Sevenlerinin Dilinden Zehra Sert Hanımefendi’den Hâtıralar

RÖPORTAJ

Zehra Sert Hanımefendi’nin aziz hatırasını, mütevâzı hayatını ve gıpta edilen vuslatını; sevenlerinin ve Zeynep Tivnikli’nin dilinden okuyun.

Hayatımızı sadece varlığı ile süsleyen nâdir insanlar vardır. Her gördüğünüzde tebessümleriniz selâmlaşır ve sarılır ruhlarınız... Çok kıymetli Zehra Teyzemiz varlığı ile hayatımızı süsleyen, konuştuğumuzda ferahlatan, müşfik bir ablamız ve annemizdi. Vefâtı ile birlikte Anadolu’dan kardeşlerimiz, hattâ arkadaşlarım ve akrabalarım bile sitemle:

“–Şimdiye kadar neden Zehra Ablamızla röportaj yapmadın?” dediler.

İki defa röportaj için niyetlendik. Ama izin beklediğimiz Muhterem Abdullah Hocamız:

“–Daha erken, sonra yaparsınız...” dedikleri için ısrar etmeye edep ettik.

Her şey nasip… Zehra Ablamız mahfiyeti seven, enâniyetten korkan bir ahlâkla ahlâklanmıştı. Belki bu yüzden nasip olmadı.

“Hayat, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Bardaktaki suyun berraklığı, damlaların berraklığına bağlıdır. Bardağı taşıran son damla, sanki son nefestir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

«Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.» (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, V, 663)” (Osman Nûri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları, İstanbul 2013, 5-6)

Zehra Ablamız da yaşadığı hâl üzere Rabbine kavuştu. Gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak ayrıldı aramızdan... Kendisini hiç tanımayan kardeşlerimiz bile:

“–Hiç tanımadığım hâlde kendi annem vefat etmiş gibi hissettim.” diyor.

Nefes aldığı müddetçe kendisini Hak yoluna adadığı için Allâh’ın sevdiği ve insanlara sevdirdiği bu güzel insanın ardından; onu tanıyan-tanımayan binlerce kardeşi sayısız hatimlerle, samimî duâlarla onu âhirete yolcu etti. Hem de öyle bir merasim ki, görenlere ölümü sevdiren, gidişine hayran bırakan bir uğurlama... O mahfiyet libâsına bürünmüşken gidişine gıpta etmeyen kalmadı neredeyse...

Rabbimiz Zehra Ablamıza rahmet eylesin! Kendisini Firdevs-i Âlâ’nın ebedî vârislerinden eylesin! Muhterem büyüğümüz Abdullah Sert Hocamıza, nezih ailesine ve biz ihvan kardeşlerine sabırlar ihsân eylesin!

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin nefesi essin yüreklerimize…

Kim umar senden vefâyı,

Yalan dünya değil misin?

Muhammed Mustafâ’yı

Alan dünya değil misin?

Zehra Ablamızı yâd edip onun güzel ahlâkının hepimiz üzerine cömertçe serpilmesi niyâzı ile sevenlerinin dilinden yaptığımız kısa röportaja buyurun! Ardından da Fâtihalarla, Yâsînlerle hepimiz Zehra Ablamıza hediyeler gönderelim, inşâallah!

Kıymetli Zeynep Tivnikli Hanımefendi ile Hasbihâl

BİR KUM TANESİ GİBİ MAHFİYDİ

Kıymetli Zeynep Ablacığım, mâlumunuz kıymetli ablamız, annemiz Zehra Teyzemizi dâr-ı bekāya uğurladık. Onun aziz hatırasını yâd etmek ve mütevâzı hayatını rehber edinmek adına bize biraz Zehra Ablamızdan bahsedebilir misiniz?

 Zehra Ablam ile muhterem babam (Osman Nûri Topbaş Hocaefendi) teyze çocuklarıdır. Zehra Ablamın annesi Hatice Teyzemizle muhterem Üstâdımızın (babamın) arası sekiz yaştır. Yaşları çok yakın olduğu için babacığım ile teyzesi abla-kardeş gibi büyümüşlerdir. Rahmetli Zehra Ablam da -bu yakınlıktan mıdır bilmiyorum- nerede olursak olalım hep benim elimden tutardı. Hattâ Fazîlet Kız Kur’ân Kursu’nda çok kısa zaman beraber okumuştuk. O dönem kursta olan bazı kardeşlerimiz bana:

“–Zehra Hanım, hep senin elinden tutar, hiç bırakmazdı.” demişlerdi.

