Ramazan Bayramı Sohbetleri

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin yapmış olduğu Ramazan Bayramı özel sohbetlerini istifadenize sunuyoruz...

2026 Ramazan Bayramı Sohbeti

2025 Ramazan Bayramı Sohbeti

2024 Ramazan Bayramı Sohbeti

2023 Ramazan Bayramı Sohbeti

2022 Ramazan Bayramı Sohbeti

2020 Ramazan Bayramı Sohbeti

RAMAZAN BAYRAMI SOHBETİ

Kıymetli Kardeşlerimiz!

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluş vesîlesi olan bir Ramazân-ı Şerîfi daha hasretle uğurladık. Rabbimiz kabul buyursun inşâallah.

Bayram-ı Şerîfiniz mübârek olsun.

Mevlâmız, hayatımızın bir Ramazân-ı Şerîf hâline gelmesini ve son nefesimizin bir bayram sabahı olmasını lûtf u keremiyle ihsân buyursun…

Ömrümüz var ise, bizleri bir sonraki Ramazân’a sağlık, sıhhat ve âfiyet içerisinde kavuşturmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz ediyoruz.

Rabbimiz bu günler hürmetine, Gazzeli din kardeşlerimizi selâmete çıkarsın. İnsanlıktan zerre nasibi olmayan o zâlim siyonistlerin ellerini, din kardeşlerimizin üzerinden çeksin inşâallah.

Ramazân-ı Şerîf, bir takvâ mektebi; bayram da onun mânevî bir şehâdetnâmesidir.

Tabii bu şehâdetnâme, herkesin Ramazan’daki durumuna göre…

Ramazan’da midesine oruç tutturmanın yanında;

–Gözüne, kulağına, diline ve gönlüne oruç tutturabilenler ve din kardeşliğini yaşayanlar için, bugün bayram…

Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân ve Sünnet muhtevâsında yaşanan bir Ramazan için şu müjdeleri haber veriyor:

“Kim, fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Siyam 203, Müsâfirîn, 175)

“Kim Ramazan’ın fazîletine inanarak ve sevâbını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Müsâfirîn, 173, 174)

“Fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Kadir Gecesi’ni değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 25, Savm 6, Terâvih l, Leyletü’l-Kadr 1)

Fakat;

İlâhî rahmet ve mağfiretin tuğyan ettiği Ramazân-ı Şerîf’i, diğer ay ve günlerden farklı görmeyen gafiller için ise bu günler, sadece ferdî ve nefsânî birer tatil günleri.

Rabbimiz, bu hâle düşmekten cümlemizi muhâfaza buyursun inşâallah.

Rabbimiz bayramı, senenin herhangi bir gününde vermiyor. Üç aylık bir takvâ mektebinin ardından ihsân buyuruyor.

Dolayısıyla;

Bayramı da ciddî bir kulluk şuuruyla ihyâ etmemiz gerekiyor.

Çünkü;

Bayram gün ve gecelerinde yapılan;

–Hamd, şükür, zikir, tekbîr ile

–Bütün ferdî ve ictimâî kulluk tezâhürlerine, Rabbimiz’in müstesnâ mükâfatları var.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerini, sevâbını Allah’tan umarak ibadetle ihyâ edenlerin kalbi, -bütün kalplerin öldüğü günde- ölmeyecektir.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 68/1782)

BAYRAM NEDİR?

Bayram, üç aylarda idrâk edilen takvâ mektebinden lâyıkıyla geçebilenlere bir mükâfat, bir tebriknâmedir.

Cenâb-ı Hakk’ın affına, mağfiretine, rızâ ve muhabbetine nâiliyet ümidinin sevincidir bayram.

Bayram, asla ferdî ve nefsânî bir tatil günü değildir. Bilâkis, ictimâî ibadet günleridir.

Tek başına bir bayram namazı kılamayız. Kendi kendimizi tebrik edemeyiz. Yani bayram, ferdin değil, umûmun sevincidir. Başkalarını sevindirmekle sevinmektir. İkram ve ihsân etmenin mânevî hazzıyla rûhu doyurmaktır.

