Sahâbîleri Efendimiz’e Böylesine Derin Bir Sevgiyle Bağlayan Neydi?
Sahâbîlerin kalbinde Peygamber muhabbetini doğuran sır neydi? Bu derin sevginin ardında, Rasûlullah’ı (s.a.v.) böylesine içten sevmelerini sağlayan hangi hakikat yatıyordu?
Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah -radıyallâhu anhumâ- çocukluğundan itibaren bütün bir hayâtını Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i adım adım tâkibe adamış, -hikmetini bilsin veya bilmesin- Efendimiz’in yaptığı her şeyi yapma gayreti içinde yaşamıştır.
PEYGAMBERİMİZİ ADIM ADIM TAKİP EDEN SAHÂBE
Meselâ; Efendimiz’in bir çeşmeden su içtiğini görmüş, o da zaman zaman o çeşmeye giderek su içmiş; Efendimiz’in bir ağacın altında gölgelendiğini görmüş, o da ara sıra o ağacın altında gölgelenmiş; yine Efendimiz’in mübârek sırtını bir kayaya yaslayıp biraz oturduğunu görmüş, o da bâzen uğrayıp o kayaya sırtını vererek bir müddet oturmuştur.
Yine Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- bir hac esnâsında Cebel-i Rahme’nin kenarındaki bir kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:
“Peygamber Efendimiz Vedâ Haccı sonrasında bu kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu.” karşılığını verdi.
Yine bir kervanla yolculuk ederken, bir yerde kervanı durdurmuş ve az ilerideki bir tepenin üzerinde bulunan ağacın yanına gidip gelmişti. Bu hareketinin sebebini soranlara da:
“Rasûlullah bir gün buradan geçerken o ağacın altına gidip gelmişti...” buyurdu.
Bir Muhabbetin Son Nefesteki Tecellisi
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gölge gibi takip etmeye çalışan bu âşık sahâbînin vefâtındaki hâli de çok ibretlidir:
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- Mekke’de âniden rahatsızlanır. Rivâyetlere göre Haccac tarafından zehirlenmiştir. Büyük ıztırap çekmektedir. Yaşlı hâliyle onu alıp bir çadıra götürürler. O esnâda ne konuşabilmekte ne de elini kolunu hareket ettirebilmektedir. Yanındakilere bir şeyler anlatmak ister. Lâkin onlar ne istediğini anlayamazlar. Çaresiz bir şekilde beklerken o esnâda çadıra Abdullah ibn-i Ömer’i yakından tanıyan biri girer. Onlar hemen o kimseye Abdullah ibn-i Ömer’in kendilerine bir şeyler anlatmak istediğini, fakat anlayamadıklarını söylerler. O kimse:
“–Siz az önce ona ne yaptınız?” diye sorar.
Onlar da:
“–Abdest aldırdık.” derler.
O kimse yine sorar:
“–Peki abdest aldırırken kulağını mesh ettiniz mi?”
“–Hayır, unuttuk!..” derler.
O zât:
“–Siz onu tanımıyor musunuz? O hayâtı boyunca Rasûlullah Efendimiz’in yaptığı her şeyi yapmaya, sakındığı her şeyden de sakınmaya çalıştı.” der.
Bunun üzerine hemen kulağının arkasını mesh ederler. Bundan sonra Abdullah ibn-i Ömer Hazretleri’nin sıkıntısı dağılır, rahatlayıp tebessüm eder ve ardından mübârek rûhunu huzur içerisinde teslîm eder.
İşte gönülleri muhabbet-i Muhammedî ile dolu âşık sahâbîler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dile getirdiği emirler kadar O’nun îmâ ve işâretlerine bile büyük bir hassâsiyetle dikkat ederlerdi. Öyle ki, O’nu sâlih bir amel üzere bir defa görmeleri kâfî idi. Ayrıca bunu emretmesine gerek kalmaz, o güzel sünneti ömür boyu tatbik etmeye çalışırlardı.
Sünnet Aşkıyla Yaşayan Gönüller
Nitekim Enes -radıyallâhu anh- buyurur ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gün Duhâ namazını altı rekât kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”
Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:
“Hazret-i Enes’in bu ifâdelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Taberânî, Evsat, II, 68/1276)
Câbir -radıyallâhu anh- nakleder ki:
“Bir gün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimden tutarak beni evine götürdü. Bir ekmek parçası çıkardı ve âilesine:
«–Herhangi bir katık var mı?» diye sordu.