Zehra Ablam, ömrü boyunca elini üzerimden hiç çekmedi. Kaç yaşına geldim; çocuk-torun sahibi, yaşını almış bir insan olsam da nerede Zehra Ablamı görsem içime bir ferahlık gelirdi. Tanımadığım bir topluluğa girsem, orada Zehra Ablamı görsem içim ferahlardı. Sanki arkamı dayadığım sağlam bir dağ gibi hissettirirdi bana… Üşüyen bir insanın Güneş’te sırtının ısınması gibi varlığı içimi ısıtırdı.

Mâlumunuz Eylül ayında umreye gideceğiz. Zehra Ablamlarla beraber gideceğimiz için:

“–Zehra Ablacığım hem umreye gideceğime seviniyorum hem de seninle birlikte gideceğime seviniyorum.” demiştim.

Önceden de beraber pek çok kez umreye gitmek nasip oldu. Mescid-i Nebevî’de beni görünce hemen el sallar, yanına çağırır ve bana yer açardı.

“–Zeynepciğim, seccâden var mı? Sana zemzem getireyim mi? Yemek yedin mi?” gibi sorular sorardı.

Sanki benim annem gibiydi, her yerde müşfik kanatları altına alırdı beni. Ben bunları anlatınca tanıyan herkes:

“–Bize de öyle davranırdı ve öyle hissettirirdi.” diyorlar.

İbadet ehli bir insandı. Ama onun öne çıkan yönü, tasavvufî düsturları bizzat yaşayan hâl ehli bir insan olmasıydı. Ravza’da beraber olduğumuz zamanlarda, “Abdest için otele geçeyim.” dediğimde:

“–Yalnız gitme, ben de sana refâkat edeyim!” derdi.

Hâlbuki otelimiz çok yakındı. Ama o tek bırakmaz, herkesi kendine zimmetli hissederdi.

Zehra Ablamız, benliğinden arınmış, tertemiz bir gönle sahipti. Hani Üstâdımız derslerde hep bahseder; “Bu yolun kanseri benliktir. Benliğin üzerine çarpı atmamız lâzım…” diye… İşte Zehra Abla, benliğine âdeta şeddeli ve mühürlü bir çarpı atmış gibiydi.

Zehra Ablam, babaannemin (Fatma Feride Topbaş Annemiz’in) çok yakın dostu ve yardımcısıydı. İki kızı o zamanlar küçük olduğu için çocukları annesine ve gelinlerine bırakır, Feride Teyzesine hizmete koşardı. O yıllarda araba kullanan hanım çok azdı. O, çok güzel araba kullanırdı. Fatma Feride Annemizi gideceği her yere Zehra Ablamız götürürdü. Köşke ve Fatma Feride Annemize alınacak her şey ile bizzat Zehra Ablamız ilgilenirdi.

Zehra Ablamın babası, o dört yaşlarındayken vefat etmiş. O yüzden muhterem dedem Mûsâ Topbaş Efendi, Zehra Ablam babasız kaldı diye onunla çok özel ilgilenmiş. O beş-altı yaşlarındayken onu kucağına oturtup araba kullandırırmış. Zehra Ablam da dedemi, babası gibi sever ve hürmet gösterirdi. Abdullah (Sert) Abimizle evlenmelerinde de büyük gayretleri olmuş.

Abdullah Hocamız, Mûsâ Efendimizin hep yakın hizmetlerinde olmuşlar. Zehra Teyzemiz de Feride Annemizin… Âdeta ailece kendilerini bu yola hizmete vakfetmişler, değil mi?

Evet. Fakat Halimeciğim, bu zorla yapılacak bir şey değil. Çünkü üç-beş gün değil! Ömürleri boyunca zevkle, muhabbetle hizmet ettiler.

“Bugün çocuklar var” veya “Misafirim gelecek” yahut “Yorgunum gelemem!” gibi bir şey dediklerini hiç duymadım. Adanarak yapılmış bir hizmetti bu…

Zehra Ablamızın annesi Hatice Teyzemiz de Üstâdımıza ve ablası Fatma Feride Annemize, bir akrabası gibi değil de mürid gibi senelerce hizmet etmiştir.

Hatice Teyzemiz de yeni vefat etmişti değil mi?