Bu sevinç günlerinin hakîkatine ermek ise bilhassa muhtaçların ve gariplerin gönüllerini hoşnud etmekle mümkündür.

Zira gerçek bayram saâdeti­nin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir.

Mûsâ -aleyhisselâm- soruyor:

“‒Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım?”

Cenâb-ı Hak da şöyle buyuruyor:

“‒Ben’i kalbi kırıkların yanında ara!”

Unutmayalım ki merhamet ede­ne merhamet edilir. Hak rızâsı için sevindireni, Hak Teâlâ sevindirir.

Bayramlar, belli bir kesimin şımarıkça yaşadığı, israf çılgınlıkları ile dolu bir eğlence, zevk u safâ ve rehâvete dalma günleri değildir!

Bilâkis bayramlar;

  • Sıla-i rahimde bulunmak,
  • Geçmişlerin ruhlarını hayırlarla şâd etmek,
  • Dargınlık ve kırgınlıkları ortadan kaldırmak,
  • Dostluk ve kardeşliği artırmak,
  • Muhtaçların, gariplerin, kimsesizlerin yüzlerini güldürerek onların da gönüllerine bayram huzurunu tattırmak gibi ictimâî ibadetlerin îfâ edildiği, müşterek sevinç günleridir.

Bayram, bir gönül alma seferberliğidir.

Hazret-i Mevlânâ şöyle buyuruyor:

“Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve o derde derman olmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakîkleşip rûhun incelsin…”

“…Sen onları yüzlerinden tanırsın…” (el-Bakara, 273)

Muhtâcı sevindirmek, bir mü’minin alâmet-i fârikasıdır.

Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyruluyor:

 “Allah Teâlâ kıyâmet günü;

«–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, Ben’i ziya­ret etmedin.» buyurur.

Âdemoğlu:

«–Sen âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl ziyaret edebilirdim?» der.

Allah Teâlâ:

«–Falan kulum hastalandı, ziyaretine git­me­din. Onu ziyaret etseydin, Ben’i onun yanın­da bulurdun. Bunu bilmiyor musun?» buyurur. (Allah Teâlâ yine:)

«–Ey Âdemoğlu, Ben’i doyurmanı istedim, doyurmadın.» buyurur.

Âdemoğlu:

«–Sen âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl doyurabilirdim?» der.

Allah Teâlâ:

«–Falan kulum senden yiyecek istedi, verme­din. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini Ben’im katımda mutlaka bulacaktın. Bunu bilmez misin?» buyurur.

“Hayır! Doğrusu siz yetîme ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram-helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.” (el-Fecr, 17-20)

(Yine Cenâb-ı Hak:)

«–Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, verme­din.» buyurur.

Âdemoğlu:

«–Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben Sana nasıl su verebilirdim?» der.

Allah Teâlâ:

«–Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâ­bını katımda bulurdun, bunu bilmez misin?» buyurur.” (Müslim, Birr, 43)

Dolayısıyla gerçek bayram;

Garip, kimsesiz, aç, susuz, hasta ve bîçâreleri sevindirerek onların gönüllerinden yükselen hayır duâlarıyla “En Yüce Dost”un huzûruna çıkabilmek ve

“Dost ile bayram kılabilmek”tir.

Bayramın hakikî mâhiyetini Behlül Dânâ Hazretleri şöyle izah ediyor:

“Bayram, güzel ve yeni elbiseler giyenler için değil, ilâhî azaptan emîn olup ebedî hüsrandan kurtuluşa erenler içindir.

Yine bayram, güzel güzel binitlere binenler için de değil, hatâ ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir...”

Bir adam, bayram günü Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın yanına gider. Hazret-i Ali’nin kuru ekmek yediğini görür.

Ona:

“–Bugün bayram olduğu hâlde, sen kuru ekmek mi yiyorsun!?” diye hayretle sorar.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şu ibretli cevâbı verir:

“–Bayram o kimse içindir ki;

–Orucu makbul olmuş,

–Gayretleri takdir görmüş,

–Günahları da bağışlanmıştır.

Bugün bize bayramdır, yarın bize bayramdır, Allâh’a âsi olmadığımız her gün bize bayramdır.”

Velhâsıl esas bayram, lezzetli yemekler yiyip güzel elbiseler giymek değil, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu bir kullukta bulunabilmektir.

Hak âşıkları ve ârif kullar nazarında esas bayram;

–Selîm bir kalp,

–Müsterih bir vicdan ve

–Yüz aklığıyla Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna varıldığında tadılacak olan bayramdır.

Dünyada Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği Ramazan ve Kurban Bayramlarımız var.

Lâkin ömrünü şeriat ölçüleriyle tanzim ve ihyâ eden sâlih ve sâliha kullara, esas hayat olan âhirette ebedî bayramlar var:

UHREVÎ BAYRAMLAR

1) Ramazan rûhâniyetiyle yaşanan bir hayatın neticesinde, îman selâmetiyle verilen bir son nefes bayramı var.

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde ittikâ edin (korkun) ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوۤا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a (Allâh’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

2) Îman edip istikâmet üzere yaşayanlara;

Son nefeste, kabirde ve kıyamette meleklerin getireceği müjdeye mazhar olma bayramı var.

Rabbimiz; sâdık ve hâlis kullarına, son nefeslerinde ve kıyâmetin zorlu geçitlerinde nasıl yardım edeceğini şöyle beyan buyuruyor:

“Şüphesiz; «Rabbimiz Allah’tır.» deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara;

«Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30)

Diğer bir âyet-i kerîmede de bu müjdeye kavuşacak olanlar şöyle bildiriliyor:

اَلَاۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 62)

Demek ki, bu hakikî bayrama erişebilmek için, Allâh’a dost olabilmek yolunda mesafe kat edebilmek şart...

3) Kabrin Cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu müşâhede bayramı var.

Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

4) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şefaatine nâiliyet bayramı var.

Rabbimiz, Efendimiz’e üç makbul duâ hakkı verdi. 

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“…Bunun üzerine ben:

«Allâh’ım! Ümmetimi mağfiret eyle! Allâh’ım! Ümmetimi mağfiret eyle!» diye duâ ettim.

Üçüncü isteğimi de bütün mahlûkâtın, hattâ İbrahim -aleyhisselâm-’ın bile bana muhtaç olacağı ve benden şefaat dileyeceği güne bıraktım.” (Müslim, Müsâfirîn, 273)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her fırsatta sâlih amellere gayret etmeyi emretmiştir. En yakınlarına dahî şu îkazda bulunuyor:

“Ey Rasûlullah Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey Safiyye!

Allah katında makbûl ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa, bana güvenmeyi­niz.)

Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa’d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)

5) Amel defterini sağından alma bayramı var.

Zira mahşer yerinde her kula şöyle denilir:

اِقْرَاْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يبًاۜ

“Kitâbını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14)

Amel defterini sağ tarafından alan, yani kurtuluşa erebilenler, bir bayram sevinci yaşayacaklar.

Rabbimiz bu manzarayı bizlere şöyle naklediyor:

“Kitabı sağ tarafından verilen (öyle bir sevinecek ki);

«Alın, kitâbımı okuyun! Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.» diyecek.” (el-Hâkka, 19-20)

6) Sırat köprüsünü geçerek Cehennem’den âzâd olma bayramı var.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Kıyâmet günü rasûllerin sözü:

اَللّٰهُمَّ سَلِّمْ سَلِّمْ

«Allâh’ım, selâmet ver, selâmet ver!» olacaktır.” (Buhârî, Ezân, 129)

“Sırat köprüsünde mü’minlerin şiârı:

«Yâ Rabbî, selâmet ver, selâmet ver!» duâsıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 9/2432)

7) Sonsuz merhamet sahibi Rabbin selâmına mazhar olarak Cennet’e dâvet edilme bayramı var.

–Âyet-i kerîmede:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ

“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58) buyruluyor.

