Rızık Kaderde Yazılı mı?
Rızkımız önceden belirlendi mi? Helâl lokma, tevekkül ve kanaat rızkın bereketini nasıl etkiler? İslam’ın rızık ve kader anlayışı neyi öğütler?
Ebû Hâzim Hazretleri buyurur:
“Dünyanın tamamını iki şeyde buldum: Birincisi benim rızkım, ikincisi başkasının rızkı... Benim rızkım olan, şayet ben bir rüzgâra binsem ve ondan kaçsam da sonunda yine bana ulaşır. Başkasının rızkını elde etmek içinse rüzgâr üzerine binsem ve peşinden gitsem de aslâ onu elde edemem.”
Bu hakîkate rağmen insanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endişesine sürükleyen ve son derece meşgul eden hususların başında “nasip, kısmet ve dünyalık” diye de ifâde edilen “rızık” meselesi gelir.
RIZIK VE KADER: HER CANLININ RIZKI ALLAH’TANDIR
Hâlbuki rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. O, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyaya âit rızkın bitim noktasıdır.
Rızık, bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir. Dolayısıyla bütün mahlûkâtın rızkı Allâh’a âittir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allâh’ın üzerinedir...” (Hûd, 6)
Allah -celle celâlühû-, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsân eyler. Bu sebeple Hak dostları, bülbüllerin gül dalındaki terennümlerini dahî, ilâhî lûtuflara bir şükür olarak tefsîr ederler.
Bir Hak dostu, rızık endişesi içinde olanlara der ki:
“Bu kadar mahlûkâtın hangisinin gece-gündüz rızıkları temin edilmiş de ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endişesi duymazlar.”
Yaralı, âciz, kendisinin rızkını temin edemeyenlerin dahî rızıklarını Cenâb-ı Hakk’ın temin ettiğini bildiren şu âyet-i kerîme ne kadar ibretlidir:
“Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allah veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)
RIZIKTA İLÂHÎ TAKSİM, TEVEKKÜL VE ÇALIŞMANIN ÖNEMİ
Diğer yandan rızık mevzuunda bilmemiz gereken en mühim hususlardan biri de, rızkın taksîmindeki farklılıklardır. Ancak bu, bir farklılıktan ziyâde, cemiyet nizâmının mükemmel bir sûrette tesisi ve âhengi içindir.
Her şeyin hazinelerinin Allah’ta olduğu ve ilâhî bilgiye göre, yani kader programına uygun bir şekilde gerekli tevziâtın yapıldığı, Kur’ân’la sâbittir. Mü’minler, maddî durumlarındaki farklılığın kendileri için hayır olduğu inancı içinde olmalıdırlar. Şayet hayat nizâmı, insanların âciz idrâklerine, birbirine uymayan istek ve istîdatlarına ve her an değişen emellerine kalsa idi, kâinatta anarşiden başka bir şey görülmezdi.
