Suya Geçit Veren Bekçi

EZCÜMLE

Ab-ı hayatı kilometrelerce öteden avuçlarımıza ulaştıran boynu eğri, minicik bir kapıdır musluk. Tevazu sahibidir, bir kez olsun kibirle diklendiği görülmemiştir. Başını eğer, işine bakar. Kendisini derelerden kana kana içmekten firar edeli beri bize ulaşmak için yollara düşen, yaz-kış demeden ayağımıza gelen suyun geçişine izin veren yaldızlı bir bekçidir hem de.

Musluk, su akan borunun Arapça karşılığı olan “maslak” kelimesinden gelir. Şemseddin Sami, Kamus- i Türki’de onu “suyu istenildiği vakit akıtıp istenildiği vakit kapamak üzere çeşme vesaireye takılan burma” diye tanımlar. Hatta musluk, burularak açılıp kapandığı için önceleri “burma” diye adlandırılırmış.

Su muslukları kullanıldıkları yere ve şekillerine göre çeşme, sebil, hamam, semaver ve kazan muslukları şeklinde sınıflandırılırdı. “Taharet musluğu” denilen ara musluklar da vardı. Tuvalette kullanılan bu musluklar, Arapça “temiz” anlamına gelen “tahir” kelimesinden türemiştir.

Muslukların günümüze gelişini anlamak içinse çok eski zamanlara yelken açmak lazım gelir.

Toplu hayatla beraber insanoğlunun su temini için çaba sarf etmeye başlaması 6,000 yıl öncesine uzanır. Uygarlığın ilk önemli belirtilerinin Nil, Fırat, Dicle, İndus ve Huang-Ho nehirlerinin geçtiği bölgelerde görüldüğünü düşünürsek, ilk su sistemleri de buralarda inşa edildi diyebiliriz. M.Ö. 3000’lerde Mezopotamya’daki su yolları, toprakta pişirilerek yapılan ve birbirine eklenen su borularıydı. Henüz musluklar olmadığından su, güzergahı boyunca bu yol üzerine kurulan küçük kapakçıklarla veya “maksem” denilen binalarla farklı bölgelere yönlendirilirdi.

UZAĞI YAKIN ETTİ

Romalılar zamanında yapılan büyük su tesisleriyle yerleşim merkezlerine uzak mesafelerden su getirildi. Barajlarda toplanan sular kaynaklardan çok uzaklara kapalı veya açık su yollarıyla nakledilerek sarnıçlara akıtılırdı. Çeşmelerde “oluk”, çatılarda kullanıldığındaysa “çörten” olarak adlandırılan, taş veya madenden yapılan bu tip oluklar çeşit çeşitti.

Önemli yapılarda çörtenlerin hayvan başı şeklinde işlendiği bilinir. Hayvan ağzından su akıtma geleneği Bizans, Selçuklu ve Osmanlılarda da devam etti.

Avrupa’da özellikle sanatın doruk noktası kabul edilen Rönesans dönemindeki heykellerden su fışkırtma geleneği günümüze kadar uzanır. Fakat muslukların görülmesi çok da yaygın değildi.

Her dönemin ayrı sanatını yansıtan musluklara sahip Türk hamamlarının aksine Avrupa’da banyolar, içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıydı. Evin erkeği, temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Şehirleşmeyle beraber su tesisatlarının yaygınlaşmasıyla Avrupalı evinde banyoyla, dolayısıyla açılıp kapanabilen musluklarla ancak 19. yüzyılın sonlarında karşılaşabildi.

MUSLUĞUN ATASI MADENİ BORU

Selçuklular cami, mescid, medrese, kervansaray ve hamam gibi ibadet yerlerine ve hayır kurumlarına su dağıtım sistemleri yaptırmışlardı. Çeşmelerde su doğrudan yalağa dökülmeden önce bazen bir taş oluktan veya ağaçtan oyulmuş bir çörtenden, bazen de madenî bir borudan geçerdi. Musluğun öncüsü olarak kabul edilen ve çeşmelerde suyun aktığı yerlere takılan bu madenî borulara sonraları “lüle” adı verildi.

Osmanlı çeşme mimarisinde oldukça sık kullanılan, aynı zamanda bir su ölçme birimi olan lüle, Selçuklular zamanında da kullanıldı. Önceleri lülelerin ağızlarına konulan tıkaçlarla suyun durmaksızın akması engelleniyordu. Sonraları lülenin alt ve üstüne açılan deliklere, ortası delik madenî silindir şeklinde basit tıpalar konularak suyun istenildiği vakit akması sağlandı. Burmalı lüle olarak adlandırılan ve ilk musluk örnekleri sayılan bu basit cihazlar zamanla musluğa dönüştü.

Anadolu Selçuklularının mimarî eserlerinde ve maden sanatlarında süs unsuru olarak çokça kullanılan aslan, kartal ve yılanbaşı motifleri, lülelerde yerini ejder başı figürüne bıraktı en çok. Eski Türklerde havanın ve suyun hâkimi olarak tanımlanan ejder, aynı zamanda uğur, mutluluk, sağlık ve bereket sembolü sayılırdı. Osmanlı döneminde padişahlar ve ileri gelenler tarafından başta İstanbul olmak üzere pek çok yerde çeşmeler, sebiller, hamamlar yaptırılarak türlü sanatlarla işlendi musluklar.

Osmanlıların ilk devirlerinde sular geleneklere uygun olarak “taş çörten”lerden akıtılmaktaydı. Sonraları tunçtan yapılanlar kullanıldı. Lüleler başta düz bir boru şeklindeydi. Kanuni dönemindeyse İstanbul çeşmelerine “sade lüleler” yerine “burma lüleler” taktırıldı.

Osmanlı madencilik sanatında diğer madenî eşyalar gibi musluklar da genel olarak ait oldukları dönemlerin özelliklerini taşır. Klasik dönemde sade fakat zarif bir görünüşe sahip olan musluklar, Lale Devri’nde süslü ve gösterişli bir karakter kazandı. Barok devri muslukları gövdelerinde kıvrımlı dal ve yapraklardan oluşan arabesk motiflere bürünerek görenleri zarafetiyle etkiledi. Tanzimat döneminde ortaya çıkan Ampir üslubunda ise musluklar özellikle volan kısımlarındaki “istiridye” motifleriyle dikkatleri çekti. İnsan ve hayvan figürlerinin yerini daha çok dal, yaprak, özellikle lale gibi bitkisel süslemeler aldı.

Osmanlılarda tunçtan, pirinçten ve dökme olarak üretilen musluklar döküm ustalarından oluşan Dökümcüler Loncası tarafından yapılırdı. Hatta bazı musluklar ustalarının imzasını taşırdı. Hanedan mensupları için özel olarak üretilen lüle ve musluklar genellikle altınla kaplanırdı. Topkapı ve Dolmabahçe saraylarının hünkâr hamamlarında rastlanan çift musluklar en güzel örneklerdendir.

KAYNAĞIN BAKİ OLSUN EY MUSLUK!

Uzun lafın kısası, asırlardır ne sular aktı onun bükük boynundan. Bazen ejderha başına bürünerek önünde duranlara güven verdi, kimi zaman da şatafatın sembolü değerli taş ve madenlerle bir mücevher gibi süslendi. Antik çağlardan günümüze kadar suya ve temizliğe, inancın gereği olarak özel bir önem veren İslam kültürü sayesinde ferah bir nefes aldı. Su verdiğin eller aziz, kaynağın bâki olsun ey musluk!

Kaynak: gzt.com