Sosyolog Prof. Dr. Sami Şener ile Mülakat: Bilgi Var Yaşayış Yok
Bilal Akyol sordu, Sosyolog Prof. Dr. Sami Şener cevapladı: Dijital istila, sosyal çürüme ve manevi değerlerimizi yeniden ihya etmenin yolları.
Röportaj: Bilal Akyol
İçinde bulunduğumuz çağ, insanın sadece fiziki sınırlarının değil, zihin ve kalp dünyasının da amansız bir istilaya maruz kaldığı bir dönem. Ekranlardan evlerimizin en mahrem köşelerine sızan, özgürlük ve çağdaşlık ambalajıyla sunulan dijital bir kirlilik, bizi biz yapan kadim değerlerimizi, aile yapımızı ve nesillerimizi kökünden sarsıyor.
Peki, bu sosyal çürümenin sosyolojik arka planında ne yatıyor? Kaybettiğimiz manevi reflekslerimizi yeniden nasıl ihya edebiliriz?
Bu ayki kapak dosyamızda, meselenin derinliklerine inmek üzere Değerler Sosyolojisi alanındaki kıymetli çalışmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Sami Şener hocamızla bir mülakat gerçekleştirdik.
BİLGİ VAR YAŞAYIŞ YOK: SOSYAL ÇÜRÜME VE İHYA YOLLARI
Kıymetli Hocam, bu ay Altınoluk dergimizin kapak dosyasında "Toplumun Temeli Çatırdıyor, Ekran Terörüne Kim Dur Diyecek?" konusunu ele alıyoruz. Dijital yayınların ve sanal mecraların bizi biz yapan dini ve manevi değerlerimiz üzerindeki etkilerini tartışıyoruz.
Sosyolog ve bir 'değerler sosyolojisi' uzmanı olarak, bu genel tabloyu nasıl okuyorsunuz?
Sami Şener: Toplum, değerler ve kurallar ile gerçekleşen bir yapıdır. Bugün, maalesef sosyal hayatı düzenleyen kuralların giderek yozlaştığını ve özellikle yeni yetişen gençler tarafından gerektiği gibi bilinmediğini söylemek durumundayım. Çünkü bilinmeyen bir şey, yaşanamaz! Hayatın, sadece maddi ve teknolojik bir gerçek olduğunu bilgi olarak açıklayan, Batılı sosyal ilimler; ne insanı ve ne de hayatı tam olarak anlayamadığı için, sosyal düzeni ayakta tutamıyorlar! Sosyal dünya, bu yüzden boşlukta kalıyor. Günümüz medya ve sosyal medya, kurgu olarak Müslüman ve ahlaklı insanların dünyaları dışında tasarlandığından, insanlığın ihtiyaç duyduğu kültüre verebileceği çok fazla bilgi ve anlayışa sahip değil.
Burada en önemli görev, ilim ve fikir adamlarına düşmektedir. İkinci olarak, topluma yönelik, kültür kodlarımıza uygun fikir ve bilgi konusunun öğretilmesinde de, Milli Eğitim bakanlığı ve diğer bilgi ve araştırma merkezlerinin sorumluluğu bulunmaktadır. Bir diğer ifade ile, bu karmaşık ve yanlış tablonun değişmesi, hükümetin birinci derecedeki görevidir.
Değerler sisteminin zayıflaması ve "sosyal çürüme" kavramları üzerinden düşünürsek; ortak manevi bağlarını ve ahlaki referanslarını yitirmeye başlayan bir toplum, sosyolojik olarak nereye evrilir? Bu tür bir çözülme, bir milletin var oluşu ve geleceği için ne anlama gelmektedir?
Şener: Değerler, bir toplumun hayata bakışını ve yaşayışını düzenleyen manevi ve ahlaki kurallardır. İnsanın, hayat anlayışının şifreleridir. Değerler, sosyal hayata ait tutum ve davranışlarımızı belirlemektedir. Manevi ve ahlaki değerlerin anlaşılamaması ve iyi kavranmaması, bir toplumun yörüngesini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Aynı zamanda, toplumun düşünce ve duygu dünyasında, belirsiz ve sapmaya müsait özelliklerinin de ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
Böyle bir durumda, her türlü yanlışlıklar, zararlı tutumlar ve insanların birbirine yönelik davranışlarının ölçüsüzlüğü ortaya çıkmakta ve bir kargaşa ortamı meydana gelmektedir. Böyle bir durumda, sosyal münasebetlerin, iyi ilişkilerin ve adaletli yaklaşımların meydana gelmesine imkân yoktur! Bir millet veya toplum dediğimizde, kurallı ve manalı bir yaşama düzeninden bahsediyoruz. Fakat bir toplumun değerlerini bilmeden veya onları kaybederek normal bir hayat sürmesi ve uyumlu ilişkiler kurabilmesi, mümkün değildir. Bu yüzden değerler, bir toplumun “varoluş sistemi”nin anahtar kavramlarıdır.
