"Şükretmeniz Gerekmez mi?" Ayeti

TEFEKKÜR

Onsuz olamadığımız, yaşayamadığımız berrak ve tatlı sular hiç olmayabilirdi. Okyanuslar dolusu, tuzlu ve acı sular gibi gökten yağan sular da tuzlu ve acı olabilirdi. Şükretmeniz gerekmez mi?

Onsuz olamadığımız, yaşayamadığımız berrak ve tatlı sular hiç olmayabilirdi. Okyanuslar dolusu, tuzlu ve acı sular gibi gökten yağan sular da tuzlu ve acı olabilirdi.

Cenâb-ı Hak; muazzam bir rafine sistemiyle onu arındırdı, bağlar-bahçeler onunla âbâd oldu. Diğer taraftan da yer altı pınarlarında kıymetli minerallerle suyu tatlandırdı, bereketlendirdi bize ikrâm etti. Rabbimiz, tefekkür ve şükür isteyerek sormakta:

ŞÜKRETMENİZ GEREKMEZ Mİ?

“Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz?

Dileseydik onu tuzlu yapardık.

Şükretmeniz gerekmez mi?” (el-Vâkıa, 68-70)

Su akıp gidici, toprak emici... Yerin altı, insanın ulaşamayacağı derinlikte tabakalar hâlinde... Daha derini ateş... Fakat gökten inen su, kaybolup gitmiyor, ya gitseydi?

Cenâb-ı Hak, ihtar ediyor:

“Gökten de bir ölçü dairesinde bir yağmur indirdik de, onu yerde (ırmak, göl, kuyu ve menbâ hâlinde) durdurduk. Şüphe yok ki Biz, o suyu yok etmeye de kādiriz.” (el-Mü’minûn, 18)

Rabbimiz tekrar suâl ediyor:

“De ki: «Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?»” (el-Mülk, 29)

Suya Cenâb-ı Hak bir başka husûsiyet daha verdi, bu sayede üzerinde gemilerle yolculuk yapmak mümkün oldu. Rabbimiz ya bu kaideyi koymasaydı?

Cenâb-ı Hak buyurur:

“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) O’nun lutfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.” (en-Nahl, 14)

Denize küçük bir taş bıraksak, ânında denizin dibine iniyor. Fakat tonlarca ağırlıkta gemiler suyun üstünde akıp gidiyor. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın suya takdir ettiği, yoğunluğundan daha hafif varlıkları yukarı itme kanunu sayesinde o gemiler inşâ edilebilmiştir.

Zaten;

Teknoloji ekseriyetle tabiattan; yani Cenâb-ı Hakk’ın sanatından iktibaslarla, kopyalarla oluşturulmuştur.

Meselâ ilk uçağı üreten Wright Kardeşler, akbabanın kanatlarını örnek almışlardır. Bütün teknik terakkîsine rağmen, en mükemmel uçak dahî, bir kuşun kabaca bir taklididir.

Uçaklar, kuşları taklit ile yapılıyor. Kısa menzilli uçaklar serçe gibi kuşları, uzun menzilli uçaklar da, leylek gibi uzun mesafe uçucularını taklit ederek yapılmaktadır.

Düşünelim; onca aklına, zekâsına ve bilgiyi nesilden nesle tevârüs etmesine rağmen insanın bu taklidi başarması için binlerce yıl geçmesi gerekmiştir.

Hâlbuki, bir kuş yumurtasından çıktıktan sonra çok geçmeden, uçmaya başlar. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.” (en-Nahl, 79)

Uçucu böceklerin kanat yapılarının birçoğu ise, henüz teknoloji ile taklit dahî edilememektedir.

İnsanın taklidinden de âciz olduğu daha nice ilâhî sanat var. İşte bir koyun yahut inek; ot yiyor, su içiyor ve süt veriyor!

İnsanlık bir fabrika kursun da, bütün teknolojisini kullanarak, ot ve sudan süt üretsin! Ne mümkün!

Nefes alıp veriyoruz. Teneffüs ettiğimiz havadaki oksijen ve azot dereceleri tam kıvâmında. Yaşadığımız her yerde kâfî ve tam ayarında.

Ya böyle olmasaydı? İnsanlar, oksijen azaldı, bitti diye perişan bir şekilde oksijen arasalardı, oradan oraya koştursalardı?

