Türkiye Ekseni: NATO, Orta Doğu ve Yeni Jeopolitik Dengeler

DOSYALAR

Türkiye'nin NATO'daki yükselen rolü, Orta Doğu'da değişen güç dengeleri, ABD-İran gerilimi ve yeni jeopolitik gelişmeler kapsamlı şekilde analiz ediliyor.

ABD ile İran arasındaki yıpratma savaşıyla şekillenen yeni güvenlik ortamı, NATO'nun Ankara'daki kritik zirvesi, Washington-Tel Aviv hattında belirginleşen görüş ayrılıkları ve enerji güvenliğinin yeniden küresel siyasetin merkezine yerleşmesi; uluslararası sistemi yeni bir jeopolitik denklemin eşiğine taşıdı. Bu yeni tabloda en dikkat çekici gelişme, Türkiye'nin yalnızca olayları takip eden değil, sürecin yönünü tayin eden başlıca aktörlerden biri olarak öne çıkmasıydı.

Dünya gündemi sayfalarımızda bu ay, son dönemde yaşanan kritik gelişmeleri Türkiye merkezli bir okumayla değerlendireceğiz.

İLERİ KARAKOLDAN KARAR MERKEZİNE: NATO’DA TÜRKİYE’NİN YENİ KONUMU

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, geçen ayın en yakından takip edilen gelişmelerinden biriydi. Zirvenin en önemli çıktısı; bir dönem 'beyin ölümünün gerçekleştiği' öne sürülen ittifakın yoluna kararlılıkla devam edeceğinin anlaşılması oldu.

Türkiye’nin NATO zirvesinden çok daha etkili bir aktör olarak çıktığını yalnızca biz değil, İsrail ve Yunan medyası da vurguluyor. NATO'nun yeni güvenlik mimarisinin Türkiye dışlanarak kurulamayacağı bu zirve vesilesiyle bir kez daha tescil edildi. Ankara, sadece başarılı bir ev sahipliği yapmakla kalmamış, aynı zamanda ittifak içindeki ağırlığını stratejik bir dönüm noktasıyla yeniden teyit ettirmiştir.

Soğuk Savaş yıllarında NATO'nun 'ileri karakolu' olarak görülen Türkiye, bugün ittifakın stratejik kararlarının şekillendiği başlıca merkezlerden biri haline gelmiştir. Şüphesiz bu durum yalnızca Türkiye'nin jeopolitik konumundan kaynaklanmıyor; son on beş yılda savunma sanayiinde katedilen mesafe, bu dönüşümün en güçlü dinamiklerinden birini oluşturuyor.

SİLAH TALEP EDEN DEĞİL, GÜVENLİK ÜRETEN TÜRKİYE

Yakın zamana kadar NATO toplantılarında Türkiye'nin gündemini çoğu zaman Patriot hava savunma sistemleri, F-16 modernizasyonu veya çeşitli savunma ihtiyaçları oluşturuyordu. Bugün ise tablo tamamen değişmiş durumdadır.

Türkiye artık NATO masasına yalnızca güvenlik talep eden bir ülke olarak değil; kendi savaş gemilerini tasarlayan, kendi insansız hava araçlarını ihraç eden, hava savunma sistemleri geliştiren, beşinci nesil savaş uçağı üreten ve dünyanın en büyük ordularından birine sahip olan bir ülke olarak oturmaktadır.

Bu değişim, Ankara Zirvesi sırasında düzenlenen savunma sanayii buluşmalarında da açık biçimde hissedilmiştir. Avrupa'nın hızla artan savunma harcamaları, üretim kapasitesi yetersizlikleri ve yeni güvenlik ihtiyaçları düşünüldüğünde Türkiye'nin sahip olduğu üretim kabiliyeti, NATO açısından stratejik değer kazanmaya devam etmektedir.

TÜRKİYE NEDEN ARTIK BY-PASS EDİLEMİYOR?

Türkiye'nin yükselen ağırlığı yalnızca askerî kapasitesinden kaynaklanmıyor.

Bugün NATO açısından bakıldığında;

  • Karadeniz güvenliği Türkiye olmadan sağlanamıyor.
  • Rusya'nın çevrelenmesi Türkiye olmadan planlanamıyor.
  • Kafkasya'daki enerji koridorları Türkiye'den geçiyor.
  • Doğu Akdeniz denklemi Türkiye dikkate alınmadan kurulamıyor.
  • Suriye ve Irak dosyalarında Ankara'nın onayı olmadan kalıcı çözüm üretilemiyor.
  • Afrika Boynuzu'nda Türkiye, askerî üsleri ve diplomatik ağı sayesinde Batılı ülkelerin de yakından takip ettiği bir aktör hâline gelmiş durumdadır.

