Ramazan'ın Faziletini Bilseydiniz

RAMAZAN ÖZEL

Ömür takvimi içerisinde müs­tesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı. Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e bahşettiği, mânevî kıymetlerle dolu, ilâhî bir hazine olan Ramazan ayının fazileti nedir?

Ramazân-ı Şerîf, ömür takvimi içerisinde müs­tesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı… Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e bahşettiği, mânevî kıymetlerle dolu, ilâhî bir hazine… Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Eğer kullar, Ramazan’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

Nasıl ki 24 saatlik bir gün içinde seher vaktinin, 7 günlük bir hafta içinde mübârek Cuma gününün ayrı bir husûsiyeti varsa, senenin ayları içinde de Ramazân-ı Şerîf’in öyle müstesnâ bir kıymeti bulunmaktadır.

Ramazân-ı Şerîf, ihtivâ ettiği müstesnâ fırsatlar sebebiyle, uhrevî kazançlara her zamankinden daha fazla gayret edilecek bir rahmet iklimidir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Ramazan geldi, artık maddî yiyeceklerden elini çek ki, gökten mânevî rızıklar gelsin. Bu ay, gönül sofrasının kurulduğu aydır. Gönlün, bedenin hatâlarından kurtulduğu aydır. Gönüllerin aşk ve îman ile dolduğu aydır.”

Yani Ramazân-ı Şerîf, dünyevî alâkaları asgarîye indirip Hakk’a yakınlık ve dostluğa yoğunlaşma mevsimidir. Kulu Rabbinden uzaklaştıran her şeyden el çekerek, rızâ-yı ilâhîyi tahsîlin bereketli fırsatlarından bolca istifâde etme zamanıdır.

Ramazân-ı Şerîf, nefis muhâsebesinin de en feyizli mevsimidir. Bütün bir yıl boyunca mânen kaybettiklerimizi telâfi etmek, hatâ ve kusurlarımızı düzeltmek, ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından daha hayırlı hâle getirmek adına güzel başlangıçlar yapmak için Ramazân-ı Şerîfʼi büyük bir fırsat bilmeliyiz.

Bize bir bardak su ikram edene bile teşekkürü borç biliriz. Rabbimizʼin paha biçilmez bir hazine değerindeki ikramı olan Ramazân-ı Şerîfʼi de yüksek bir şükür hissiyâtıyla karşılamalıyız:

–Namaz, oruç gibi ferdî ibadetlere teksif olmakla,

–Zekât, infak, fitre, Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet ve hizmet gibi ictimâî ibadetlere göstereceğimiz gayretle,

–Kur’ân-ı Kerîm ile kuracağımız yakın ünsiyetle, Ramazân-ı Şerîf’e göstereceğimiz büyük îtinâ; Cenâb-ı Hakk’ın bu müstesnâ lûtfuna karşı, en güzel şükür ifadesidir.

MAĞFİRET MEVSİMİ

Ramazân-ı Şerîf, ilâhî affın âdeta tuğyân ettiği bir mağfiret mevsimidir. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hakîkati ifade sadedinde şöyle buyurmuştur:

“Kim fazîletine inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm, 6)

“Kim, inanarak ve sevâbını Allah’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse, geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvih, 46)

Tabi borçlar ve kul hakları bunun dışındadır. Hak sahipleriyle muhakkak helâlleşmek îcâb eder.

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Cibrîl -aleyhisselâm- bana göründü ve; «Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim.” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Demek ki Ramazân-ı Şerîf’in gece ve gündüzlerini lâyıkıyla ihyâ edebilirsek, ilâhî af vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu müstesnâ hazineye bîgâne kalıp ihmâlkâr davranırsak, ilâhî rahmetten mahrûmiyet tehlikesi mevcut! Yani bu kadar mühim, hassas ve kıymetli bir zaman dilimindeyiz…

TAKVA İKLİMİ

Ramazân-ı Şerîfʼin âdeta alâmet-i fârikası olan oruç ibadeti, mâlum olduğu üzere, imsaktan iftara kadar yeme-içme ve cinsî arzulardan uzak durmaktır. Fakat bu, orucun zâhirî tarafıdır. Orucun makbul kıvamda tutulabilmesi için, onun zâhiriyle beraber kalbî cihetine de son derece îtinâ göstermek gerekir.