Bu dijital çağda, zedelendiğini veya kaybolduğunu düşündüğümüz manevi ve ahlaki değerlerin yeniden inşası ve ihyası sosyolojik açıdan mümkün müdür?
Şener: Dijital Çağ, aslında Batı terminolojisinin bir ürünüdür. Yani, her şeyin dijital Sisteme göre yürütülmesi manasına gelmektedir. Dolayısıyla, insanların en önemli özelliği olarak dijital sistemin gösterilmesi ve ifade edilmesi, son derece yanlış bir ifade olmaktadır.
Çünkü insan, medeni ve sosyal bir varlıktır ve bu sosyalliği, onun fikir ve ahlak yönüyle olaylara bakması ve ona göre hareket etmesinden kaynaklanmaktadır.
Dijital sistem, teknik bir olgudur. Biz, ona tabi olmak yerine, onu kendi kültür ve ahlak değerlerimize uygun bir şekilde değerlendirme ve faydalanmamız gerekmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken konu, dijital sistemin bizim ahlaki değerlerimiz ve fikri özelliklerimiz çerçevesinde gerçekleştirebilmek ve onun, maddi ve teknik mantığına teslim olmamaktır. Maalesef bugün, teknoloji ve onun türevleri olan internet, sanal medya ve hatta yapay zekâ gibi, teknik sistemleri, hayatımızı belirleyen bir mantık içinde göstermeye çalışan bir dünya var. Bu bakış, yanlış ve insanı değersizleştiren bir anlayıştır.
Mümkünse, bu "ihya" süreci hangi temeller üzerinde yükselmelidir? Kaybolan değerleri yeni nesle aktarırken, kullanmamız gereken yöntem nasıl olmalıdır?
Şener: İnsan, aldığı bilgi ve ahlaka göre şekil alabilen bir varlıktır. Niteliği itibariyle kötü ve iyi yöne doğru hareket edebilme özelliği vardır. Bu yüzden, insanın ihya ve ıslahı, elbette belli kural ve metotlar dâhilinde yapıldığında, faydalı olabilmektedir.
İnsan hem dinen hem de psikolojik yönden aldığı eğitim ve sosyal çevre şartlarından etkilenebilecek bir yapıdadır. Bugünün problemi de, insanın yanlış ve eksik bir bilgilenme ve irşad edici eğitim imkânından uzak kalmasıdır.
Hepimiz biliriz ki, insanlara iyi ve güzel bir şekilde bir konuyu anlattığımızda, o kişinin hakikatleri kabul ettiği görülmektedir. Dolayısıyla bugünkü yanlış veya eksik bilgilenme ve kültürlenmenin de öncelikle giderilmesi ve doğru bilgi kaynaklarına ulaşılması gerekmektedir.
İhya ve ıslah, kişinin tabii ve temiz fıtratına döndürülmesiyle başlanacaktır. Bu konuda, önce bilgi, daha sonra da bu bilgiyi davranışa dönüştürecek bir yaşayış şeklinin ona gösterilmesi, son derece etkili olabilecektir. Günümüzde bazı bilgiler az da olsa insanlara ulaştırılabiliyor. Fakat örnek davranış ve yaşayış, çok fazla görülemiyor!
İyi ve ahlaklı insanlar, dini ve sosyal özelliklerini, başkalarıyla paylaşmalı ve diğerlerinin hatalı veya eksik yönlerini kavramalarına imkân verebilmelidir. Bu hususta, özellikle Müslümanların hatalı, kaba ve anlayışsız tutumlarını değiştirerek, İslami şahsiyetlerini daha güzel ve özenli bir hale getirmeleri önem taşımaktadır.
Ayrıca, toplumsal konuları çok iyi teşhis ve analiz ederek, günümüzdeki insanların problemlerine nasıl cevap hazırlamaları gerektiğini açıklamaları ve sosyal hastalıkları iyi teşhis edebilmeleri konusunda yardımcı olmaları gerekmektedir. Hatalı, günahkâr ve uzlaşmasız insanların nasıl ahlakın dünyasına kazandırılacağı konusunda, psikolojik özelliklere dikkat ederek çaba göstermek icap etmektedir.
Özellikle mahremiyet kavramının dijital platformlarda giderek şeffaflaşması ve sınırların ortadan kalkması, bireyin şahsiyet inşasını ve aile kurumunun iç dinamiklerini nasıl etkiliyor?
Şener: Mahremiyet, isminde de anlaşıldığı gibi, herkese açık olmayan ve başkalarının bilmesi halinde ciddi sıkıntılar getirebilecek bir alandır. Mahremiyet konusu, günümüz hukukunda da “özel alan” diye belirtilmekte ve bu alanın korunmasına çalışılmaktadır.