8) Ve en büyük bayram olan; Cenâb-ı Hakk’ın ebedî rızâsına nâil olmuş hâlde Cemâlullâh’ı temâşâ bayramı var.

Cennet; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir hayalin erişemediği eşsiz güzellikte nimetlerle dolu. Fakat bütün bu nimetlerin de zirvesi; Rabbimiz’in Cemâlini temâşâ...

Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rab’lerine bakacaklardır (O’nu göreceklerdir).” (el-Kıyâme, 22-23)

Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Dolunaya bakarak şunları söyledi:

“–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, Rabbiniz’i de öyle rahatça göreceksiniz.

Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz.”

Ardından da şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbîh et ki, Rabbinin rızâsına eresin.” (Tâhâ, 130) (Buhârî, Mevâkît 16, 26, Tefsîr 50/1, Tevhîd 24; Müslim, Mesâcid 211)

Bu uhrevî bayramlara nâil olabilmek için, ömür sermâyesini Rabbimiz’in râzı ve hoşnud olacağı amellerle doldurmaya gayret etmemiz lâzım.

Seheri, sahuru, orucu, zekât, sadaka ve infâklarıyla idrâk ettiğimiz Ramazân-ı Şerîf de bunun bir tâlimi idi.

ŞİMDİ MUHAFAZA ZAMANI

Cenâb-ı Hak; biz kullarına olan sonsuz merhametinden dolayı, ömrümüz boyunca nice Ramazân-ı Şerîfler, Kadir Geceleri, mübârek zamanlar ikrâm ediyor.

Lâkin bu ikramların kabulü ve bir âhiret sermâyesi olması için bir şart var:

Muhafaza edilmesi...

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şu îkazda bulunuyor:

“Yaptığınız sâlih amellere gösterdiğiniz ehemmiyetten daha fazlasını, onun kabulüne ve korunmasına gösteriniz.”

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:

“Onlar; yaptıkları her iyiliği ve işledikleri her ameli, kalpleri her an Rab’lerine dönüyor olmanın haşyetiyle ürpererek yaparlar.

İşte onlardır hayırlı işlerde koşuşarak yarışanlar ve onlardır bu işlerde hep önde gidenler!” (el-Mü’minûn, 60-61)

Bu meâldeki âyetler nâzil olduğunda Hazret-i Âişe Vâlidemiz, Efendimiz’e sordu:

“–Âyette zikredilenler (kalpleri ürperenler), zinâ, hırsızlık ve içki gibi haramları işleyenler midir?”

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“–Hayır ey Sıddîk’ın kızı!

Âyette anlatılmak istenenler; namaz kıldığı, oruç tuttuğu ve sadaka verdiği hâlde, bu ibadetlerinin kabul olup olmadığının endişesiyle korkanlardır.” (Tirmizî, Tefsîr, 23/3175; İbn-i Mâce, Zühd, 20)

Muallâ bin Fadl -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyuruyor:

“Selef-i sâlihîn; Cenâb-ı Hakk’a, altı ay kendilerini Ramazân’a ulaştırması için duâ ederlerdi.

Geri kalan altı ayda da idrâk ettikleri Ramazan’ı kabul buyurması için duâ ederlerdi.” (Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 354)

Hamd ü senâlar olsun ki, bu sene de Ramazân-ı şerîfi idrâk ettik.

İnşâallah;

  • Oruçlarımızı, takvâya erişme gâyesine muvâfık bir kıvamda edâ etmeye çalıştık.
  • Gecelerimizi ve bilhassa Kadir Gecesi’ni ihyâ etmeye gayret gösterdik.
  • Fitre ve zekâtlarımızı verdik, hayır-hasenatta bulunduk, fakir-fukarâya ulaşmaya çalıştık.
  • Kur’ân-ı Kerîm’i okumak, anlamak ve hayatımıza nakşetmek için gayretimizi artırdık. Hatimler indirdik...

Rabbimiz kabul buyursun.

Âdeta; Rabbimiz’in ikrâmı ile, gönül bahçemizde bir gül fidesi yetişti. Şimdi bu fideyi muhafaza etmek vazifesiyle baş başayız. O fideye su vermeye, onu zararlılara karşı korumaya devam etmezsek, -Allah korusun- kurur gider.

Buna mukabil onu muhafaza edersek; o gül daha da inkişâf eder, yeni goncalar verir. Yani ibadetlerimizden lezzet almaya devam ederiz. Ramazân-ı Şerîf’i bütün seneye yaymaya muvaffak oluruz.

Zira bir hadîs-i şerîfte;

“Eğer kullar, Ramazân’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi...” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

KULLUKTA GEVŞEMEYELİM DÂİMÂ HAYIRDA YARIŞALIM

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hayırda yarışmayı teşvik eder ve ashâbına sık sık;

“Bugün Allah için bir yetim başı okşadınız mı?

Bir hasta ziyaretine gittiniz mi?

Bir cenâze teşyîinde bulundunuz mu?” diye sorardı. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Rabbimiz de bizlere hayırda koşmamızı emir buyuruyor:

“Bir (hayırlı) işi bitirince, hemen başka bir (hayırlı) işe giriş! Hep Rabbine yönel!” (el-İnşirâh, 7-8)

Mü’min nefsini dâimâ hayırlarla meşgul edecek. Şeytana fırsat vermeyecek.

İmam Şâfiî Hazretleri buyurur:

“Kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgâl eder.”

Mesela Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, yetimlerin keçilerini sağardı. Halîfe Ömer -radıyallâhu anh-, Medine sokaklarında sırtında fukarâya erzak taşırdı. Onların geceleri evrâd ile, gündüzleri vazifeyle doluydu. Fakat en küçük boşlukları da fazîletlerle doldururlardı.

Bu sebeple;

Ramazan’da elde edilen seviyeyi muhafaza için her günümüzü sâlih amellerle tezyin etmeye gayret gösterelim inşâallah.

ÖMRÜ RAMAZAN KILMAYA GAYRET EDELİM

Unutmayalım ki müslümanlık, Ramazan’a mahsus ve muayyen günlere ait bir merâsim değil, son nefese kadar yaşanacak bir takvâ hayatıdır.

Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı her an tecellî hâlindedir.

Mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını talep hâlinde olmaktır.

Dolayısıyla Ramazân-ı Şerîf gibi mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde imkân varken ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.

Bu sebeple;

Ramazan ayında kazandığımız mânevî kıymetleri Ramazanʼdan sonra da kaybetmeyelim:

Sıhhat ve şartlarımız elverdiği takdirde, kamerî ayların on üç, on dört, on beşinci günleriyle, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya gayret edelim.

Böylece orucun gönül feyzinden gücümüz nisbetinde istifadeye devam edelim.

Orucun sabrını, riyâzatını bütün zamanlara taşımaya gayret edelim.

Böyle yapabilirsek, nefsimizi oburluktan, israftan, ihtirastan, öfkeden, kötülüklerden koruyabiliriz. Ramazan’ın riyâzat hâlini devam ettirmiş oluruz.

Muhterem Pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Evlâdım, mutlakâ riyâzat hâlinde (iktisâda riâyet ederek) yaşayın ve Allâh’ın verdiklerini, yine Allah için infâk edin!

Riyâzat hâliniz sadece üç aylara ve Ramazan’a mahsus olmasın! Onu, hayatınızın her safhasına yayın ve ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk edin!

Şunu iyi bilin ki, Dolmabahçe veya Topkapı Sarayı’nda bile yaşasanız, yine riyâzatla yaşamaya (israf ve cimrilikten sakınmaya) mecbursunuz. Onun için malı da mülkü de ancak kalbinizin dışında taşıyın.

Eğer ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk etmezseniz, Allâh’ın verdiği nîmetlere karşı nankörlük etmiş olursunuz.

Unutmayın ki, infâk edilmeyen nîmetler, ziyan edilmiş demektir. Çöp tenekesine düşen pırlantalar ne hazindir. Ziyan edilen nîmetler de hesâbı çok ağır birer âhiret vebâlidir.”