Zira oruç, sırf bir açlık veya perhizden ibâret değildir. Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önce gelip geçen ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılınmıştır. Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) buyurarak, oruçtan gâyenin “takvâya ermek” olduğunu beyan etmiştir.

Takvâ ise, Cenâb-ı Hakkʼın rızâ ve muhabbetini kaybetme korkusuyla, Oʼnun râzı olmadığı her türlü hâl ve davranıştan titizlikle sakınma hassasiyetidir.

Nasıl ki huşû üzere kılınan makbul bir namaz, kulu hayâsızlık ve kötülüklerden alıkoyarsa, hakkıyla tutulan bir oruç da günahlara karşı bir siper-i sâikadır, koruyucu bir zırh hükmündedir.

Dolayısıyla namaz ve orucumuzun makbûl olup olmadığını anlamak istiyorsak, yaşayışımızda günahlardan ne kadar uzak durabildiğimize bakmak kâfîdir. Şayet tuttuğumuz oruç, bizde bir takvâ hassâsiyeti meydana getirmiyorsa, vaziyetimizi gözden geçirmeli ve nerede hatâ yaptığımıza bakmalıyız. Orucun zâhirî şartlarına ilâveten, takvâ cihetine de dikkat etmeliyiz ki, tuttuğumuz oruç, Cehennem’e kalkan olan gerçek bir oruç olsun.

Oruç tutmak; dînin hoş görmediği zâhir ve bâtın bütün haramlara karşı nefsin dizginlerini sımsıkı tutmaktır. Bunun için orucu, mideye ilâveten göze, kulağa, dile, kalbe, velhâsıl bütün uzuvlara tutturmak gerekir. Düşünmeliyiz ki, tuttuğumuz oruç;

  • Gözümüzü harama bakmaktan koruyor mu?
  • Kulağımızı yanlış sözler ve sesler dinlemekten muhafaza ediyor mu?
  • Bilhassa dilimizi yalan, gıybet, dedikodu ve boş sözlerden alıkoyuyor mu? Zira bu tip konuşmalara karşı âdeta bir “sükût orucu” da tutmamız gerekir.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, oruçlu iken gıybet eden iki kadın hakkında;

“Bunlar, Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular; haram kıldığı şeylerle de oruçlarını açtılar. Birbirinin yanına oturup, insanların etlerini yemeye (gıybet etmeye) başladılar.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

Demek ki oruçlu iken ağzımıza bir şey girmemesine dikkat ettiğimiz gibi, ağzımızdan yanlış bir kelime çıkmamasına da son derece dikkat etmeliyiz.

NEFİS TEZKİYESİ

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyu­rur:

“Oruç; sadece yemek, içmek vesâireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevaplı oruç ancak; faydasız sözden, boş vakit geçirmek­ten, kötü söylemekten ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şayet biri sana söver yahut sana karşı câhilce bir harekette bulunursa, kendi kendine; «Şüphesiz ki ben oruçluyum!» de; sabret!” (Hâkim, Müstedrek, I, 595)

Sabır ayı olan Ramazân-ı Şerîf’te tutulan oruç, âdeta rûhun giydiği bir ihram gibidir. Nasıl ki ihramda refes, fısk ve cidâl, yani şehevî arzular, fısk u fücûr, münâkaşa, öfke, tartışma, kalp kırma, bir gönle diken batırma yasaksa; bunlar, orucun da ecrini zâyî eden çirkin davranışlardır. Bu bakımdan oruçlu bir mü’minin gönlü de, âdeta ihrâmın rûhâniyetine bürünmelidir.

Unutmayalım ki ham bir nefs, haramlara açılmış bir imtihan penceresidir. Mayasına haram temâyülü konulduğu için, günahlar onu bir mıknatıs gibi çeker. İnsandaki haramlara teşneliğin sebebi budur. İşte bundan dolayı her insan için nefis tezkiyesi elzemdir. Oruç ibadeti de, rûhâniyeti nefsâniyete, takvâyı fücûra gâlip getirmek için, nefse karşı girişilen bir mânevî cihaddır.

ŞÜKRÜ ARTIRMA ZAMANI

Ramazân-ı Şerîf, tuttuğumuz oruçlar vesîlesiyle bir bardak suyun ve bir dilim ekmeğin bile ne büyük nîmetler olduğunu hatırlatmaktadır. Böylece, ihsân ettiği sayısız nîmetleri için Rabbimiz’e ne kadar şükretmemiz gerektiğini telkin etmektedir.

Şükür ise sadece sözle olmaz. Her nîmetin şükrü kendi cinsindendir:

Kulağın şükrü: Dedikodu, gıybet, tecessüs ve nemîme gibi boş ve çirkin sözleri dinlememektir. Bilâkis onu; Kur’ân-ı Kerîm, mânevî sohbetler, güzel nasihatler gibi rûhânî sadâlara tevcih etmektir.

Gözün şükrü: İnsanların ayıplarını görmekten, haramlardan ve şeytânî vitrinlere bakmaktan sakınmaktır. İlâhî kudret, sanat ve azameti hatırlatan rûhânî vitrinleri ibret nazarıyla seyredebilmektir.

Kalbin şükrü: Verdiği nîmetleri dâimâ tefekkür etmek sûretiyle Cenâb-ı Hakk’ı unutmamaktır. Nitekim kalbin mânevî huzuru da buna bağlıdır. Zira âyet-i kerîmede;

“…Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) buyrulmaktadır.

ORUCUN MERHAMET TELKİNİ

Makbul bir oruç, ruhlarda merhamet duygusunu bileyler. Zira belli bir süreliğine de olsa açlık ve âcizliği tattırarak; toplumdaki aç, muhtaç ve bîçârelerin hâlini daha iyi anlamayı temin eder.

Nitekim Mısır’da şiddetli kıtlığın hüküm sürdüğü günlerde Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-’a:

“–Siz, devlet hazinesine hükmeden bir idarecisiniz. Niçin kendinizi aç bırakıyorsunuz?” dediler. O ise şu hikmetli cevabı verdi:

“–Karnım tok olursa açların hâlinden anlayamam diye korkuyorum!”

Bu bakımdan oruç, mazlum ve muhtaç gönüllerden yükselen sessiz feryatların en güzel tercümânıdır. Etrafımızdaki yoksul ve kimsesizlerin bize zimmetli olduğunun telkinidir.

Cenâb-ı Hak, bize en çok “Rahmân ve Rahîm” esmâsını bildiriyor. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de “raûf ve rahîm”, yani çok müşfik ve merhametli. Bir mü’minin de bilhassa ilâhî rahmetin tuğyân ettiği Ramazân-ı Şerîf’te; elinden, dilinden ve gönlünden şefkat ve merhamet tevzî eden bir “rahmet insanı” olması îcâb eder.

Müʼminin gönlü, şefkat ve merhamette öyle yüksek bir ufka ulaşacak ki, sadece yakınlarının değil, bütün mahlûkâtın içinde huzur bulduğu bir rahmet dergâhı hâline gelecek.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına bir gün:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe Cennetʼe giremezsiniz.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz hepimiz merhametliyiz.” dediler.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)

Hak dostlarından Bahâüddin Nakşibend Hazretleri, kendisini ziyarete gelen dostlarına hâl-hatır sorduktan sonra, onlara tavuklarının dahî ahvâlini sorardı. Zira bu ifadelerde; “Allâhʼın sana emanet ettiği o hayvanâta iyi bakıyor musun?” şeklinde bir ihtar da bulunmaktaydı.

Bizler de kapımızdaki kedi-köpeğe, penceremize gelen kuşlara kadar bütün mahlûkâta Yaratan’dan ötürü şefkat ve merhamet tevziinde bulunabiliyor muyuz? Karlı kış günlerinde yiyecek bulamayan, sıcak yaz günlerinde susuz kalan hayvanâtı düşünüp onlara şefkat gösterebiliyor muyuz?..