Allah Teâlâ buyurur:
“...Dünya hayatında onların (insanların) maîşetlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)
Sırlar, hikmetler ve kudret akışlarıyla donatılmış olan bu kâinatta rızkın taksîmi, en muhteşem kudret nişânelerinden biridir. Havada uçan, karada yürüyen ve denizde yüzen bütün mahlûkâta, her an birbirinden farklı sofralar hazırlanmaktadır. Birinin gıdalandığıyla ekseriyâ diğeri gıdalanamaz. Yani havadaki, karadaki ve sudaki canlıların gıdaları, kendi bulundukları mekânların yapısına göre ayrı ayrıdır. Kâinattaki sayısız mahlûkat kadar rızıkların ayrı ayrı ve farklı taksîm edilmesi, akıl sahipleri için ne büyük bir ibret, hikmet, ilâhî kudret ve azamet tezâhürüdür.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İnsan görmez mi ki, Allah dilediğinin rızkını bol bol verir, dilediğinden de kısar. Bunda şuurlu mü’minler için ibretler vardır.” (ez-Zümer, 52)
Bu hakîkat çerçevesinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin! Böyle yapmak, Allâh’ın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için gereklidir.” (Buhârî, Rikāk, 30; Müslim, Zühd, 8)
Bunun içindir ki hayatımızın huzur ve sürûru; mevcut taksimât-ı ilâhiyyenin hakkımızda en hayırlısı olduğu inancını yaşamamıza bağlıdır. Kahır gibi görünen birçok hâdise vardır ki, neticesi lûtuftur. Arkası Cennet olan fakirlik gibi. Lûtuf gibi görünen bazı durumlar da vardır ki, neticesi acı bir hüsrandır. İnfâk edilmeyip sadece nefsâniyete sarf edilen servetler gibi.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz. Bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz! Yoksa sizi gazabım çarpar. Her kim ki, kendisini gazabım çarparsa, hakîkaten o, helâk olmuştur.” (Tâhâ, 81)
Bütün bu hakîkatler ışığında, kulların rızık bakımından da Cenâb-ı Hakk’a son derece mütevekkil ve teslîmiyetli olması, iki cihan saâdetine vesîledir. Zira rızıkların Cenâb-ı Hak tarafından taksîm edildiği ve beşeriyet var edilmeden önce yaratıldığı gerçeğine binâen insanlar, Allâh’a teslîmiyet içinde yaşamalıdırlar ki, takdîr olunmuş rızkın zevkine ve kadere îmânın tadına erişmiş olsunlar.
Eğer bir kul, bütün gâye ve hedeflerini tek bir şeye, yani Rabbinin rızâsına teksîf eder, ilâhî emirlere riâyet edip ibadet ve tâat üzere bulunarak ihlâslı ve sâlih kullardan olursa, ona göklerin ve yerin rızkı temin edilir. Böyle kimselere Cenâb-ı Hak, rızkın sebep ve vesîlelerini geniş bir sûrette hazırlar.
Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle beyan buyrulur:
“...Kim Allah’tan (gereği gibi) korkar (takvâ sahibi olur) ise, (Allah) onun için bir çıkış yeri (kurtuluş çâresi) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...” (et-Talâk, 2-3)
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah,) kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)
Karınca gibi yazdan kışa yiyecek biriktiren mahlûk nâdirdir. Diğerlerinin böyle hiçbir tedbiri olmadığı hâlde, kışın o zayıf mahlûklara gâlip gelen şiddetini aşarak bahara ulaştıkları, herkesin müşâhede edegeldiği bir vâkıadır. Hâlık Teâlâ, sonsuz ilim, kudret ve azametiyle kurduğu bu ilâhî nizam içinde, yaşamasını murâd ettiği hiçbir mahlûkunu nîmetsiz bırakmaz...
Ancak tembellik, pintilik, haset, çocuk istememe ve benzeri mezmum hâller; rızık hususundaki yanlış ve eğri anlayışlardır.
Yukarıda da ifâde etmiş olduğumuz üzere İslâm, insana bilâ-istisnâ herkesin rızkının ezelde takdîr edildiğini ve bunun artıp eksilmeyeceğini telkin eder.
Varlığı halkeden Allah -celle celâlühû-, her mahlûka bir müddet yaşama hakkı vermiş, o zaman içinde onlara rızıklar tâyin buyurmuştur. İnsanın hayatı, nefesleri, lokmaları, kader levhasında tespit edilmiş, Âdem -aleyhisselâm-’ın zürriyetine kodlanmıştır. Kısmetimize düşen rızık tevziâtını elde edebilmek üzere sebepler kânunundan “çalışma” emredilmiştir. Bu itibarla ilâhî emre uyarak çalışmak, vazifemizdir. Yani takdîr edilen rızkın tevzii, çalışma ve gayrete bağlanmıştır.