Aslında dijital ortamlarda mahremiyetin ihlali, özellikle kadın bedeni üzerinden ilgiyi çekerek, buradan birtakım kazanç sağlama gibi, son derece ahlak dışı bir çabanın oluşturulmasıyla gerçekleşmektedir.
Mahremiyet, elbette ki sadece cinsiyet alanı ile sınırlı değildir. Özellikle İslam dini, bu mahremiyeti, aile gibi bir alanda, eşlerin bile birbirine karşı tutumlarıyla da bağlantılı bir şekilde ele almıştır. Erkeğin, evine gelme zamanında, karısına haber vermesi gerektiğini ve ani bir şekilde onun karşısına çıkmamasını istemiştir.
Bu konu, aslında insanın, diğer insana saygı ve değer vermesi gerektiğini gösteren ince bir ölçüdür ve bu ölçüyü dinimiz, asırlarca önce insanlığa açıklamıştır.
Sosyal hayatın, giderek kaba ve ölçüsüz bir hale geldiği günümüzde, insanların kendilerinin ve ailesinin resimlerini, etkinliklerini başkalarıyla paylaşması, bundan zevk almaya çalışması, bu durumun bazı kesimler tarafından istismar edilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla mahremiyet kavramı, insan kişiliğinin bir parçası halinde anlaşılmalıdır. Özellikle aile fertlerinin mahremiyeti, toplumun mahremiyeti ve devletin mahremiyeti gibi konular, İslam dinin çok önem verdiği hususlardır. Ayrıca, günümüz hukuk sisteminin de yeni yeni ele aldığı konular arasına girmiştir.
Meselenin çözüm ve tedbir boyutuna baktığımızda; aileyi, gençliği ve milletimizin geleceğini korumak adına devletin ve kurumların sorumlulukları nelerdir? Sizce nasıl düzenlemeler yapılmalıdır?
Şener: Uzun İslam tarihi boyunca, Müslüman toplumlarda hâkim olan din, değerler ve gelenekler, insan ve toplumları dejenere edici özellik taşımadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, eskinin aynen tekrarı manasına gelmemekte, fakat eskiden alınacak örnekler olduğunu ortaya koymaktadır.
Öncelikle, Batılılaşma ile başlayan sosyal ve siyasi değiştirme hamleleri, bu toplumu iyiyi götürmemiş, daha problemli ve sıkıntılı bir hayatı ortaya çıkarmıştır. Problemleri çözmek, öncelikle onları hazırlayan sebep ve şartları bilmeye bağlıdır.
Ülkemizde, iki tane kültür vardır: Birincisi resmi sisteme hâkim, resmi kuramların çalışmalarını belirleyen kültür; diğeri ise, İslami inanış ve geleneklerden arta kalan bir kültür. Her ikisinin de, sağlıklı bir toplum hazırlayamadığını belirtmemiz lazım.
Kültürümüzün en önemli öğesi İslami değerler ve kurallardır. Buna, küçük bir kesim hariç, kimse açıkça karşı çıkmamaktadır. Fakat İslami değerler ile Batı’nın kuralları birbirine karışınca, ortaya doğru bir değerler sistemi ve anlayış çıkmamaktadır. Sadece, Batı’daki bazı anlayış ve kuralları önceleyen ve böylece İslami değerleri kişisel bir alana hapsetmeye çalışan yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu kişiler ise, İslami değerlerin anlam ve fonksiyonunu bilmemektedir. Bu kesim, İslam’ın sınırlarını, dini ve ahlaki hükümlerin mantığını da anlayamamaktadır. Bu din ve değerlerin, ilmi ve teknolojik gelişmelere karşı olduğu hikâyesi ile büyüdüklerinden, kaynaklardan bu bilgileri elde edememişlerdir. Dolayısıyla, değerler konusunun yeniden anlaşılmasına ihtiyaç vardır.
Öncelikle bu tür bilgilerin, peşin hüküm olmadan bilinmesi gerekir. İkincisi, Türkiye gibi din ve tarih şuuru ile dünya çapında medeniyet kurmuş bir ülkenin, Batı’nın yaşadığı şartları yaşamadığını ve Batı’da ortaya çıkan problemlerle karşılaşılmadığını bilmeleri ve peşinen Batılı kavram ve olaylara göre değil, kendi gerçeklerimize göre bir tavır takınmaları gerekiyor.
Yaşanmış ve dünyaya örnek olmuş bir medeniyeti, eksik bilgi veya yanlış yorumlama ve araştırmalar ile gözden uzak tutmaya kimsenin hakkı yoktur. Bunu öğrenmek isteyenler, adaletli ve objektif, yabancı seyyahların hatıratlarını okumaları, yaşanmış örnek bir hayat ile ilgili çok açık bilgileri görmeleri gerekmektedir.
Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482