Ramazan, kulu Allah’tan uzaklaştıran bütün günahlara karşı sabır ayı idi.

Sabır, müʼmin için her zaman ve her hususta gerekli:

–İbadette devamlılık için sabır…

–Seherlere devamda sabır…

–Nefsânî arzulara karşı sabır…

–Belâ ve musîbetlere karşı; gönüldeki hamd, şükür ve rızâ hâlini zedelememek için sabır…

–Varlıkta, nefsânî arzulara temâyülün arttığı bol imkânlar içinde; gaflete dalmamak ve ayağın kaymaması için sabır… Yani zenginlikte şımarmamak için sabır…

Nitekim Süleyman -aleyhisselâm- gelmiş ve gelecek bütün insanlardan daha zengin kılınmıştı. Fakat hiçbir zaman bu zenginlikle mağrur olmadı.

Dünya nîmetlerinin kalbini işgâl etmesine aslâ müsâade etmedi. Dâimâ nîmetlerin asıl sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Kullara da infak hâlinde bulundu.

Bu güzel hâli dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’ın; “نِعْمَ اْلعَبْدُ  ” “ne güzel kul” (Bkz. Sâd, 30.) iltifatına mazhar oldu. Fakat yine de ağır imtihanlar gördü. Mesela tahtının üzerinde bir ceset gibi bırakıldı.

–Yoklukta, fakirliğin küfre yaklaştığı hengâmda îtikâdı sarsmamak, haram yollara tevessül etmemek, şikâyeti unutmak için sabır…

Eyyûb -aleyhisselâm- da yokluk ve hastalıklarla imtihan edildi. Fakat hiçbir zaman hâlinden şikâyetçi olmadı. Dâimâ rızâ ve teslîmiyet gösterdi. Bunun neticesinde o da Cenâb-ı Hakk’ın; “نِعْمَ اْلعَبْدُ  ” “ne güzel kul” (Bkz. Sâd, 44.) iltifâtına nâil oldu.

Rabbimiz; “…Sabredenleri müjdele!” buyuruyor. (el-Bakara, 155)

Ramazan orucunu tutarken gösterdiğimiz “helâl gıdâdan dahî sakınma ve riyazat hâlinde yaşama” hassâsiyetini, sâir zamanlarda bütün haram, mekruh ve şüphelilere karşı gösterebilirsek, Ramazan şuuru bizde devam etmiş olur.

Nasıl ki oruçluyken yeme-içmeden kendimizi men ettiysek, Ramazanʼdan sonra da bütün haramlara, günahlara karşı rûhen oruçlu olmalıyız.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler.

Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur.

Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

Ağzımıza giren lokmalara ve ağzımızdan çıkan her kelimeye dikkat etmeliyiz.

Dilimizi; bilhassa yalan, dedikodu, gıybet ve mâlâyânî sözlerden alıkoymalıyız.

Yine oruçluyken ağzımızı gıdalara kapattığımız gibi, gönlümüzü de her zaman nifak, riyâ, ucub, gurur, kibir, şükürsüzlük, haset ve ihtiraslara kapalı tutmalıyız.

Gözümüzü haramlara, Allâhʼın yasak kıldığı görüntülere kapatmalıyız. Yanlış vitrinlerden korumalıyız. Yine beraberinde bulunduğumuz kimsenin hâline de dikkat etmeliyiz.

Kulağımızı, Kurʼân ve Sünnetʼin hoş görmediği bütün çirkin seslere ve boş sözlere kapalı tutmalıyız.

Sahurlardaki uyanıklığı, bütün seherlere yayabilirsek, yani teheccüd, zikrullah, duâ ve istiğfarla müzeyyen bir seher alışkanlığı kazanabilirsek, Ramazanʼın gönül feyzini korumuş oluruz.

Zira her gece, değerlendirmesini bilene Cenâb-ı Hakk’a husûsî bir yakınlık vesilesidir.

İlâhî rahmet, dâimâ tecellî hâlinde. Mühim olan, her an o rahmete ulaştıracak vesîlelerin arayışı içinde bulunabilmektir.

Terâvihlerdeki câmiye koşma azmini, sene boyunca cemaate devam aşkına dönüştürebilirsek, Ramazân-ı Şerîfʼin mânâ iklimini gönlümüzde her dâim tâze tutmuş oluruz.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cemaatle namaz kılmaya nasıl ehemmiyet gösterdiğinin bir misalini şöyle naklediyor:

“Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastalığı şiddetlendiğinde:

«–Ashâbım namaz kıldı mı?» diye sordu.

«–Hayır yâ Rasûlâllah, Siz’i bekliyorlar.» dedik.

«–Öyleyse benim için su hazırlayınız!» buyurdu. Su koyduk, yıkandı. Kalkmaya davranırken bayıldı. Bir müddet sonra ayıldı. Yine:

«–Ashâbım namaz kıldı mı?» diye sordu.

«–Hayır yâ Rasûlâllah, Siz’i bekliyorlar.» dedik.

«–Öyleyse benim için su hazırlayınız!» dedi. Su koyduk, yıkandı. Kalkmaya davranırken bayıldı. Bir müddet sonra ayıldı.

Bu durum birkaç defa tekrar etti. O esnâda insanlar, mescidde Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yatsı namazına bekliyorlardı. Bunun üzerine Allah Rasûlü, namaz kıldırması için Hazret-i Ebû Bekir’e haber gönderdi.” (Buhârî, Ezân, 51)

Ramazanʼda mukâbeleler okuyup Kurʼân-ı Kerîm ile ünsiyetimizi artırdığımız gibi, sonraki aylarda da Kurʼân ikliminde yaşamaya devam edersek, Ramazanʼın mânâ ve mâhiyetini gönlümüzde devam ettirmiş oluruz.

Sadaka ve infaklar, hayat boyu Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olabilmek için her dâim açık bir kapıdır.

–Ramazan’daki zekât, fitre ve sâir infakları îfâ edebilme heyecanını diğer aylarda da sergileyebilirsek,

–Cimrilik ve hodgâmlıktan sakınıp Allah yolunda cömertçe hizmet ve fedakârlıklarda bulunabilirsek,

–Fakir-fukarâyı unutmayıp bilâkis onları kendimize zimmetli olarak görebilir ve onlara şefkat ve merhametimizi artırabilirsek -zira fukarâ 4 mevsimde de var-; Ramazanʼın rahmet iklimini devam ettirmiş oluruz.

Günahlardan uzak durup, nefs ve şeytanın desiselerine karşı dâimâ teyakkuz hâlinde bulunabilirsek, Ramazan’daki kalbî rikkatimizi kaybetmemiş oluruz.

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni tahrik edecek olursa hemen Allâh’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Fussilet, 36)

Hakkʼa kulluk, âdeta mevsimlik bir işçi gibi belli zamanlara has bir vazife değildir. Bilâkis ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcudur.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَق۪ينُ

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (el-Hicr, 99)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyuruyorlar:

“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218)

Dolayısıyla;

Ramazan terbiyesiyle kazandığımız mânevî kıymetleri Ramazanʼdan sonra da kaybetmeyelim.

Müfessir Fahreddin er-Râzî, sadece Ramazan’da değil, her hâlükârda yüksek bir kulluk vecdi içinde bulunmanın lüzûmunu şöyle izah ediyor:

“Hak Teâlâ, rızâsının hangi ibadette olduğunu gizlemiştir ki bütün ibadetlere rağbet edilsin.

Gazabının hangi isyanda olduğunu gizlemiştir ki bütün günahlardan kaçınılsın.

İnsanlar arasında dostlarını gizlemiştir ki bütün insanlara hürmet gösterilsin.

Duâlar arasında kabul ettiği duâyı gizlemiştir ki bütün duâlara îtibâr edilsin.