Evet, şubat ayında Hatice Teyzemiz vefat etti. Zehra Ablam, annesinin vefâtından sonra kendisini pek toparlayamadı sanki... Gelinleri Mine kardeşimiz söylemişti:

“–Yaş yetmiş, iş bitti; biz de gideceğiz artık!” dermiş.

Birkaç yıl evvel umredeyken Cennetü’l-Bakî Mezarlığı’nın yanından geçiyorduk.

“–Ay Zeynep, bu yıl şurada kalıversem ne güzel olur.” demişti.

Allâhu a‘lem oradadır diye ümid ediyorum.

Zehra Ablamız deyince onu tanıyan herkesin zihninde “mütevâzılık, mahfîlik ve gönül insanı olmak” geliyor. Zehra Ablamızın sizde çağrıştırdığı en önemli vasıf neydi?

Halimeciğim, Zehra Ablamda benlik hiç yoktu. Son zamanlarda bize sohbetlere gelirdi. Onunla uğraşmak hoşuma gittiği için kulağına eğilir:

“–Zehra Abla, artık sen de «Vâlidemiz oldun!»” derdim.

Bana hemen kızar:

“–Sus bakayım! Ben her zaman ablanız olacağım!..” derdi.

Zehra Teyzemiz vefatından kısa bir zaman önce hizmet eden bir ablamızla telefonda görüşmüşler. Ona “Anadolu’dan herkes beni arıyor. Abdullah Hocanızın vazifesini tebrik etmek için bana da «Vâlidemiz» diye hitap ediyorlar. Ben kimim ki vâlide olayım.?! Ben Ancak Süreyya Annemize hizmet eden bir ihvan olurum!.. diyorum.” demişler.

Evet, o her zaman “ihvânın ablası” olarak kalmak isterdi. Hayatımda onun kadar mütevâzı kimseyi görmedim. Çok zeki bir hanımdı. Herkesin durumuna ve seviyesine göre onlarla konuşurdu. Edep ölçüleri içinde bir mizah anlayışı vardı. Etrafındakilerle hasbihal ederken hep yüzlerinde tebessüm olurdu.

Ömrü boyunca dünya malına meyli olmadı. Ne gençliğinde ne yaşlılığında elinde bir çanta görmedim. Hâlbuki girdiği toplumlarda nice hanım, en pahalı çantalarla gelirdi. Küçücük bir cüzdan veya içine arabasının anahtarını koyduğu bir poşet olurdu. Aileden varlıklı bir insan, ama hiç çanta aldığını bilmem. Kızı Fatma:

“–Annemin bütün eşyalarını toplasak bir hurcu doldurmaz!” demişti.

Azla yetinmek, sanki onun hayat düsturuydu.

Yine Fatıma Kardeşimiz anlatmıştı. Bir gün Ravza’da iftar zamanı otele gitmek istememiş. Bahçedeki fakir Pakistanlıların sofrasında iftar etmek istemiş:

“–Bu kardeşlerimiz de insan, bugün de onlar gibi olayım.” demiş.

Hâlbuki birçok insan onlarla aynı safta bile olmak istemiyor. Ter kokuyorlar vs. diyerek... Ama o sanki sürekli ve mahâretle nefsini terbiye ile meşguldü. Dâimî kulluk şuuru içindeydi. Namaz-abdest bunlar kolay… Asıl zor olan, nefsine acziyeti tattırmak değil midir?

Kızları güzel bir çanta alıp hediye etmişler. Onu da eline almaya utanır, hep arabanın bagajına koyarmış. Eşya ve marka ile öne çıkmaktan çok korkardı. Zehra Ablamızın tek gâyesi vardı; Allâh’ın kullarının gönüllerini almak.

Zehra Ablamın vefâtı, benim içimde acısı hiç hafiflemeyecek bir hüzün gibi asılı kaldı. Yeri hiç doldurulmayacak insan olduğu için herhalde…

Hakîkaten yeri kesinlikle hiçbir kimseyle doldurulamayacak bir insandı. Benim ikinci babaannem gibiydi. Babama da sık sık söylerdim:

“–Babaannemi çok özlüyorum.” diye…

 Ama Zehra Ablamın varlığı bir nebze beni teselli ederdi. Onun gidişi içimizi çok yaktı. Ölümün muhakkak herkese geleceğine ve âhiret yurduna îman etmiş insanlarız; fakat Zehra Ablanın böyle âniden aramızdan gideceği hiç aklıma gelmezdi.

Üstâdımız, Zehra Ablamızın vefat haberini alınca nasıl karşıladılar?

Üstâdımız kolay kolay bir insanın arkasından “Şehid oldu!” demez. Hele birilerinin gönlü olsun, memnun olsunlar diye zaten hiç demez… Ama Zehra Ablamız için:

“–Zehra kardeşimiz şehid oldu.” buyurdular.

Cenâze namazının kılındığı günün akşamında Üstâdımız:

“–Kızım; İlam İlam olalı böyle bir cenâze topluluğu görmedi.” dediler.

Cenaze hazırlanırken yanında bulunduk. Öptük vedalaştık. Ağustos ayında vefat etti. Hiç morga girmediği hâlde sanki diri gibiydi. Şehid olduğuna orada bir kez daha şehâdet ettik.

Yıkayan gassal hanımlar:

“–Ne güzel bir ölüm, ne güzel bir insanmış. Gıpta ettik.” dediler.

İnsan ölüme gıpta eder mi? O gün onun ölümüne gıpta ettim!

“Allâh’ım, bize de böyle bir ölüm nasîb eyle!” diye duâ ettim.

Hani Ebû Hâtim Hazretleri buyuruyor ya, “Övünmeyi mîzana ertele!” diye…

İşte Zehra Abla, bu sözün canlı bir örneği oldu. Kendisini bir kum tanesi gibi, hiçlik ve mahfiyet içinde görürdü. İki hâfız teyzesinin arasına gömüldü. Dünya hayatı fânî… O, arkasında çok hoş bir sadâ bıraktı. Canım benim, o sevdiklerine kavuştu.

Geride kalan sevenleri olarak bizler mahzun kaldık.

Evet, hepimiz mahzun kaldık. Rabbim, Abdullah Abimize ve kızları Ayşe ile Fatma Kızlarımıza sabırlar ihsân eylesin!

Mine Kefeli Hanımefendi’nin Dilinden

O, ÇOCUKLARIMIZIN HALASI; BENİM ABLAMDI, CAN DOSTUMDU!..

Bundan 45 yıl önce Kefelilere Bursa’dan gelin geldim. 16 yaşındaydım. Zehra Sert Hanımefendi benden on bir yaş büyüktü, eşimin ablası yani görümcemdi. Aynı bahçeli evde 1981 yılından bu zamana kadar hep beraber yaşadık. Çok güzel zamanlarımız geçti, o çocuklarımın halasıydı. Onlarla yakından ilgilenir, oynar, yemeklerini de yedirirdi. Ne zaman hasta olsalar, doktor işimiz olsa, yanımızda sanki o gönüllü bir hemşiremizdi. Her zaman yardıma koşar, kendi evlâtları gibi yanımda durur, ilgisini esirgemezdi.

Seneler su gibi akıp geçince, çocuklar büyüdü. Evlendiler çok şükür… Aynı ihtimamı torunlarıma da gösterdi. Onlarla şakalaşır, oyunlar oynar, onları çok severdi. O, torunlarımın da halası olmuştu. Kardeş gibi birlikte 45 yıl altlı üstlü komşu olarak oturduk. Çok güzel hâtıralarımız var. Mekânı Cennet olsun.

Fatma Gökmen Hanımefendi’nin Dilinden

HÂTIRAN YETER!

Rahmetli Zehra Ablamla tanışalı tam 40 sene oldu. Ânî bir gidişle, hiç beklemediğimiz bir anda aramızdan ayrıldı. Yaşadığı zamanlarda “Varlığın yeter!” dediğimiz ablamız, şimdilerde “Hâtıran yeter!” duygularıyla bizi hüzne boğdu.

Zehra Ablamız güzel bir insan, güzel bir abla, şefkatli bir anne gibiydi. Onunla tarif edemeyeceğimiz nitelikte çok güzel günlerimiz geçti.

Zehra Ablamız gönlü çok güzel, tertemiz kalpli, mütevâzı bir insandı. Mütevâzı oluşu ilk bakışta dikkati çekerdi. Evliliğimizin ilk yıllarında Zeytinburnu’nda mütevâzı bir evde otururken o zamanlar bize her hafta ziyarete gelirdi. Kendileri Küçükyalı’da müstakil, çok güzel bir evde oturduğu hâlde, sanki bize saraya gelirmiş gibi gelirdi. Birlikte hazırlanır, sohbetlere giderdik. Zeytinburnu sohbet grubundaki kardeşleri çok severdi. Sohbetlere giderken çocuklarım çok küçük olduğu için telâş ederdim. O hep yardımcı olur, çocukları kendisi giydirir, ellerinden tutar, beraberce giderdik.