“Tedbirde kusur etme, takdîre bühtân etme!” atasözü meşhurdur. Allah -celle celâlühû-, kulunu “irâde, teşebbüs, mükellefiyet, tevekkül, imtihan, sorumluluk” gibi ilâhî kanunlarla mücehhez kılmıştır. Bu kanunların dışına çıkmak, Rabbe isyan mâhiyeti taşır.
Hastalandığımızda doktorlara koştuğumuz, ilâca sarıldığımız; yangın, zelzele gibi âfetler karşısında sokaklara fırladığımız gibi, tehlikelerden korunmak da, yaratılışımızda meknuz olan bir temâyüldür.
O hâlde insanların rızık temini hususundaki gayretleri, tehlikelerden korunmak için ilâhî bir emirdir. Kader programına aykırılık değil, bilâkis ona hürmet göstermek ve ilâhî emre uygun hareket etmektir. Eğer zıddı olsaydı, bunlarla emrolunmamızın mânâ ve hikmeti kalmazdı. Sebepler kanununa riâyetsizlik, isyan ve günahtır.
Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
“İnsana, kendi çalışmasın(ın karşılığın)’dan başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır; insanlar, istediğini verseler de, vermeseler de...” (Buhârî, Zekât, 50)
İbnü’l-Firâsî’nin anlattığına göre babası:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Hayır isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Zekât, 28)
Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hak, rızkın temin edilmesinde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla fukarâyı gözetmek, ihtiyaçlarına gönülden cevap verebilmek, Allah -celle celâlühû-’nun bizlere olan ihsanlarından onlara pay ayırabilmek; büyük bir fazîlet ve ilâhî bir lûtuftur.
HELÂL LOKMANIN ÖNEMİ VE MANEVÎ BEREKETİ
Burada bilhassa tebârüz ettirilmesi gereken son derece ehemmiyetli bir husus da, helâl lokmadır. Zira insanın nûrunu ve kemâlini artıran asıl müessir, meşrû yollarla elde edilen helâl lokmadır.
Sehl bin Abdullah Tüsterî Hazretleri, birisine bir koyun satmıştı. Satın alan adam bir süre sonra koyunu Tüsterî Hazretleri’ne geri getirip:
“–Bu koyunu geri al; çünkü ot yemiyor!” dedi.
Tüsterî Hazretleri:
“–Onun ot yemediğini nereden çıkarıyorsun?” diye sordu.
Adam:
“–Onu otlatmak için götürüp bir tarlaya saldım; ağzını hiçbir şeye sürmedi.” dedi.
Tüsterî Hazretleri de:
“–Ey efendi! Yanlış yapmışsın! Bilesin ki, başka insanların ekinlerini yemek, bizim koyunumuzun âdeti değildir; git ona paranla aldığın otu ver!” dedi.
Adam gidip denildiği gibi yaptı ve koyun ot yemeye başladı.
Demek ki bir zamanlar müslümanların helâl gıda hususundaki hassâsiyetleri, sahip oldukları hayvanâta bile in’ikâs etmekteydi.
HELÂL VE HARAM LOKMANIN KALP VE İBADETLERE ETKİSİ
Rızkın helâlini seçmek; hayatın nûru, gönlün sürûru, ibadetin rûhâniyeti ve kalb-i selîme ulaşmanın başta gelen âmillerindendir.
Haram rızıklar; hayatın zehirleri, kalp yangınları ve hüsranlarıdır. Dünyada ve âhirette zillet, haysiyetsizlik ve musîbetler, haram rızıkların kahır dolu neticeleridir.
Helâl mal ve helâl gıda, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîledir. Harama bulaştırılan mal ve gıda ise, sahibi için büyük bir nedâmet ve hüsrandır. Mal, mülk ve evlât, Allâh’a tahsis edilecek yerde kalbi işgâl ederse, âkıbet hazin olur.
Hazret-i Mevlânâ bunu şu misalle anlatır:
“Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise, onu kaldırıp yüzdürür.”