Başka bir ifadeyle Türkiye yalnızca haritadaki coğrafi konumu nedeniyle değil; aynı anda birçok kriz sahasında fiilen varlık gösterebilen ender devletlerden biri olduğu için stratejik önem kazanmıştır.

BÖLGESEL DÜZENİN GÜVENİLİR ORTAĞI TÜRKİYE

Türkiye'nin yalnızca Batı ittifakı bünyesindeki değil, bölgesel güvenlik mimarisindeki konumu da düne kıyasla belirgin şekilde güçlenmiş bulunmaktadır. Hem Avrupa'ya hem ABD'ye karşı derin bir güven bunalımı yaşayan Körfez ülkeleri ve bölge devletlerinin alternatif güvenlik ortağı arayışında, Türkiye ismi ilk sıralarda yer almaktadır.

Ankara; Körfez başkentleri açısından sadece caydırıcı güce sahip bir NATO üyesi olarak görülmemekte; aynı zamanda coğrafyanın sosyolojik ve siyasi dinamiklerini yakından tanıyan, kriz yönetiminde tecrübeli ve askeri kapasitesini tahkim eden güvenilir bir müttefik niteliği taşımaktadır.

Özellikle son üç yılda Ankara'nın Riyad, Abu Dabi ve Doha hattında ivme kazanan savunma sanayii ortaklıkları, müşterek tatbikatlar ve üst düzey diplomatik temaslar, inşa edilen bu yeni güvenlik denklemindeki somut adımlardır. Körfez diplomasisi açısından Türkiye'nin sunduğu en temel ayrıcalık ise; küresel güç rekabetinin bir aygıtı olarak değil, bölgenin iç dengelerini gözeten yapıcı ve istikrarlı bir aktör şeklinde algılanmasıdır.

TÜRKİYE-MISIR YAKINLAŞMASI: DOĞU AKDENİZ'İN YENİ DENGESİ

Bölgesel güç dengelerini dönüştüren en kritik gelişmelerden biri, Türkiye ile Mısır arasında ivme kazanan normalleşme sürecidir. Uzun yıllar rekabet ekseninde seyreden münasebetlerin yerini stratejik iş birliği arayışına bırakması; yalnızca iki başkent açısından değil, Doğu Akdeniz’in geleceği bakımından da çarpan etkisi yapmıştır.

Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip bu iki ülkesi; enerji güvenliği, deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, Libya’daki istikrar, Gazze krizi ve Kuzey Afrika’daki güvenlik mimarisi hususunda her geçen gün daha geniş bir ortak çıkar zemininde buluşmaktadır.

Bu yakınlaşmanın en somut yansıması ise Doğu Akdeniz’de uzun süredir Ankara’yı denklem dışı bırakmaya çalışan jeopolitik kurgunun sürdürülebilirliğini yitirmesidir. Ankara ile Kahire hattında kökleşecek kapsamlı bir ortaklık; bölgedeki enerji nakil hatlarından deniz yetki alanlarına kadar pek çok kritik başlığı yeniden biçimlendirme potansiyeline sahiptir.

SURİYE'DE YENİ DÖNEMİN ANAHTARI ANKARA MI?

Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’da şekillenen bu yeni denklemin yanı sıra, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye’de ortaya çıkan yeni siyasi tablo da Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu pekiştiren en kritik gelişmelerden biri olmuştur. Ankara; yalnızca sınır güvenliği mülahazalarıyla değil, yeni Suriye’nin siyasi ve ekonomik mimarisinin inşa edilmesinde de anahtar rol üstlenen temel bir aktör konumundadır.

Mültecilerin güvenli geri dönüşü, terör unsurlarının tasfiyesi, sınır ticaretinin ihyası ve altyapının yeniden imarı gibi hayati başlıklarda Ankara’nın üstlendiği bu rol, Batılı başkentler tarafından da dikkatle izlenmektedir. Nitekim Suriye dosyasında Türkiye’yi denklem dışı bırakan hiçbir siyasi veya idari formülün sahada karşılık bulamayacağı yönündeki kanaat, uluslararası kamuoyunda giderek ortak bir kanaate dönüşmektedir.

Bu jeopolitik kazanım; sadece Türkiye’nin askeri varlığından değil, aynı zamanda sahadaki yerel aktörlerle tesis ettiği köklü diyalogdan ve diplomatik manevra kabiliyetinden kaynaklanmaktadır.

NETANYAHU'NUN "TÜRKİYE EKSENİ" KAYGISI

Suriye sahasında yaşanan bu köklü kırılma, eş zamanlı olarak ABD ile İran arasında tırmanan doğrudan yıpratma savaşı ve Washington’ın bölge limanlarına uyguladığı askeri-ekonomik deniz ablukasıyla birleşmiştir. Bu tablo, Tahran’ın bölgesel vekil ağları üzerindeki nüfuzunu belirgin şekilde zayıflatırken; Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya uzanan coğrafyadaki jeopolitik boşluğu doldurmaya muktedir tek aktör olarak Türkiye’yi öne çıkarmaktadır.

Söz konusu dinamikler; bölgenin güvenlik mimarisinde kartların yeniden dağıtıldığı yeni bir ittifak arayışını tetiklemiştir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bizzat “Türkiye Ekseni” olarak tanımlayarak uluslararası kamuoyuna şikâyet ettiği bu yeni düzen; Ankara'nın liderliğinde, bölge devletlerinin egemenlik ve istikrar temelinde kümelenmesini temsil etmektedir.

Nitekim bu eksen, klasik manada bir askeri bloktan ziyade; Türkiye'nin Suriye, Katar, Somali, Libya, Azerbaycan ve son olarak Mısır ile kurduğu çok katmanlı diplomatik ve güvenlik ağının bir yansımasıdır. İşgal devletini asıl kaygılandıran husus da tam olarak burada düğümlenmektedir.

Zira Siyonistlerin bölgesel güvenlik stratejisi, uzun yıllar boyunca Arap dünyasındaki parçalanmışlık üzerine inşa edilmişti. Ankara’nın farklı kutuptaki aktörlerle eş zamanlı ve yapıcı ilişkiler geliştirebilmesi ise bu tarihsel parçalanmışlığı aşındıran yepyeni bir jeopolitik gerçeklik doğurmaktadır.

TEL AVİV VE ATİNA’NIN TIRMANAN KAYGILARI VE KARŞI HAMLELERİ

Tel Aviv’i tedirgin eden bu jeopolitik gerçeklik; Türkiye’nin genişleyen etki alanıyla birleştiğinde, Ankara'nın Suriye, Somali, Libya ve genel olarak Afrika kıtasında hızla artan askeri-siyasi nüfuzu karşısında Tel Aviv ve Atina yönetimlerinde derin bir panik dalgasına neden olmuştur.

Nitekim Türkiye'nin Somali'deki köklü askeri varlığı ve kıta genelindeki diplomatik etkinliğini kırmaya çalışan işgal devleti, karşı hamle olarak "Somaliland"ı tanıyan ilk ülke olmuş ve bu bölgede askeri üs kurma arayışlarına hız vermiştir.

Benzer şekilde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini teminat altına alan "Mavi Vatan" doktrini ile Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması'nın yeni Suriye yönetimiyle de genişletilme ihtimali, İsrail ve Yunanistan’ı güvenlik ortaklıklarını derinleştirmeye sevk etmiştir.

Yunan ve İsrail hava ile deniz kuvvetlerinin Ege ve Doğu Akdeniz’de icra ettiği ortak askeri tatbikatlar ve ABD Kongresi nezdinde yürüttükleri müşterek lobi faaliyetleri; Ankara'nın dengeleri değiştiren nüfuzunu sınırlamaya ve F-35 gibi stratejik savunma tedariklerini engellemeye matuftur.

Özellik İsrail, Şam’daki Türkiye destekli merkezi hükümetin konsolide olmasını engellemek adına Suriye’nin güneyindeki Dürzi gruplara ve ayrılıkçı unsurlara örtülü destek sağlamakta; sınır hatlarındaki provokatif hava saldırılarıyla Ankara-Şam hattındaki istikrar arayışını sabote etmeye çalışmaktadır.

LİDER DİPLOMASİSİ VE TRUMP-ERDOĞAN İLİŞKİSİNİN PERDE ARKASI

Tel Aviv ve Atina hattının ABD nezdinde yürüttüğü bu yoğun lobi faaliyetlerine ve engelleme girişimlerine rağmen, Ankara’daki NATO Zirvesi vesilesiyle gözler önüne serilen en dikkat çekici dinamik; ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sergilediği övgü dolu açıklamaları olmuştur. Trump’ın bu yaklaşımının arkasında, şahsi lider diplomasisine verdiği değer kadar, Türkiye’nin küresel ölçekte ulaştığı askeri caydırıcılık ve artan vazgeçilmez jeopolitik ağırlığı yatmaktadır.

Nitekim Trump; İsrail’in tüm şiddetli itirazlarına ve Siyonistlerin "bölgesel dengeleri İsrail aleyhine altüst edeceği" yönündeki uyarılarına rağmen, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının teslimatı ve yaptırımların kaldırılması hususunda son derece açık ve olumlu bir irade beyan etmiştir.

Washington’daki bu yaklaşım değişimi ve Beyaz Saray'ın Ankara'nın tezlerine gösterdiği esneklik, İsrail güvenlik bürokrasisini tam anlamıyla bir paniğe sevk etmektedir. Zira Tel Aviv, kurulduğu günden bu yana bölgesel hamlelerini Washington’ın kendisine sağladığı "sınırsız ve şartsız" askeri-diplomatik kalkan sayesinde yürütmüştü.

Trump yönetiminin küresel önceliklerinin İsrail'in bölgesel genişleme hedefleriyle ayrışması ve Washington’ın Ankara'yı rasyonel bir dengeleyici olarak konumlandırması, İsrail'in on yıllardır arkasına aldığı mutlak ABD korumasını kaybetme endişesini derinleştirmektedir.

ABD-İSRAİL GERİLİMİ VE BÖLGESELLEŞEN SAVAŞIN KÜRESEL MALİYETİ

Washington-Ankara hattında lider diplomasisiyle sağlanan stratejik esneklik, eş zamanlı olarak ABD ile İsrail arasında uzun süredir halı altına süpürülen gerilimin açık bir çatlağa dönüşmesini tetiklemiştir. ABD Başkanı Trump’ın, Netanyahu yönetiminden Suriye ve Lübnan’daki işgalci güçlerini derhal çekmesini talep etmesi, bu kırılmanın sahadaki en net göstergesi olmuştur.

Netanyahu kabinesinin ideolojik hırslarının ABD’ye yüklediği devasa askeri, mali ve diplomatik külfet, Amerikan müesses nizamında sabırları taşırmıştır. Bu rahatsızlık artık sadece Demokratlar nezdinde değil, Cumhuriyetçi Parti'nin merkezinde de en sarih şekilde seslendirilmektedir.

Nitekim Başkan Yardımcısı JD Vance’in, ABD’nin ulusal çıkarlarının İsrail’in bölgesel maceralarına rehin verilemeyeceğine dair çıkışı, Amerikan kamuoyundaki değişiminin en somut siyasi tezahürüdür.

The Guardian yazarı Simon Tisdall’ın bu süreçte kaleme aldığı ve geniş yankı uyandıran "Dünya İçin En Büyük Tehlike İran Değil, Trump’tır" başlıklı analizi, Batı entelektüel camiasındaki bu derin endişeyi özetlemektedir. Tisdall, hem Washington’ın öngörülemez tek taraflı hamlelerini hem de Tahran’daki şahin muhafazakârların savaşı kışkırtan yaklaşımını sert bir dille eleştirmektedir.

Zira ABD ile İran arasında tırmanan bu kontrolsüz yıpratma savaşının bölgesel bir turlamaya dönüşme riski, küresel ölçekte muazzam bir kriz barındırmaktadır. Böyle bir patlamanın ilk kaybedeni ambargolar, deniz ablukaları ve hava bombardımanları altında ezilen İran halkı ile Körfez coğrafyası olacaktır. Ancak enerji tedarik zincirlerinin kopması ve küresel güvenlik mimarisinin işlevsizleşmesi sebebiyle bu yıkımın faturası, dolaylı olarak tüm uluslararası topluma kesilecektir.

Tüm bu tablo göstermektedir ki; Orta Doğu’da eski statükonun çöktüğü, küresel güçlerin önceliklerinin değiştiği ve enerji hatlarının tıkandığı bu jeopolitik fetret devrinde Türkiye; akılcı lider diplomasisi, askeri caydırıcılığı ve derin coğrafi nüfuzuyla istikrar üreten yegâne merkez konumundadır.

Ankara’daki NATO Zirvesi ile tescillenen bu yeni gerçeklik; önümüzdeki dönemin, bölgesel ve küresel dengeleri yeniden kuran "Türkiye Ekseni" etrafında şekilleneceğinin en açık ilanıdır.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486