Verdiği sözü mutlaka yerine getirirdi. Bazen gideceğimiz yere saatinden önce gelir, saatini bekler, vaktinde kapıyı çalar, bizlere de bu hususta güzel örnek olurdu. Randevu saatine çok dikkatliydi. Sohbeti ille ben yapayım, ben okuyayım derdinde olmaz, ısrarlarımızla sohbet ederdi. Güzel ikramlardan hoşlanmakla birlikte yemeğe çok düşkün bir insan değildi. Giyiminde ve özel eşyalarında marka düşkünlüğü yoktu. Hattâ eşyalarını bir poşete koyar gelirdi. Çanta taşımazdı. Neşeli bir insandı. Onu gördüğümüzde yüzümüz gülerdi. Neşe saçar, yerinde espriler yapardı. Evinden sohbete gelirken müsait zamanlarda otobüs ve tren ulaşımını kullanır:

“–Benzin parasını infak ederiz.” derdi.

Vakarı ve hanımefendiliği her hâlinden belli idi. Ama yerine göre çocukla çocuk olup onlarla şakalaşır, hediyeler verirdi. Bilebildiğim kadarıyla israfa kaçan bir harcaması olmamasına rağmen hayır ve hasenâtı boldu. Bir keresinde bir tanıdığımız o sene kömür alamamıştı. Onu kendisine dert ederek merhum Mûsâ Efendimize söylemiş, o kardeşimize yardım ulaştırmıştı.

Kimseye küstüğüne, birisini arkasından çekiştirdiğine şahit olmadım. Evine gittiğimiz zamanlarda, annesinin hizmetini aksatmadan bizlerle ilgilenirdi. Merhume Feride Vâlidemize çok düşkündü. Teyzesine hizmet ediyor gibi değil de bir mürîdi gibi aşk ve fedakârlıkla onun hizmetinde bulunurdu.

Tanıyanlar, hürmet ve muhabbetle “küçük evliyâ” diyerek sevgilerini izhar ederlerdi.

Vefâtından iki gün önce bir sohbet ortamında beraber olduk. Hâtıralarla dolu bir 40 yılımız geçti. Zehra Ablamızı hasret ve rahmetle yâd ediyoruz. Mekânı Cennet olsun.

Nur Eraslan Hanımefendi’nin Dilinden

GÖNÜLLERE GİRMİŞ, KÜÇÜK BİR DEVDİ!

Kıymetli Zehra Ablamız, mütevâzı, öne çıkma sevdâsı olmayan, dünyayı önemsemeyen, birçok şeyi bilmezmiş gibi görünüp bilen, birçok hizmeti yapmazmış gibi görünüp yapan, gönüllere girmiş, küçük bir devdi. Allah mekânını Cennet eylesin. Ne mutlu bu dünyada hoş bir sadâ bırakıp gidebilenlere…

Nurhayat Eryılmaz Hanımefendi’nin Dilinden

O, YÜRÜYEN BİR SOHBET KİTABIYDI

Pek muhterem Nurhayat Hanım Teyzeciğim, Zehra Sert Annemizle çok yakın dostluğunuz vardı. Acınız, acımız büyük… Ama geride kalan biz sevenlerine bir serinlik ve selâmet olmak bâbında Zehra Annemizden bahsedebilir misiniz?

Zehra Kardeşim, bana candan bir dost ve kardeşti. Herkes tarafından sevilen ve bütün ihvan kardeşlerini candan seven bir kardeşimdi. İstanbul’a evlenip geldiğimde Zehra Kardeşimin teyzesi olan Fikret Teyze ile aynı apartmanda komşuyduk. Fatma Feride Annemizi, Fikret Teyzeye hep Zehra Kardeşim arabası ile getirirdi. Biz de bu vesîle ile tanışıp kardeş olduk.

Fatma Feride Annemiz geldiğinde apartmanımızdaki genç kızlarımıza sohbet yapardı. Zaman zaman beni de aralarına alırlardı. Sonra bu geliş-gidişler bizi samimî dost eyledi. Hiçbir zaman ismimi kullanmaz hep “Kardeşim” diye hitap ederdi. Sohbetlere, cemiyetlere, nereye gidersek gidelim hep beraber giderdik. Beni hep o alırdı. “Bir kez de ben seni alayım!” desem kabul etmezdi.

Mûsâ Efendimiz’den öğrendiği üzere, verilen saate, dakikası dakikasına riayet ederdi. Tevâzu ihlâs ve samimiyet, onda normal bir yaşantı hâlini almıştı. Gidişine alışmaya çalışıyoruz, ama gönlümüz hep onunla...

Onu tanıyan herkes onu çok severdi. Dâimâ veren el olurdu. Fedakârlık, duygu derinliği, hizmet ve hiçlik onda cem olmuştu. Sanki tasavvuf kitaplarındaki bütün güzel hâllerden nasip almıştı. Çok güzel ahlâklı, çocuk ruhlu bir kardeşimdi. Nefsi için bir istekte bulunduğunu hiç görmedim. Ufacık bir cüzdan, küçük bir poşete sığacak kadar eşyası olurdu yanında…

Ben gurbete gelin geldim, fakat Fikret Teyze, Fatma Feride Annemiz ve Zehra Kardeşim, Musa Efendi Babam, Süreyya Vâlidemiz ve ihvan kardeşlerimiz bana hiç gurbet yaşatmadılar.

Bizim yolumuzun en büyük güzelliği, çok güzel kardeş olmamızdır herhalde… Mûsâ Efendimiz, Zehra Kardeşimin çocukluğunda onunla babası gibi ilgilenmiş. Bana o çocukluk hâtıralarını anlatırdı. Hislenerek dinlerdim. Hayatı boyunca o kadar güzel dostluk ve fedakârlıklar yaptı ki… Şimdi düşünüyorum, ben ona lâyık bir kardeşlik yapamamışım. Çünkü o bu hususlarda zirvedeydi. Dâimâ vermeye alışmıştı. O, âdeta yürüyen bir sohbet kitabıydı.

O gidince bir yanım boş kaldı. Yol arkadaşım, umre arkadaşım ve can kardeşimdi. Cenazesinin yıkanmasına ve namazının kılınmasına şahit olduk.  Hayran kaldık… Allah bizi bu dünyada kardeş eylediği gibi âhirette de kardeş eylesin! Cennetinde buluştursun. Âmîn. 

Elif Mencet Hanımefendi’nin Dilinden

BİR GÖNÜL EHLİNİN SESSİZ VEDÂSI

Bilirsiniz ki bazı insanlar vardır; öyle bir evde değil de dokundukları ruh ve gönüllerde yaşarlar. Zehra Sert Hanım da böyle bir gönül ehliydi. Onun vefâtı, hepimizi derinden üzse de bunu bir ayrılıktan ziyade hizmetle yoğrulmuş örnek bir hayat hikayesinin vuslatla nihayetlenmesi olarak görmekteyiz. Nitekim o, dünyanın ve dünyalığın bir misafirlikten ibaret olduğu şuurunu her an yaşar; hizmeti, tevazuyu ve muhabbeti kendine yol edinirdi.

Onu tanıyanlar:

“–Zehra Hanım yorulurdu, ama yormazdı.” derlerdi.

Misafirleri için evine ayrı bir misafirhane kuran, masalarda ikram hazırlarken kendisi bir lokma bile yemeyen o incelik; bir araya geldiği hanımlara gösterdiği samimiyet…

Bunlar kuru kuruya salt beşerî tıynetten değil, ehli olunan bir irfandan gelen davranışlardı.

Zehra Hanım, hizmeti -emrolunduğu gibi- gösterişsiz, ikrâmı gönülden, muhabbeti sessiz bir rahmet gibi yaşardı ve yaşatırdı. Sohbetlerde onun sesini duyan dostlar, onun sesindeki feyizli ağırlığı hissettiklerini sıklıkla dile getirmişlerdir, bizler de pek çok kez şahit olmuşuzdur. Çünkü Zehra Hanım, sözü sadece söylemez, rûhunda taşırdı. Sohbet onun için bir vazife değil, bir emanetti. Emaneti taşırken yorulmaz; dinleyenlerin gönlüne bir damla huzur düşsün diye çabalardı.

Bizler râzıydık; Rabbimiz de ondan râzı olsun. Gönlümüzde “şehit misali” vuslata eren Zehra Sert Hanımın mekânı Cennet, makamı âlî olsun. Yeri hep gönüllerde olacak; dualarımızda adı hep anılacak... Rabbimiz bize de onun gibi içtenlikle bezenmiş, hizmetle yoğrulmuş, îmanla tamamlanmış bir ömür ve güzel bir son nefes nasîb etsin. Âmîn.

Kaynak: Halime Demireşik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488