İşte oruç ibadeti, sadece mideyi aç bırakmak değildir. Mühim olan, vicdâna da oruç tutturabilmektir. Böylece bencillik, hodgâmlık ve nâdanlığı bertaraf edip, diğergâmlık, fedakârlık, rikkat, şefkat ve merhamet duygularını inkişâf ettirmektir. Oruç ne kadar vicdanımızı temizliyorsa, cömertlik ve fedakârlığımızı ne ölçüde artırıyorsa, o kadar Allah indinde makbul olmuş demektir.

CÖMERTLİK VE DİĞERGÂMLIK

İnsanların en cömerdi olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert olur, ikramlarını artırdıkça artırırdı.[1]

Bizler de Efendimiz’e lâyık bir ümmet olabilmek için bilhassa bu mübârek ayda -imkânımız nisbetinde- yoksul ve kimsesizlere sahip çıkmalıyız. Zekât, fitre ve sadakaları, severek ve cân u gönülden vermeliyiz. Verirken de muhtacı minnet altında bırakmamaya îtinâ ederek ve âdeta Allâh’ın kudret eline verir gibi, teşekkür edâsı içinde bulunmalıyız. Böylece, tebessümü unutmuş nice yüzleri sürûra kavuşturmaya gayret göstermeliyiz. Gerçek bayramın, bayram ettirilen mahzun gönüllerden Hak katına yükselen hayır duâlarıyla geleceğini unutmamalıyız.

Mâ­lik bin Di­nar Hazretleriʼnin ri­vâ­ye­tine göre:

Mû­sâ -aleyhisselâm- Ce­nâb-ı Hakk’a bir il­ti­câ­sın­da;

«–Yâ Rabbi! Se­nʼi ne­re­de ara­ya­yım?» de­di.

Al­lah Te­âlâ bu­yur­du ki:

«–Be­nʼi, kal­bi kı­rık­la­rın ya­nın­da ara!»” (Ebû Nu­aym, Hil­ye, II, 364)

Unutmayalım ki bu dünyada fakir zengine muhtaç, âhirette ise zengin fakirin duâsına muhtaç. Hasta sağlama muhtaç, sağlam da hastanın duâsına muhtaç…

Bizler de bu hakîkatler ışığında, memleketimize sığınmış olan Muhâcirlere Ensâr olmaya gayret edelim. Onları ziyaret edip hatırlarını soralım. Ayrıca dünyanın dört bir yanından yükselen imdat çığlıklarına, sessiz feryatlara kulak verelim. Onlara elimizi uzatalım, gönlümüzü açalım.

Günümüzün modern ve medenî denilen dünyasında maalesef, zulümler, istilâlar, vahşetler yaşanıyor: Suriye, Irak, Filistin, Gazze, Mısır, Yemen, Myanmar, Arakan, Doğu Türkistan, Afrika… Hepsi birer mâtem diyârı hâlinde.

İslâm âlimleri, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde zulüm gören, esir olan veya ezilen din kardeşlerine yardım etmeye muktedir olup da yardım etmeyen müslümanların, büyük bir günaha girecekleri hususunda ittifak etmişlerdir.

Unutmayalım ki bugün o mazlum ve mağdur kardeşlerimizin dertleriyle dertlenmek, onlara hem kavlî, hem de fiilî duâlarda bulunmak, din kardeşliği hususunda hepimiz için ilâhî bir imtihandır.

İFTAR VE SAHURLAR

Ramazân-ı Şerîf ve bilhassa oruç ibadeti; aynı zamanda bir zühd ve riyâzat tâlimidir, maldan ve candan fedakârlık eğitimidir. Bugün ise maalesef, Ramazân-ı Şerîf’in rûhuna zıt bir şekilde, lüks, israf, oburluk, gösteriş ve nefsânî ihtirasların arttığı bir zamandayız.

Günümüzde verilen bazı iftarlarda, maalesef maksadının dışına taşan birtakım manzaralar sergileniyor. Lüks mekânlarda, israf ve güç gösterisine dönüşen ziyafetler veriliyor. Fakir-fukarânın değil, sadece hâli-vakti yerinde olanların davet edildiği bu sofraların, hadîs-i şerîflerde fazîletinden bahsedilen iftarlara ne kadar benzediği meçhuldür!

Hâlbuki bir iftar verirken eş-dostun yanında, duâsı alınacak sâlih kimseleri, bilhassa da fakir ve garipleri davet etmeyi de ihmâl etmemek gerekir. Şeyh Sâdî’nin buyurduğu gibi; “Hak dostları, kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş ederler.” düstûrunca; asıl hüner, toplumda ihmâl edilen garip ve kimsesizlere ulaşabilmek, onlara hânesini, sofrasını ve gönlünü açabilmektir.

Nitekim Ramazân-ı Şerîf’in güzel âdetlerinden biri de, iftar verilen ihtiyaç sahibi kimseleri, bir miktar harçlık veya hediye ile uğurlamaktır. Bu güzel âdete, ince bir teşbîh ile “diş kirası” denilmiştir. Maksat, fakir-fukarâyı rencide etmeden zarif bir üslûb ile sevindirmektir.

Öte yandan, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iftar ve sahurlara ayrı bir ehemmiyet verirdi. Zira asr-ı saâdette yahudiler de oruç tutar, iftarı yatsı vaktine kadar geciktirirler ve sahur yapmazlardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir bardak suyla da olsa sahur yapmayı, vakti girince de iftar etmekte acele etmeyi emir buyurdu. Yani ibadette bile gayr-i müslimlere benzemeyi yasakladı. Hayatın her safhasında İslâm şahsiyet ve vakarını titizlikle korumayı tavsiye buyurdu.

Aliya İzzetbegoviç’in güzel bir sözü vardır:

“Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.”

Bugün maalesef İslâm dünyası, hayatın birçok sahasında gayr-i müslimlere özenerek kendi şahsiyet ve karakterine yabancılaşmanın ağır faturasını ödüyor. Bu kimlik buhrânından kurtulmak için, kendi değerlerimizin kıymetini bilip onları ihyâ etmemiz elzemdir.

SEHERLERİ İHYA

Ramazân-ı Şerîf’te kazanılan sahur disiplini, aynı zamanda ömürlük bir seher alışkanlığı kazanma eğitimidir. Nasıl ki Ramazân-ı Şerîf, senenin en kıymetli vakti ise; bir günün en feyizli kısmı da seher vakitleridir. Ramazan’dan sonraki gecelerde de Rabbe husûsî bir yakınlık vesîlesi olan, tevbe ve istiğfârın en makbul olduğu, rûhî tekâmülün zirveleştiği o kıymetli vakitleri; teheccüd, zikir ve duâlarla ihyâ etmeye gayret göstermek gerekir.

Zira Cenâb-ı Hak, biz kullarını bilhassa seherlerde istiğfâra davet ediyor.[2] Mü’min, seherleri ihyâ ederek rûhî bir kuvvet kazanacak ki, gündüz karşılaşacağı nefsânî ve şeytânî tuzaklara karşı daha mukâvemetli olabilsin. Gündüzünü de günahlardan sakınma hassâsiyetiyle geçirecek ki seher vaktinde kalkıp Rabbinin huzûrunda durabilsin. Yani mü’min, Güneş batınca Ay’ın doğması, gece ile gündüzün sürekli vardiya değiştirmesi gibi; geceden gündüze, gündüzden de geceye mânevî bir zindelikle girmeye gayret etmelidir.

KUR’ÂN-I KERÎM İLE HEMHÂL OLMAK

Ramazân-ı Şerîf’in taşıdığı yüce değerin en mühim sebebini, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle îzah buyurmaktadır:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185)

Ramazan ayı ve Kadir gecesinin üstünlüğü, Kur’ân’ın kendisinde nâzil olmaya başlamasındandır. Zira Kur’ân-ı Kerîm azizdir, indiği her yere izzet bahşeder. Bu hakîkate binâen, ârif bir zât şöyle demiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâîl -aleyhisselâm- indirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e indi. O, bütün peygamberlerin seyyidi oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed’e indi. O ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indi. O ay, ayların en hayırlısı oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Kadir Gecesi’nde indi. O gece, bin aydan daha hayırlı oldu.

Eğer Kur’ân-ı Kerîm senin de kalbine ve hayatına inerse, insanların en hayırlılarından olursun!”

Abdullah ibn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- şöyle anlatır:

“…Cebrâil -aleyhisselâm-, Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur, (mukâbeleten/karşılıklı) Kur’ân okurlardı…” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7)

Bizler de Kur’ân-ı Kerîm’in Dünya semâsına indirildiği Ramazân-ı Şerîf’te onunla her zamankinden daha fazla hemhâl olmalıyız. Kulluk hayatımızı Kur’ân ölçüleriyle bir daha gözden geçirmeli, onun yalnızca “mukâbele”siyle yetinmeyip “muâmele”siyle de meşgul olmalıyız.

Zira Fudayl bin Iyaz -rahmetullâhi aleyh-’in şu îkâzı çok mânidardır:

“Kur’ân-ı Kerîm, amel edilsin diye indirildi; fakat insanlar onun sadece okunmasını amel edindiler.”

Demek ki hâl ve davranışlarımıza Kur’ân-ı Kerîm ile istikâmet vermeli, kıyâmete kadar devam edecek o ilâhî mûcizeye muhâtap kılınmaktan ötürü Cenâb-ı Hakk’a medyûn-i şükrân olmalıyız. Bunu da Kur’ân eğitimine maddî-mânevî destek olarak fiilen ispat etmeliyiz.

BİN AYDAN HAYIRLI GECE

Ramazân-ı Şerîf’in en müstesnâ gecesi, fazîlet bakımından bin aydan daha üstün olan “Kadir Gecesi”dir. Bu mübârek gece, Cenâb-ı Hakk’ın Habîb’ine ve O’nun vesîlesiyle ümmet-i Muhammed’e duyduğu muhabbetin büyüklüğüne bir işarettir. Zira diğer peygamberlere ve onların ümmetlerine böyle bir gecenin lûtfedilmiş olduğuna dâir, herhangi bir kayda rastlamıyoruz.

Biz de bu müstesnâ lûtfu sebebiyle Cenâb-ı Hakk’a şükrümüzü artırmalı, o mübârek geceyi ibadet ve tâat ile ihyâ etmeliyiz. Ayrıca, ümmeti olmakla şereflendiğimiz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e minnettarlığımızı da artırmalıyız. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[3] hadîs-i şerîfinin muhtevasına girebilmek için; Efendimiz’le hâl beraberliği, fiil beraberliği, his ve fikir beraberliği içinde olmaya gayret etmeliyiz.

SON RAMAZAN ŞUURUYLA

Ramazân-ı Şerîf, ömür takvimi üzerinde derin bir tefekkür vesîlesidir. Düşünmeliyiz ki;

Geçen Ramazan ayında aramızda olan nice eş-dost ve akraba; bu Ramazan aramızda değiller. Geçen Ramazan, onların son Ramazan’ıydı. Biz de önümüzdeki senenin Ramazan’ında olacak mıyız, meçhul!

Dolayısıyla bu Ramazan’ı son Ramazan’ımız olabileceği şuuruyla, büyük bir teyakkuz içinde değerlendirelim ki, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfuyla ebedî bir bayram huzuruna nâil olalım.

Cenâb-ı Hak, Ramazân-ı Şerîf’i ebedî kurtuluşumuza medâr olacak sâlih amellerle ihyâ edebilmeyi nasîb eylesin. Ramazan rûhâniyeti içinde bir ömür yaşayıp son nefesimizi de ebedî bir bayram sabahı huzuruyla verebilmeyi, cümlemize lûtf u keremiyle ihsan buyursun. Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fedâil 48, 50.

[2] Bkz. Âl-i İmrân, 17.

[3] Buhârî, Edeb, 96.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2019 – Mayıs, Sayı: 399, Sayfa: 032