“Mal-mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-;
«‒Ben fakirim. Fakire, fakirlerle ülfet yaraşır!» dedi ve yüce mertebelere ulaştı.”
Nitekim Allah Teâlâ buyurur:
“Ey insanlar! Hepiniz fakirsiniz, ganî (müstağnî ve) övülmeye lâyık olan ancak Allah’tır.” (Fâtır, 15)
Bunun içindir ki, ancak din ve Allah için sahip olunan mal hakkında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Hayra kullanılan mal, ne hayırlıdır!” buyurmuştur. (Ahmed, Müsned, IV, 197, 202)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle duâ ederdi:
“Ey Allâh’ım! Malın fazlalığını bizim hayırlılarımıza emanet kıl! Umulur ki onlar, içimizdeki ihtiyaç sahiplerine verirler.”
Diğer taraftan haram para, başkasına âit olduğu için onun zekâtı da yoktur, sadakası da. O, dünyada da âhirette de yüz karasıdır.
Helâl lokma; kulda ilim, hikmet ve mârifeti besler; gönülde Allah aşkı, şevki ve sevgisi uyandırır.
Buğday ekilen yerde arpa, arpa ekilen yerde mısır bitmediği gibi, vücuda giren maddî ve mânevî gıdalarda da aynı neticeler müşâhede edilir. Vücut, gönle Hakk’ı tanıma kudreti veren helâl gıdalar ile beslenmezse, kalpte rûhâniyet ve ibadetlerde huşû mümkün değildir.
Demek ki dünya geçidindeki yolculuğumuzda bütün gıdaları, helâl olanından tedârik etmek zarurîdir. Çünkü kulu “sırât-ı müstakîm”den ayırmayacak, ilâhî hikmet ve hakîkatlerle müzeyyen kılacak ve dünya zindanından Allâh’ın nûruna götürecek olan kuvvet, yalnız helâl gıdalarda mevcuttur.
Helâl ve haram arasında bir de “şüpheli” olanlar vardır ki, bunlardan da aynen haramdan kaçınıldığı gibi uzak durmak gerekir. Zira şüpheliler, Allâh’ın yasak korularıdır. Kim oraya girerse mânen helâk olur.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Şüphesiz helâl de, haram da bellidir. Fakat ikisinin arasında insanlardan birçoğunun bilmeyeceği şüpheliler de vardır. Kim o şüphelilerden sakınırsa, dînini, şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrafında otlatan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hükümdârın bir korusu, yani yasak yeri vardır. Allâh’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir...” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107)
HAZRET-İ MEVLÂNÂ’YA GÖRE RUHUN GIDASI VE İLÂHÎ NÛR
İnsanın asıl gıdasının rûhâniyet ve nûrâniyet gıdası olduğuna dikkat çeken Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“İnsan için nurdan başka gıda yoktur. Ruh, onun gayrısı ile beslenemez.”
“Bu yeryüzü yiyecek ve içeceğinden azar azar kendini çek! Çünkü bunlar, insan gıdası değildir.”
“Sen gökyüzü gıdasını almaya kâbiliyet kazan! Nur lokmasını yemeye hazırlan?”
“Kur’ân’da buyrulan; «Allâh’ın fazlından rızık arayın!»[1] beyânını işit!”
“Bilmiş ol ki, beden aç kalmadıkça, Hakk’a doğru yönelmez, boğun eğmez; kafa tutar. Onu tok iken yola getirmek, soğuk demiri dövmek gibidir.”
“Nefs, kıtlık zamanı Mûsâ’nın huzûrunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun’a benzer.”
“Bu ağır, kesif rızık kırıntılarından kurtulursan, yüce, latîf ve hafif rızıklara nâil olursun.”
“O mânevî rızıklardan binlerce okka yesen, yine de peri misâli tertemiz, tüy gibi hafif bir hâlde yürür gidersin.”