Onlar:
«–Evde sirkeden başka bir şey yok.» dediler.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :
«–Sirke ne güzel katıktır.» buyurdu.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bu sözü duyduğumdan beri, ben de sirke yemeyi çok severim.” (Müslim, Eşribe, 167-169)
İşte muhabbet-i Muhammedî ile dolu yüreklerde zevkler ve lezzetler dahî böylesine değişiyordu. Bu hâlin diğer bir misâli de büyük hadîs âlimi ve müctehid İmam Nevevî Hazretleri’dir. O da, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e öyle bir hassâsiyetle tâbî olmaya çalışıyordu ki, Allah Rasûlü’nün karpuzu nasıl yediğini bilmediği için, O’nun tarzının dışında hareket etmekten korkarak, ömrü boyunca karpuz yememiştir.
Peygamber Aşkının Hayata Dönüştüğü Örnekler
Yine O Hidâyet Güneşi’ne âşık, nurlu bir hilâl olan Hak dostu Hoca Ahmed-i Yesevî Hazretleri de Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 63 yaşında ebediyete irtihâl ettikleri için bu yaştan sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar on yıl, mezar gibi bir yerde irşad hayâtına devam etmiştir.
Allah Rasûlü’nün müezzini, cennet bahçesinin yanık bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh- da Efendimiz’in ukbâya irtihâlinden sonra Medîne’de duramamıştı. Ömrü boyunca Efendimiz’e kavuşacağı günün hasretiyle yaşayan bu Rasûlullah âşığı, altmış küsur yaşında Dımaşk’ta vefât etti. Vefâtı esnâsında:
“–Yarın inşâallâh sevgili dostlarıma; Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve arkadaşlarına kavuşacağım.” diyordu.
Hanımı:
“–Vah başıma gelenlere!” diye ağlayıp dertlenirken, gönlü Peygamber aşkıyla dolu Bilâl -radıyallâhu anh-:
“–Ah ne güzel, ne hoş!” diye seviniyordu. (Zehebî, Siyer, I, 359)
Tabiî ki ömür, O’na muhabbet bağının âşık bir bülbülü olarak yaşanırsa, ölüm de vuslat sevincinin yaşanacağı bir düğün-bayram olur.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
Vuslatı Bayrama Çeviren Sevgi
İşte bu nûra pervâne olan âşık gönüller için ölüm, bir şeb-i arûs / düğün gecesi ve mes’ut bir vuslat ânıdır. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayat arkadaşı ve mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe’nin şu hâli, ne kadar ibretlidir:
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Âişe vâlidemizin odasında Refîk-ı Âlâ’sına kavuşmuş ve oraya defnedilmişti. Hayâtında iken Allah Rasûlü’ne zevce olma saâdetine erişen Âişe vâlidemiz, vefâtından sonra da Efendimiz’in kabrinin bulunduğu bu odayı bırakmadı. Âdeta sâdık bir türbedârı gibi kabr-i saâdetin yanı başında yaşamaya devam etti. İki sene üç ay sonra, babası Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da vefat etti. O da Efendimiz’in ayak ucuna defnedildi. Geriye sadece bir kabirlik yer kaldı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- burayı kendisine ayırmıştı. Lâkin Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- son nefesinde oraya defnedilmek için kendisinden izin isteyince büyük bir îsar fazîleti sergileyerek bu hakkını ona devretti.
Rivâyete göre Âişe vâlidemiz, hücre-i saâdetlerinde sadece Peygamber Efendimiz ve Hazret-i Ebû Bekir’in kabirleri varken onların yanında rahat bir şekilde hareket edebiliyordu. Fakat Hazret-i Ömer’in defnedilmesinden sonra, yüksek hayâ duygusu sebebiyle araya bir perde çektirerek odasını ikiye böldürdü.
Şeb-i Arûs: Peygamber Aşkıyla Son Buluşma
İşte ömrü boyunca Allah Rasûlü’ne yakınlığı en büyük saâdet bilen bu mübârek vâlidemizin vefâtına yakın yaptığı şu iki maddelik vasiyet, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e kavuşma heyecanının müstesnâ bir tezâhürüdür:
“1. Vefat ettiğimde, gerekli işlemleri yaparak cenazemi hiç bekletmeden, gece vakti de olsa defnedin.
- Cenazemi kabre götürürken, tabutumun kenarında kuru hurma dalları yakarak götürün.”
Eski Arabistan’daki âdetlere göre, düğün gecesi gelin, damadın evine götürülürken, düğün alayının kenarında kuru hurma dalları yakılırmış. İşte Mevlânâ Hazretleri’ne “şeb-i arûs” ilhâmını veren de Hazret-i Âişe vâlidemizin bu vasiyeti olsa gerektir...
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları