Sehl b. Abdullah Tüsterî Hazretleri’nin Sohbeti

İHSAN

Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) nasıl sohbet ederdi? Sûfî ve müfessir Sehl b. Abdullah Tüsterî Hazretleri’nin sohbetini yazımızda okuyabilirsiniz.

Sehl b. Abdullah Tüsterî -rahmetullâhi aleyh- şöyle sohbet ederdi:

MUHABBET, KALBİN ALLÂH’A MUVÂFAKATIDIR

Kula, Kitâb-ı İlâhî’yi anlama konusunda Kur’ân’dan her harf için bin mânâ verilmiş olsa, bir âyete verilen mânânın nihâyetine ulaşılamaz. Çünkü Kur’ân, Allah kelâmıdır. Kelâm O’nun sıfatıdır. Allah için nihâyet söz konusu olmadığı gibi kelâmının mânâsı için de nihâyet söz konusu değildir. Kullar, Allâh’ın velî kullarının kalplerine verdiği fetih ölçüsünde O’nun kelâmını anlayabilirler. O’nun kelâmı mahlûk değildir. Bu yüzden mahlûkatın idrâki, O’nun mânâsının nihâyetine ulaşamaz. Çünkü mahlûkların idrâki sonradan yaratılmıştır.

Allah Teâlâ Kur’ân’da hidâyeti müttakîlere has olarak zikretmiştir. Dâvet geneldir, hidâyet özeldir. Allah Teâlâ’nın şu kavli buna işaret eder: “Allah kullarını selâm yurduna (cennete) dâvet eder ve O, dilediğine hidâyet verir.” (Yunus, 25) Hidâyet Allâh’ın dilemesine bağlıdır. Hidâyet ehli kişiler Allâh’ın sevdiği ve seçtiği (ıstıfâ) kimselerdir. Allah Teâlâ, “ıstıfâ” kelimesini kitabının muhtelif yerlerinde zikretmiş ve bir yerde şöyle buyurmuştur: “De ki: Hamdolsun Allâh’a, selâm olsun seçtiği (ıstıfâ ettiği) kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa O’na koştukları ortaklar mı?” (Neml, 59)

“Lâ ilâhe illallah” diyen tevhid ehli çoktur, ama onların muhlis olanları (samimileri) azdır. İlimden nasibi olan müstesnâ, dünya cehâlettir. Kendisiyle amel edilen ilim müstesnâ, bütün ilimler sâdece iddiâ ve delildir. İhlâs ile yapılan amel müstesnâ, bütün ameller boştur. İhlâs ehli olanlar da büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Ey miskin! O, vardı sen yoktun. O, var olacak, sen yok olacaksın. Bugün varsın diye, ben benim deyip piyasaya çıkma. Sen bu anda da yok gibi ol, zîra O, nasıl idiyse yine öyledir.

Âlimin üç ilmi var. Biri ilm-i zâhirdir. Bunu herkese açıklar. Diğeri ilm-i bâtındır. Bunu ancak ehline açıklar. Üçüncüsü kimseye açılması câiz olmayan bir ilimdir ki, ancak kendisiyle Allah arasındadır.

Muhabbet, kalplerin Allâh’a muvâfakatı ve bu muvâfakata iyi sarılması, Allâh’ın zikrine devam ve münâcattan tat alarak ziyade sevgi ile Allah Rasûlü’ne uymasıdır.

Ünsün (yakınlığın) ilk şekli, nefis ve organların akıl ile ünsiyetidir. Akıl ve nefis, şerîat ilmiyle; akıl, nefis ve organlar Allâh’a ihlâs ile amel etmek üzere ünsiyet peyda edince kul da Allah ile ünsiyete ererek O’nunla sükûnet bulur hâle gelir. Kulun kalbi Mevlâ’sıyla sükûnet bulup O’nunla itminana erince kulun hâli kuvvet bulur. Kulun hâli kuvvet bulunca da her şey artık onunla ünsiyet eder.

Zühd, kişinin haramla karşılaştığı zaman Allâh’ı hatırlamasıdır. Refah ve bolluğa dalmak ancak izn-i ilâhîden haberdar olanlar için sahihtir. Böyleleri eğer Allah kendisine infak izni verirse, Allâh’ın izin verdiği ölçüde infak ederler. Eğer malı dağıtmayıp tutacak olurlarsa Allâh’ın kendisine izin verdiği ölçüde tutarlar. Allâh’ın kendisi için cem ettiği mallardaki kullanımı hak ikâmesi içindir, nefsin hazzı için değil. Bu durumda olan kul, mal sahibinin izniyle malı, mâliki gibi tasarruf eden vekile benzer. Bu zor bir makamdır. Halkın çoğu bunun hâl olduğu iddiâsıyla yanılmıştır, bunlar dünyaperestlerdir.

Bazen kul Ömer b. Abdülazîz gibi dünyaya mâlik olarak zamanındaki insanların en zâhidi olabilir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz, kendisi için yaktığı kandilin yağı ile halk işleri için kullandığı kandilin yağını ayırırdı. Elinde yeryüzünün hazineleri bulunduğu hâlde kandiline üç boğum üzere yağ koyardı.

Sûfiler dünya metâı ile zengin değillerdir, fakat olmayan zenginliğe de ihtiyaç duymazlar. Çünkü Allah onları kendisiyle ganî kılmış ve kendinden başkasına muhtaç bırakmamıştır.

Helâl, içinde Allâh’a isyan bulunmayan şeydir. Saf helâl ise Allâh’ı unutmadan; gafletsiz olandır. Ancak nefsini edeple yenmesini bilen, Allâh’a ihlâsla amel edebilir.

İlâhî emirlere uyma konusunda Allah’tan yardım isteyenler, edeb-i ilâhîyeye riâyetle sabra erişirler. Müridin kalbindeki meşguliyeti; farzları yerine getirmek, günahlardan istiğfar ve yaratıklardan selâmet talebinden ibaret olmalıdır. Bu zaman öyle bir zamandır ki, bu zamanda açlık, uykusuzluk ve bütün güçleri ile çalışanlar dışında kimse kurtuluşa ulaşamaz.

Allah, halka sırlarını açmak ve halkın da sırlarını kendisine açması için yarattı. Allah şöyle buyurmuştur: “Ben sizi sırrınızı bana açasınız diye yarattım. Eğer bunu yapamazsanız benimle konuşun. Bunu da yapamazsanız bana münâcatta bulunun. Bunu da yapamazsanız bari beni dinleyin.”

Allah Azze ve Celle’den başka yardımcı, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’den başka delil, takvâdan başka azık, sabırdan başka amel yoktur. İbadetin en kıymetlisi, nefse uymamaktır. İnsanoğlunu şu iki şey mahvetmiştir: Makam arzusu ve fakirlik korkusu.

Allâh’ı sevmenin alâmeti, Kur’ân’ı sevmek; Kur’ân’ı sevmenin alâmeti, Peygamberi sevmek; Peygamberi sevmenin alâmeti ise onun sünnetine uymak; sünnete uymanın alâmeti ise âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti, dünyaya buğz etmek, dünyaya buğz etmenin alâmeti ise, ondan ancak âhirete kendisini ulaştırmak için lâzım olan miktarını almaktır.

İnsanların müptela olduğu belâ ve musîbetlerin en büyüğü; âhiret ve dünya işiyle meşgul olmayıp, boş oturmaktır. Kulun Allah Teâlâ’ya şükretmesi, O’nun kuluna verdiği nimetlerle, O’na isyan etmemesidir. Çünkü kulun bütün uzuvları, Allah Teâlâ’nın kuluna olan lütuf ve nimetleridir.

Zikir; ilmin ortaya koyduğu Allâh’ın seni müşahede etmekte olduğu gerçeğini anlaman, senin de kalbinle O’nu kendine yakın olarak görüp, O’ndan hayâ etmen, sonra O’nu gerçek mânâda nefsine tercih etmendir.

Nefis, bir sırdır ki, Allâh’ın yaratıklarından Firavun dışında kimseye zâhir olmamıştır. Nitekim o: “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” (Naziat, 25) deyivermişti. Nefsin yedi semâvî, yedi de arzî perdesi vardır. Kul nefsini yavaş yavaş yere gömdükçe, kalbi semâlara doğru yükselir. Nefsini toprağın altına gömünce kalbiyle arşa varır.

Hakîki îmâna kavuşmak için dört şey lâzımdır; bütün farzları edeple yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeğe sabretmek. Kul, her hâlinde Mevlâsına başvurmalıdır. En güzel hâli, böyle davranması ve kusur yaptığı vakit: “Ya Rab, bunu ört.” demesidir. Günahtan çıktığı vakit: “Ya Rab, affet.”, tövbe ettiği vakit: “Ya Rab, beni koru” ve nihâyet amel ettiği vakit: “Ya Rab, bunu kabul et” deyip her hâlinde O’na başvurmalıdır.

Yolumuzun esası yedi şeydir; Kitâb–ı İlâhî’ye sarılmak, Hz. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’e uymak, helâl lokma yemek, başkalarına eziyet vermemek, günahlardan kaçınmak, tövbe etmek ve vazifelerini yerine getirmek.

Kim dinin emrettiği bir şey ile amel eder ve yasaklarından kaçınır ve milletin ahlâkı bozulduğu zaman ahlâka sarılırsa, Allah için emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker eden gibidir. Yani başkalarına iyiliği emredip kötülükten nehyeden kimse, başkalarının kötü hâllerini inkâr etmekle, kendi variyetini düzeltir ve nefsini ıslah ederse bu vazifeyi yapmış gibi sayılır.

Sâdık fakir, kimseden bir şey istemeyen, beklemeyen, verilirse reddetmeyen, biriktirip bekletmeyendir. Sâdık fakirin (dervişin) kollayacağı üç edebi vardır; muhtaç olunca istememek, verilince geri çevirmemek ve alınca da aldığını başka bir zamana ertelememek.

Güzel ahlâkın en aşağı derecesi rızık hususunda Allah Teâlâ’yı töhmet altında bulundurmamak, yani rızkına kefil olduğuna emin olmak, O’na güvenip sükûn ve huzur bulmaktır. Her hususta gerek seninle Rabbin arasında ve gerek seninle halk arasındaki hususlarda, O’na itaat edip isyan etmemektir.

Elle kazanmaya (kesb) karşı çıkan, sünnete karşı çıkmış olur. Tevekküle karşı çıkan da îmâna karşı çıkmış olur Tevekkül, kişinin kendini murâd-i ilâhîye salıvermesidir. Tevekkül dâimâ yüzünü çevirmek, hiç sırtını dönmemektir. Bunu ancak kabir ehli kimseler başarabilirler. Yani bu mânâda bir tevekkülü ancak ölmeden evvel ölmek sırrına erenler gerçekleştirebilirler.

Son Peygamber Hz. Muhammed sallâllâhu aleyhi ve sellem gönderildiği zaman, dünyada şu yedi sınıf insan vardı: Krallar, ziraatla uğraşanlar, hayvancılıkla uğraşanlar, ticaretle meşgul olanlar, sanatla meşgul olanlar, işçiler, yoksullar. Allah Teâlâ’nın elçisi Sevgili Peygamberimiz bu sınıflardan hiçbirini başka bir sınıfa geçmeye zorlamadı. Onları Allah Teâlâ’ya itaate, takvâya, ilme çağırdı. Allah bütün bu varlığı insan için, insanı da Allâh’ı bilmek için yaratmıştır. Dünya nimetlerini Allah Teâlâ’ya itaat için kullanan, hem dünyayı, hem âhireti kazanır. Bunun tersini yapan kimse ise, hem âhireti, hem de dünyayı kaybedecektir.

Haram yiyenlerin yedi âzâsı istese de istemese de günah işler. Helâl yiyenlerin uzuvları ibâdet eder, hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir. Karnınızı doyurunca sizi toklukla sınayandan açlık isteyiniz. Aç olduğunuz zaman da sizi açlıkla imtihan edenden tokluk isteyiniz. Değilse bunlardan birine alışıverir ve tuğyana düşersiniz. Şâyet dünya safi kan olsa, yine mü’minin yediği helâl olurdu, çünkü mü’min ancak zaruret hâlinde, kendisini yaşatacak kadar yer.

Allah Teâlâ’nın, insanlara şu şekilde hitap etmediği hiçbir gün yoktur: “Kulum! Hiç insaflı davranmıyorsun. Ben seni anıyorum ama sen beni unutuyorsun. Seni kendime dâvet ediyorum fakat sen, başkalarının dergâhına gidiyorsun. Ben dertleri belâları senden uzaklaştırıyorum, lâkin günah üzerinde ısrar ediyorsun. Ey Âdemoğlu! Yarın kıyâmette huzuruma gelince mazeret olarak ne söyleyeceksin?”

***

Şöyle anlatıyor: Ben daha üç yaşımda idim, gece kalkar, dayım Muhammed b. Suvar’ın kıldığı gece namazını seyrederdim. Bir gün bana:

- Seni yaratan Allâh’ı zikretmek ister misin, diye sordu. Ben de:

- Nasıl zikredebilirim, dedim. Bunun üzerine bana:

- Yatağa her girişinde dilini oynatmadan kalbinden üç kere “Allah benimledir, Allah beni görüyor, Allah benim her yaptığımı biliyor” de. Yani bunları kalbinden geçir.”

Ben de birkaç gece bunlara devam ettim ve devam ettiğimi kendisine söyledim. Bu defa yirmi bir kez söylememi tavsiye etti. Bunun üzerine yirmi bir kere söylemeye devam ettim ve bu sözlerin zevkini kalben duydum. Bir yıl sonra dayımı gördüm. O bana:

- Oğlum, sana öğrettiklerime ölünceye kadar devam et. Zîra bunlar dünya ve âhirette işine yarar” dedi. Ben de yıllarca buna devam ettim ve bu sözlerin zevkine vardım. Yine bir gün dayım bana:

- Ey Sehl, kim, Allâh’ın kendisiyle olduğuna, kendisini gördüğüne ve onun her yaptığını bildiğine inanıyorsa, bu kimse daha kötülük yapar, yaratana isyan eder mi? Göreyim seni, sakın günaha yaklaşıp Rabbine asi olma!” dedi.

Umumiyetle kendi başıma kaldığımda hâlimi düşünür ve buna dikkat ederdim. Zamanı gelince beni mektebe gönderdiler. Bu hâlimin kaybolacağından korktum, fakat hoca ile anlaştık, sadece bir saat okuyup geri dönecektim. Mektebe gittim, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrendim ve ezberledim. Yaşım altı veya yedi idi.

Bir keresinde “Kul ile Allah arasındaki en büyük engel; dava; yani iddiâdır” demiş ve şu şiiri okumuştu: “Sevgiyi iddiâ ettiğinde (sevgi) dedi ki: Bana iftira ediyorsun, Çünkü senin hiçbir azanı onunla (sevgiyle) kaplı görmüyorum.”

İbn Sâlim anlatıyor: Altmış yıl kadar Sehl b. Abdullah’ın sohbetinde bulundum. Bir gün kendisine dedim ki: “Sana altmış yıl hizmet ettim. Ama bir gün olsun bana, sana gelip giden ‘abdallar ve velîler’ taifesini göstermedin.” Bana şu karşılığı verdi:  “Onları her gün benim yanıma sokan sen değil misin? Dün seninle konuşan, misvaklı ve peştamallı zâtı görmedin mi? İşte o, onlardandır.”