“Allah yemeğinden, o rûhâniyet gıdasından denizler kadar ye! Yine de hoş bir hâlde gemi gibi yüzer gidersin.”
“Ten midesi, insanı samanlığa doğru çeker götürür. Gönül midesi ise, reyhanlığa ulaştırır.”
“Samanla, arpayla beslenen hayvan kurban olur. Hak nûru ile gıdalanan da yaşayan bir Kur’ân olur.”
“Mideden vazgeçip gönle doğru yürü de, Allah’tan sana perdesiz, açık bir şekilde selâm gelsin!”
“Şunu iyi bil ki açlık, ilâçların pâdişâhıdır. Açlığı canla başla benimse, onu hor görme!”
“Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir. Bütün güzel yemekler, aç olmadıkça, hoşa gitmez!”
İSRAF VE DÜNYA HIRSI İNSANI NEREYE SÜRÜKLER?
Dünyalık olarak sarfımız, şahsî ve âilevî maîşetimiz içindir. Lâkin israftan kaçınmak zarurîdir. Çünkü dünyadaki servet ve imkânlar; mahduttur, emanettir ve âhirette hesâbı mûciptir. Bunların bugünkü kapitalist nizamda olduğu gibi, hoyratça ve hovardaca kullanılması, hem toplumların hem de gelecek nesillerin hayatını tehlikeye atar. Canlı varlıklar içinde yalnız insandır ki, gözü kolay kolay doymaz. Hâlbuki bir koyun sürüsüne dalan vahşî bir hayvan bile, sadece o andaki açlığını giderecek kadar öldürür. “Bunu da yarın yerim!” diyerek karnı doyduktan sonra öldürmeye devam etmez. Sürünün diğer koyunlarıyla âdeta arkadaş olur.
Buna mukâbil insanoğlu hadsiz-hudutsuz ihtiras sahibidir. Onu bu ihtirâsından kurtarmanın birinci şartı, rızkın artıp eksilmeyeceği inancıyla birlikte, israftan sakındırmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Biz’de olmasın! Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz.” (el-Hicr, 21) buyrulmaktadır. Böylece hayâtî taksimâtın ilâhî bir irâde ile olduğu açıklanmakta; anlayana hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. İnd-i ilâhîde rızkın taksîm edilmiş olduğu tebliğ edilmektedir.
Emelleri, ihtirasları, birbiri arkasına ekleyerek uzatırsak, bu zincirleme arzulara “tûl-i emel” denir. Bunlar da, ancak mezarlıkların hududuna kadar ömür sürer. Neticesi, hüsran ve nedâmettir. Tûl-i emel; gölge gibi kaçan, Güneş gibi batan ve bitip tükenmek bilmeyen fânî emellerden ibârettir. Bu hâl basîret ile seyredildiğinde, bir elemler yığınıdır.
Günahlar kalbi karartıp sağırlaştırır. Yani onun hassasiyetini azaltır. Bu bakımdan kalbî hastalıkların asıl sebeplerinden biri de haram yemektir. Bir gıdanın vücuttaki sirkülâsyonu takribî 40 günde tamamlandığından, haram yiyen insanın duâsının 40 gün müddetle redde mahkûm olduğu hususundaki tevâtüre dayanan gerçek, haramın kalbî hastalıklardaki tesirinin bir ifâdesidir. Bundan dolayı haram gıda ile beslenme, vücuda mânevî bir zehirdir ki, böyle bir durumda ibadetin lezzetini alabilmek aslâ mümkün değildir.
Bu dünya çarşısında ömür sermayemize dikkat etmeliyiz. Sayılı nefeslerimizi dünya metâlarından üstün tutmalıyız. Ebedî kârı elden kaçırmamalıyız.
Fânîyi verip ebediyeti satın alan, dalâleti bırakıp hidâyeti tercih eden hakîkat ve fazîlet yolcusu olmalıyız.
Dipnot:
[1] el-Cuma, 10.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları