Sahabe Peygamberimize Nasıl Saygı Gösterirdi?
Abdullah Sert Hocaefendi, Şifâ-i Şerif’ten aktarıyor: Sahâbe sözde değil özde bağlılık göstererek, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) her daim derin bir saygı ile yaklaştılar.
SAHABENİN PEYGAMBERİMİZE OLAN SAYGISI VE HÜRMETİ
Tâbiîn muhaddislerinden Mısırlı Abdurrahmân ibni Şümâse el-Mehrî:
“Ashâb-ı kirâmdan Amr ibni’l-Âs ölüm döşeğindeyken yanına gittik” diye söze başladı, ardından uzun bir hadis nakletti. O hadiste Amr ibni’l-Âs şöyle diyordu:
‘Artık Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden daha çok sevdiğim biri yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ancak kendisine duyduğum saygıdan dolayı yüzüne doya doya bakamazdım. Bu yüzden de biri benden onu anlatmamı istese, herhâlde bunu hakkıyla yapamazdım.’
Bu rivâyetin tamamı şöyledir:
“Amr İbni Âs (v. 65/684-685) ölüm döşeğindeyken yanına gittik. Yüzünü duvara döndü, uzun uzun ağladı. Bunun üzerine oğlu:
‘Babacığım! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sana şu müjdeyi vermedi mi? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem seni şöyle müjdelemedi mi?’ demeye başladı. O zaman Amr İbni Âs yüzünü bize dönerek dedi ki:
‘Âhiret için hazırladığımız en değerli azık “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” sözüdür.
Hayatımda üç devir vardır. Bir zamanlar Resûlullah’a benden fazla kin besleyen yoktu. Bir yolunu bulup da onu öldürmek benim en çok arzu ettiğim şeydi. Şâyet bu hâldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Allah Teâlâ gönlüme İslâm sevgisini koyunca, Peygamber aleyhisselâma gelerek: Elini uzat, sana bîat edeceğim, dedim. O elini uzatınca, ben elimi geri çektim.
Bunun üzerine Resûli Ekrem:
‘Ne oldu, Amr?’ diye sordu.
‘Şart koşmak istiyorum’ dedim.
‘Neyi şart koşacaksın?’ buyurdu.
‘Bağışlanmamı’ dedim. O ise:
‘Müslüman olmanın daha önceki günahları silip süpürdüğünü, hicret etmenin daha önce işlenen günahları yok ettiğini, haccetmenin daha önce yapılan günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?’ buyurdu.
‘Artık Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden daha çok sevdiğim biri yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ancak kendisine duyduğum saygıdan dolayı yüzüne doya doya bakamazdım. Bu yüzden de biri benden onu anlatmamı istese, herhâlde bunu hakkıyla yapamazdım. Şâyet bu hâldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ancak daha sonra öyle işlere karıştık ki, o sırada yaptıklarım yüzünden hâlimin nasıl olacağını bilemiyorum.
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt ne de ateş yakılsın. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atınız. Sonra bir deveyi boğazlayıp etini taksim edecek bir süre kadar kabrimin yanından ayrılmayın ki, siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.” (Müslim, Îmân 192, nr. 121)
Tirmizî’nin rivâyetine göre Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle demiştir:
“Muhâcirîn ve Ensâr’dan oluşan ashâb-ı kirâm, aralarında Hz. Ebû Bekir ve Ömer de olduğu hâlde birlikte otururlarken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkıp onların yanına gelirdi. Ebû Bekir ve Ömer dışında onların hiçbiri başını kaldırıp da Peygamber aleyhisselâmın yüzüne bakmazdı. Ancak Resûlullah’ın bu iki arkadaşı ona tebessüm ederek bakar, o da onlara bakarak tebessüm buyururdu.” (Tirmizî, Menâkıb 15, nr. 3668; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, III, 150)
Peygamber Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer arasındaki böyle bir sıcak ilişkinin ve yakınlığın sebebi, eskiden beri arkadaş olmaları, İslâmiyet’in başından itibâren birçok sıkıntıya beraber göğüs germeleri, ayrıca Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in Peygamber Efendimiz’in kayınpederi olmalarıydı.
Yine ashâb-ı kirâmdan Üsâme bin Şerîk şöyle demiştir: “Bir gün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin yanına gitmiştim. Ashâbı onun etrafını almış, başlarında sanki birer kuş varmış gibi öylece duruyorlardı.”
Hadîsi şerîfin tamamı şöyledir: “Bir gün Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin yanına gitmiştim. Ashâbı onun etrafını almış, başlarında birer kuş varmış gibi öylece duruyorlardı. Selâm verip oturdum. Şuradan buradan bedevîler gelmeye başladılar ve: ‘Yâ Resûlallah! Hastalanınca tedavi olalım mı?’ diye sordular. Peygamber Efendimiz de onlara: ‘Evet, tedâvi olunuz. Çünkü Allah Teâlâ yarattığı her hastalığın ilacını da yaratmıştır. Sadece bir hastalığın ilacı yoktur. O da ihtiyarlıktır!’ buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Tıb 1, nr. 3855; Tirmizî, Tıb 1, nr. 2038; İbni Mâce, Tıb 1, nr. 3436.)
Peygamber Efendimiz’in özelliğini anlatan bir hadîs-i şerîfte de: “O konuştuğu zaman, yanında oturanlar, tepelerinde bir kuş varmış gibi başları önlerinde öylece dururlardı” denilmektedir. (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr (Selefî), XXII, 158, nr. 414; Heysemî, Mecme‘u’z-zevâid, VIII, 275.)
Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı yıl (6/628), Urve bin Mes’ûd, Kureyş kabilesinin temsilcisi olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına gelmiş ve ashâb-ı kirâmın ona nasıl hürmet ettiğini görüp anlatmıştı. Buna göre Resûl-i Ekrem abdest aldığı zaman, ashâbı, artan abdest suyunu alabilmek için birbiriyle itişip kakışıyor ve o suyu yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Tükürdüğü veya saçından bir tel düştüğü zaman onu elde etmek için âdetâ çırpınıyorlardı. Bir şey buyurduğunda emrini derhal yerine getirmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Resûlullah konuştuğunda hemen susup onu dinliyor, kendisine olan saygılarından dolayı başlarını kaldırıp da yüzüne bakmıyorlardı. Urve bin Mes’ûd, Hudeybiye Antlaşması’nı yapıp Kureyş kabilesinin yanına döndüğünde onlara şunu söyledi:
“Ey Kureyş topluluğu! Ben İran hükümdarı Kisrâ’nın, Rûm imparatoru Kayser’in, Habeşistan kralı Necâşî’nin sarayına girdim. Yemin ederim ki ben, bunlar arasında, arkadaşları tarafından, Muhammed’den daha değerli kabul edilen başka birini görmedim.” (Buhârî, Şurût 15, nr. 2731, 2732.)
Bir başka rivâyete göre Urve bin Mes’ûd şöyle demiştir: “Ben, Muhammed kadar kendisine saygı gösterilen bir hükümdar görmedim. Müslümanlar, Peygamberlerini aslâ tek başına bırakıp da tehlikeye atmayacak bir topluluktur.”
Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle demiştir: “Vallahi bir defasında berber Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin saçını tıraş ederken, ashâbının onun etrafında bir çember oluşturduğunu gördüm. Kesilen her saç telinin yere düşmeden, kendilerinden birinin avucuna düşmesini bekliyorlardı.” (Müslim, Fezâil 75, nr. 2325)
“O Tavaf Etmeden Ben Etmem!”
Ashâb-ı kirâmın Resûl-i Ekrem’e olan saygısının ve onu yüceltmesinin bir başka örneği de Hz. Osmân’ın Hudeybiye öncesindeki şu davranışıdır: Hudeybiye Antlaşması öncesinde, Allah’ın Elçisi Hz. Osmân’ı temsilci olarak Kureyşlilere gönderdiğinde, onlar Hz. Osmân’a Kâbe’yi tavâf edebileceğini söylemişler, ancak o; “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kâbe’yi tavâf etmeden ben tek başıma aslâ tavâf etmem!” diye onların teklifini geri çevirmişti. (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, IV, 324-325.)
Peygamber Efendimiz hicretin 6. yılında (m. 628) 1400 sahâbîsiyle umre yapmak için Medine’den yola çıkmış, fakat Mekkeliler onları şehre sokmadığı için Hudeybiye mevkiinde konaklamışlardı. Allah’ın Resûlü oraya savaşmak maksadıyla değil, umre yapmak maksadıyla geldiklerini bildirmek için kendilerine bir temsilci gönderdi; fakat ona kötü davrandılar. Bu defa Fahri Âlem Efendimiz, onlara kendileri arasında pek çok akrabası bulunan Hz. Osmân’ı temsilci gönderdi. Kureyşliler Hz. Osmân’ı çok iyi karşılayıp ona Kâbe’yi tavâf edebileceğini söylediler. O ise Resûlullah’a olan saygısından ve üstün edebinden dolayı, Resûlullah tavâf etmeden Kâbe’yi aslâ tek başına tavâf edemeyeceğini belirtti.
Mekkeliler onun bu tavrına çok kızıp kendisini üç gün göz hapsinde tuttular. Bu arada Hz. Osmân’ın şehit edildiğine dâir asılsız bir haber duyulunca, Peygamber Efendimiz Hudeybiye’de bulunan Müslümanları topladı ve onlardan, Mekkelilere karşı kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına dâir söz aldı. Bu olay “Beyatürrıdvân” diye bilinir. Bunu duyan Mekkeliler çok telaşlandılar ve Hz. Osmân’ı serbest bıraktılar. Sonra da üç kişilik bir temsilci göndererek Peygamber Efendimiz’le Hudeybi ye Antlaşması’nı yaptılar.
Ona Sormaya Çekindiler
Cennet’le müjdelenen on kişiden biri olan Talha bin Ubeydillah radıyallahu anhın rivâyet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz: “Mü’minlerden, Allah’a verdiği söze sâdık kalan adamlar da vardır. Onlardan kimi sözünü yerine getirip O’nun yolunda can vermiş, kimi de sırasını beklemektedir.” (Ahzâb 33/23) âyetini okuyunca, ashâb-ı kirâm ona bu âyette geçen ‘sözünü yerine getirenlerin’ kimler olduğunu sormayı düşündüler; ancak ona duydukları derin saygıdan dolayı bunu sormaya çekindiler. Orada bulunan câhil bir bedevîden bunu Peygamber aleyhisselâma sormasını istediler. Bedevî Peygamber Efendimiz’e sordu, ama Allah’ın Elçisi cevap vermedi. O sırada aşere-i mübeşşereden Talha bin Ubeydillah’ın geldiği görüldü. Resûl-i Ekrem onu göstererek “Sözünü yerine getirmiş olanlardan biri işte budur.” buyurdu. (Tirmizî, Menâkıb 21, nr. 3742)
Bu hadiste, Talha bin Ubeydillah’ın Uhud Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıktan söz edilmektedir. Bu savaşta kâfirler Peygamber Efendimiz’e iyice yaklaştığında, canlarını ortaya atarak onu koruyan birkaç kişiden biri de Hz. Talha idi. Talha Resûli Ekrem’e savrulan bir kılıçtan onu koluyla koruduğu için çolak kalmış, aynı gün Peygamber Efendimiz “Talha Cenneti haketti” müjdesini vermişti.
Hanım sahâbîlerden Kayle binti Mahreme şöyle demişti: “Resûl-i Ekrem’i kalçasının üstüne oturmuş, dizlerini dikmiş ve ellerini koltuklarının altına koymuş vaziyette otururken gördüğümde irkilip titredim.” (Ebû Dâvûd, Edeb 22, nr. 4847; Buhârî, el-Edebü’l-müfred (Elbânî), s. 430, nr. 1178; Elbânî, Silsiletü’l-ehâdîsi’s-sahîha, V, 157, nr. 2124.)
Kayle’nin bu korkusu, Resûlullah Efendimiz’e karşı hissettiği üstün saygıdan ve çekinme duygusundan gelmekteydi. (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr (Silefî), XXV, 9, nr. 1; Heysemî, Mecme‘u’z-zevâid, VI, 11.) Kayle’nin korktuğunu görünce Peygamber Efendimiz onu “Zavallıcık! Kendine gel!” diye sâkinleştirmeye çalışmıştı. (Hâkim en-Nîsâbûrî, Ma’rifetü ulûmi’l-hadîs (Muazzam Hüseyin), s. 69; Heysemî, Mecma‘u’z-zevâid, VIII, 43.)
Ashâb-ı kirâmdan Mugîre bin Şu’be’nin (v. 50/670) naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz’in arkadaşları onu rahatsız etmemek için kapısını tırnaklarıyla çalarlardı.
Sahâbeden Berâ bin Âzib (v. 71/690) radıyallahu anh şöyle demiştir:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme bir şeyi sormak ister, fakat ona olan saygımdan ve çekingenliğimden dolayı yıllarca (veya iki yıl boyunca) o soruyu sormaya cesâret edemezdim.” (Hatîb el-Bağdâdî, el-Fakīh ve’l-mütefakkih (Garâzî), II, 196.)
Kaynak: Kadı İyaz, Şifa-i Şerif