Adamın biri gelerek: “Evime hırsız girdi ve yiyeceğimi götürdü?” deyince: “Allâh’a şükret. Ya şeytan kalbine girip îmânını çalsa ne yapardın?” diye mukabelede bulundu.

Basra’da bir gün parmağını sarmıştı. Bu durumu gören birisi: “Niçin parmağını sardın?” diye sorunca; “Ağrıyor da onun için” cevâbını verdi. Soran kimse bir müddet sonra Mısır’a gitmişti. Burada Zünnûn-i Mısrî hazretleri ile görüştüğünde onun da parmağının sarılı olduğunu fark etti. Aynı soruyu ona da sordu: “Niçin parmağını sardın?” Zünnûn: “Falan zamandan beri ağrıyor, o sebepten sardım.” diye cevap verdi. Soran zât diyor ki: “Ben o zaman anladım ki, Zünnûn Hazretleri’nin parmağı ağrımaya başlayınca Sehl-i Tüsterî hazretleri de, hocasına uymak için parmağını sarmıştı.”

Basra’da Ebû’l-Hasan Ahmed b. Muhammed, babasından naklen bana şöyle anlatmıştı: Altmış yıl kadar Sehl b. Abdullah’ın hizmetinde bulundum. Dinlediği Kur’ân, zikir, şiir ve benzeri şeylerden dolayı hâlinde bir değişiklik olduğunu görmedim. Nihâyet ahir ömründe huzurunda birisi şu âyet-i kerimeyi okudu: “Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden fidye kabul edilir.” (Hadid, 15) Baktım ki Sehl yere yığılacak derecede titriyordu. Normal hâline avdet edince kendisine bunun sebebini sordum. Dedi ki: “Dostum, artık bize zaaf geldi.” “Hâlinin güçlenmesini sağlayan şey neydi?” diye sorunca şöyle karşılık verdi: “Güçlü olan kişi kendisine gelen her türlü vâridi yutabilen ve kendisini tutabilendir. Bu yüzden vâridât ne kadar çok da olsa, onda bir değişiklik meydana getirmez.”

Yanında kerâmetlerden söz edildi; “mucize ve kerâmet vakti geçince bitip sona eren bir şey değildir. En büyük kerâmet, nefsinin kötü ahlâkını iyi huylarla değiştirmektir” diye konuştu.

Arkadaşlarından birisine bakarak, emrettiği bir iş için: “Şöyle, şöyle yap.” dedi. Adamcağız: “Hocam, ben insanlar için böyle şeyler yapamam.” dedi. Bunun üzerine yanındakilere dönerek şöyle dedi:

“İnsanda şu iki vasfın biri bulunmadıkça, bu işin hakîkatine ulaşamaz; insanları tamamen gözünden düşürüp, dünyada yaratanından başka hiç bir şey görmemek ve Allah Teâlâ’dan başka kimsenin kendisine kâr veyâ zarar getiremeyeceğini bilmek; kendi benliğinden tamamen geçerek, insanların kendisini şu veya bu şekilde gördüğüne aldırış etmemek…

“Azık nedir?” diye sordular:

- Hayy u Kayyûm olan Allâh’ı anmaktır, dedi. Onlar:

- Biz sana kıvamdan, insanı ayakta tutabilecek şeyden soruyoruz, dediklerinde:

- O da ilimdir, dedi. Onlar:

- Biz sana gıdadan, besin maddelerinden soruyoruz, dediklerinde:

- Gıda, zikirdir dedi. Onlar:

- Biz sana cesedin yemek ve zevklerinden soruyoruz, dediklerinde:

- Size ne var? Onu, evvel ve âhir ona sâhip olana bırakın. Arızâlandığı vakit onu sahibine iâde edin. Yapılan bir işte kusur olduğu vakit, onu sâhibine, yapana verip düzelttiklerini görmüyor musunuz, dedi.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Marifet Meclisleri, Erkam Yayınları