Türlü türlü meyve ve sebzelerinden istifâde ettiğimiz, çiçekleriyle rûhen ferahladığımız nebâtât âlemi, yine Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği fotosentez kabiliyeti sayesinde var oldu. Ya olmasaydı? Dünya dağdan taştan ibaret bir âlem olsaydı?

Nebâtat ve hayvanâtın ömürleri de ayrı bir tefekkürdür. Bir mevsimlik bitkiler yanında, zeytin ağacı bin yıldan fazla yaşayabilir.

Canlılar içinde kelebek bir hafta yaşarken, kaplumbağalar bir asır aşarlar. Bal arısı, fonksiyonu bitene kadar 45 gün yaşamakta. Muazzam bir nizam içinde, nasıl bir ekolojik denge...

Kimi varlıklar yavaş yavaş gelişirken, diğer mahlûkāta gıdâ olan canlılar hızla büyüyor. Bu da bir hikmet.

Yine yaratılışın, dünyaya gelişin sırasında da âhenkli bir tedriç var.

Bir hayvan türünü ele alalım. Bu türden ne kadar canlı gelmiş ve gelecek ise hepsi dünyaya bir anda gönderilmiş olsa idi, dünya mekân olarak sadece o türe kâfî gelmeyeceği gibi gıdâlar da onlara yetmezdi. Ancak Allah Teâlâ, onları zaman sırrı ile mekândakinden daha geniş bir şekilde yayıp bir teselsül kanunu ile yaratmakta.

Bütün canlılar için aynı nükte geçerli. Dolayısıyla dünya zaman ve mekân sırrı ile normal kapasitesinin trilyonlarca katı fazlasına sahne olabilmekte.

Yani varlıkların âlemimizde yer alışları da bir denge ile tahdîde tâbîdir. Meselâ bir çınar ağacının her yıl milyonlarca tohum ürettiği ve bunların etrafa dağılması için tüyden âdetâ birer paraşütleri bulunduğu ve rüzgâr ile bu tohumların uzak yerlere kadar sürüklendiği bilinen bir gerçektir. Eğer bir tek çınar ağacından sâdır olan tohumlardan her biri yeni bir çınar olma imkânına kavuşsaydı, kısa bir zaman sonra dünyanın bitkilerin yetişmesi için müsait olan her yeri çınarların istîlâsına uğrardı. Yani koca dünya bir tek ağaca dar gelirdi. Diğer bütün varlıklar için de bu misâli şümullendirmek mümkündür. Bu da kâinatta kolay kolay akıl sır erdirilemeyecek bir âhenk ve dengenin mevcudiyetini gösterir.

Canlılarda da süratle çoğalan hayvanlar, dünyayı işgal edemiyor. Çünkü tabiattaki birçok varlık o türlerle rızıklandırılarak, muvâzene temin ediliyor.

Kim temin ediyor? Ormanların, denizlerin, dağların zâhirde bir idarecisi görünmüyor. Fakat her biri, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle tam bir âhenk içinde hareket etmekte. Hepsi rızâ ve itaat hâlinde. Kelebek;

“‒Niye benim ömrüm bir hafta, kaplumbağanınki bir asır?” demiyor, hepsi hâline râzı.

Etinden, sütünden istifâde ettiğimiz hayvanlar insana isyan etmiyor. Koca bir fili, bir çocuk çekip götürebiliyor. Onları insana itaatli kılan, insana âmâde eyleyen kim?

Ya itaat ettirmeseydi?

Ahmak tesadüfçüler ve evrimciler, mahlûkātın çevre şartları neticesinde kendi istek ve ihtiyaçlarıyla kendi kendilerini geliştirdiklerini iddia ederler.

Hangi mahlûk, kısa ömrü kendisi seçip de râzı olurdu?

Hangi mahlûk kendi iradesiyle, bir başka mahlûkun rızkı olmayı kabul ederdi?

Bütün insanlar birleşsin de vakti biten bir insanın ömrünü uzatsın, bir asır daha ilâve etsin ne mümkün! Takdir olunandan öteye bir saat bile götürebilmesi dahî ne mümkün!

Her oluş ilâhî kaderle...

“...O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (el-En‘âm, 59)

Cenâb-ı Hak hatırlatmakta:

“Allâh’ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsân ettiğini görmez misiniz?..

Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” (Lokmân, 20)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları