel hareket alanını ne ölçüde etkileyeceği.

Özellikle Irak, Lübnan ve Yemen gibi İran'ın etkili olduğu alanlarda dengelerin nasıl değişeceği önemli. Bir başka kritik konu ise İran ile Suudi Arabistan arasında son yıllarda gelişen diplomatik normalleşmenin bu yeni güvenlik yapılanmasından nasıl etkileneceği. Şimdilik bu ilişkinin zarar görüp görmeyeceğini söylemek için erken; ancak yeni ittifakın Tahran tarafından yakından takip edileceği açık.

Türkiye açısından ise daha hassas bir denge söz konusu. Ankara'nın İran'ı doğrudan karşısına almadan Suudi Arabistan ve Pakistan'la güçlü bir güvenlik ortaklığı kurabilmesi, Türk dış politikasının önündeki önemli sınavlardan biri olacak. Türkiye'nin hem Tahran'la ilişkilerini sürdürmesi hem de Riyad'la güvenlik iş birliğini derinleştirmesi, ince bir diplomatik denge gerektirecektir. Buradaki en önemli risklerden biri ise yeni bir mezhep eksenli bölgesel kutuplaşma ihtimali.

İttifakın mimarları böyle bir algıdan özellikle kaçınsa da yapının üç Müslüman ve ağırlıklı olarak Sünni ülke tarafından kurulmuş olması, bazı çevrelerde bu şekilde yorumlanabilir. Bu nedenle Mekke İttifakı'nın geleceği açısından yalnızca askerî kapasite değil, verilecek siyasi mesajlar da büyük önem taşıyor.

MISIR İTTİFAKTA NEDEN YER ALMADI?

Mısır'ın ilk aşamada üçlü yapının dışında kalması, ayrı bir analiz gerektiriyor. Öncelikle Mısır'ın ittifaka girmek isteyip Suudi Arabistan tarafından veto edildiği veya davet edildiği hâlde kendisinin reddettiği yönündeki iddialar gerçeği yansıtmıyor.

Mısır'ın bu ittifakın dışında kalmasının arkasında birkaç muhtemel açıklama düşünülebilir: Öncelikle Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bulunan tarihsel, askerî ve siyasi bağların Kahire açısından aynı derinlikte olmaması onlardan biri. Kahire'nin Suudi Arabistan'la ilişkisindeki iniş çıkışlar, ya da Mısır'ın kendi manevra alanını daraltmak istememesi bu noktada dillendirilen diğer gerekçeler arasında. Bunun yanı sıra Mısır’ın, bölgedeki en önemli finansal destekçilerinden biri olan BAE ile ilişkilerini korumak zorunda olduğunun altı çiziliyor.

Mısır'ın katılması hâlinde ittifakın hem askerî hem siyasi ağırlığının belirgin biçimde artacağı açık; bu da özellikle işgal devleti açısından çok daha farklı, daha kaygı verici bir tabloyu ortaya çıkartacaktır kuşkusuz. Zira Mısır'ın hem nüfusu hem ordusu hem de İsrail'le doğrudan sınırı, denklemi niteliksel olarak değiştirir. Türkiye'nin ve Pakistan'ın anlaşmanın genişlemeye açık olduğuna dair açıklamaları, Mısır'ın kapısının kapanmadığını gösteriyor.

ABD VE İŞGAL DEVLETİ AÇISINDAN MEKKE İTTİFAKI

-Siyonistlerin bu ittifaktan rahatsız olmasının birden fazla nedeni var: Türkiye'nin anlaşmanın merkezinde bulunması, Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmaları sürecinden uzaklaşması ihtimali, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı, üç ülkenin toplam askerî kapasitesi, Türkiye'nin İsrail'e yönelik sert siyasi tutumu ve İslam dünyasında alternatif bir güvenlik mimarisinin oluşması gibi gerekçeler sayılabilir.

-ABD'nin bu anlaşmayı doğrudan engellememesi, hatta Trump’ın ittifakı “cesur bir adım” diyerek memnuniyetini açıklaması kendi başına anlamlı bir veri. Washington açısından Türkiye'nin NATO üyesi olarak bu yapının içinde yer alması, ittifakı toptan Washington'ın dışında bir oluşum olarak damgalamayı güçleştiriyor. Suudi Arabistan'ın alternatif güvenlik ortaklıkları geliştirmesi ise ABD'nin Körfez politikası açısından rahatsız edici bir sinyal olsa da doğrudan bir kopuşun delili olarak okunmuyor.

MEKKE'DEN AFRİKA'YA: TÜRKİYE'NİN YENİ JEOPOLİTİK AĞI

Türkiye'yi Mekke İttifakı'nın "üç üyesinden biri" olarak görmek, tabloyu eksik bırakır kanaatimizce. Ankara'yı bölgesel güç mimarisinin kurucu aktörlerinden biri olarak ele almak gerekir. Suriye'de 2024 sonrası kurulan yeni dengede Ankara'nın Şam üzerindeki etkisi, güvenlik ve askerî kapasiteden yeniden imar ve ekonomik ilişkilere uzanıyor. Irak'ta Kalkınma Yolu projesi, Bağdat-Erbil-Ankara hattını güvenlik ve ekonomik entegrasyon bakımından iç içe geçiriyor.

-Libya cephesindeki dönüşüm, Ankara'nın esnekliğinin en çarpıcı örneği. Türkiye'nin 2020'de Trablus'un düşmesini engelleyen askerî müdahalesinden bugün Doğu Libya ve Bingazi yönetimleriyle kurulan yeni diplomatik temaslara, Hafter çevresiyle geliştirilen ilişkilere uzanan bir çizgi var. Birkaç yıl önce askerî olarak karşı karşıya durduğu bir aktörle bugün diplomatik ve ekonomik ilişki kurabilmesi, Ankara'nın ideolojik bloklaşmadan ziyade esnek bir jeopolitik model geliştirdiğini gösteriyor.

Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki askerî varlığı, Mogadişu ile ilişkileri, savunma iş birliği ve Etiyopya-Somali krizindeki arabuluculuğu, Kızıldeniz ve Aden Körfezi bağlantısıyla birleştiğinde, Türkiye'nin bu bölgede oluşturduğu jeopolitik alanın büyüklüğü ortaya çıkıyor. Katar, Suudi Arabistan, BAE, Somali, Sudan ve Libya'yla geliştirdiği ilişkiler tek tek sıralandığında dağınık görünse de birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Körfez-Afrika hattında ördüğü bir jeopolitik ağı gösteriyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin bu ittifaktaki konumu, NATO üyeliği, İslam dünyası, Türk dünyası, Ortadoğu, Afrika ve savunma sanayiinin kesiştiği bir noktada değerlendirilmeli. İHA/SİHA teknolojisi, hava savunma sistemleri, elektronik harp kapasitesi, deniz gücü, savunma sanayii, askerî operasyon tecrübesi ve NATO altyapısı, Ankara'nın ittifakın askerî omurgasına önemli ölçüde katkı sağlayabileceğini gösteriyor. Türkiye'nin Pakistan'la uzun süredir devam eden savunma ilişkileri ile Suudi Arabistan'la son yıllarda hızlanan stratejik yakınlaşması, bu omurganın üzerine oturduğu iki tamamlayıcı temel olarak öne çıkıyor.

İBRAHİM ANLAŞMALARI'NA KARŞI MEKKE İTTİFAKI MI?

Konuyu toparlayacak olursak, Mekke İttifakı'nı yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı bir savunma anlaşması olarak görmek, ortaya çıkan büyük resmi kaçırmak olur. İttifakın asıl önemi, Ortadoğu ülkelerinin güvenlik anlayışlarını yeniden şekillendirmeye ve kendi caydırıcılık mekanizmalarını oluşturmaya başladığı yeni dönemin işaretlerinden biri olmasıdır. Şurası net bir şekilde görülüyor ki ABD’nin bölgedeki rolü giderek zayıflıyor. Bunun sonucunda Ortadoğu'da tek bir Amerikan güvenlik şemsiyesi yerine farklı güvenlik ve siyasi eksenlerin ortaya çıkması ihtimali güçleniyor.

Bir tarafta İbrahim Anlaşmaları çevresinde şekillenen ve işgal devletini bölgesel güvenlik ve ekonomi düzeninin merkezine taşımayı amaçlayan yapı, diğer tarafta ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın öncülük ettiği Mekke İttifakı bulunuyor. Henüz iki kesin bloktan söz etmek mümkün değil; ancak bölge ülkelerinin artık kendi stratejik seçeneklerini geliştirmeye başlaması önemli bir değişime işaret ediyor.

Mekke İttifakı'nın geleceğini belirleyecek olan da ortak tatbikat, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii iş birliği, ortak üretim ve teknoloji transferi gibi alanlarda atılacak somut adımlar olacak. Özellikle Mısır ve Katar gibi ülkelerin ileride yapıya dahil olması, bu yeni dengeyi daha da güçlendirebilir. Bu nedenle Mekke İttifakı bugün için bir “İslam NATO'su” değil belki ancak böyle bir güvenlik mimarisinin nüvesine dönüşme potansiyelini fazlasıyla taşımaktadır.

Kısacası, “Mekke Anlaşması”, üç ülkenin farklı stratejik çıkarlarını ortak bir güvenlik şemsiyesi altında buluşturmuştur. Henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış bir askeri ittifak değil belki; ancak genişleme ihtimali, ortak savunma anlayışı ve oluşturabileceği caydırıcılık kapasitesi bakımından bölgesel dengeler açısından kritik bir gelişmedir.

Daha da önemlisi, bundan böyle bölgenin geleceğine ilişkin hesapları yalnızca Washington, işgal devleti İsrail ve Tahran’ın hamleleri üzerinden okumak yeterli olmayacaktır. Ankara, Riyad ve İslamabad gibi bölgesel aktörlerin de güvenlik, savunma, enerji ve jeopolitik alanlarda oluşturacağı ortaklıklar, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendiren temel unsurlardan biri olacaktır.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487