İsimleri arasında ism-i âzamını gizlemiştir ki bütün isimlerine tâzîm edilsin…”

Dolayısıyla takvâ üzere bir kulluğu Ramazan’dan sonra da, hayatın her ânında yaşamamız lâzım ki son nefese bir hazırlık olsun.

Son nefesi îmanla verebilmek hususunda bir garantimiz yok!

Bu yüzden vazifemiz; ölüm gelene kadar Rabbimiz’e sadâkatle kullukta bulunmaktır.

Ramazân-ı Şerîf’imizin kabûlünün delili, Ramazan’dan sonraki hâlimizin, öncekinden daha iyi olmasıdır…

Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân g buyurur:

“Ramazân-ı Şerîf, zikirle uyanık olarak geçirilirse, senenin kalan kısmında da bu güzel hâl devam eder.

Eğer bu ayda bir kusur ve gevşeklik olursa, bunun izi bütün sene boyunca görülür.”

Bizler de önümüzdeki günlerdeki hâlimize dikkat edelim;

Bir iyiliği veya sâlih bir ameli başka bir sâlih amel mi takip ediyor?

Yoksa iyiliklerimizi mâsiyetler mi takip ediyor?

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“İbadetin kabul ediliş alâmeti, o ibadetten sonra hemen başka ibadete girişmek, birbiri ardınca durmadan hayırlara koşmaktır.”

Bir amelin kabul edilmediğinin alâmeti ise, onu mâsıyetlerin, yani yanlış işlerin takip etmesidir. Bundan daha kötüsü ise, bir iyilikten sonra işlenen kötülüğün, o iyiliği silip götürmesidir.

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın...” (el-Bakara, 264)

Unutulmamalıdır ki;

Amellerde asıl olan sonlarıdır, samimiyet ve ihlâs itibarıyla nasıl neticelendirildikleridir.

İbadetlerle geçirilen bir Ramazan’dan sonra tekrar yanlışlara, günahlara, gevşekliğe dûçâr olmak, doldurulan çuvalın ağzını bağlamadan terk etmeye benzer. Biriktirilen, kazanılan ne varsa dökülür, elde sadece hüsran kalır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İpliğini kuvvetlice büktükten sonra çözen kadın gibi olmayınız.” (en-Nahl, 92)

Bu kadının adı Rayta binti Sa’d idi. Gün boyu ip büker, sonra da onu bozardı. Dolayısıyla bütün vaktini boşa harcardı. Bu sebeple darb-ı mesele mevzu olmuştur. Akıllı kimse bu hâle düşmemelidir.

Bayramdan sonra da Ramazan’ın rûhâniyetini muhafaza ederek bir dahaki Ramazan’a aynı gönül feyziyle ulaşabilmek îcâb eder.

Bu şekilde bütün bir ömrü, Ramazan rûhâniyeti içinde geçirmek gerekir.

Rabbimiz’e hamdolsun ki bu senenin Ramazân-ı Şerîfʼine kavuşturdu. Lâkin gelecek senenin Ramazanʼına da erebilecek miyiz, meçhul

Zira geçen Ramazan’da aramızda olup da bu Ramazan’da olmayan nice kardeşlerimiz var.

Bu sebeple;

Ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından daha hayırlı kılabilmek için, hiçbir sâlih ameli ve hayır-hasenâtı ertelemeyelim.

Zira hayat senedinin vâdesi meçhul. Ömrümüz ne kadar, takvimimizde kaç yaprak kaldı, bilmiyoruz. Ömür nîmeti bir defaya mahsus; ne tekrarı var, ne de telâfisi…

Bir hadîs-i şerîfte, Hazret-i İbrahim’e indirilen on suhuf’tan şunlar nakledilmektedir:

“Akıl sahibinin belli saatleri olmalıdır:

–Vaktinin bir kısmını, Rabbine duâ ve münâcâta,

–Bir kısmını, Yüce Allâh’ın sanat ve kudretini tefekküre,

–Bir kısmını, geçmişte işlediklerini muhâsebe etmeye ve gelecekte yapacaklarını plânlamaya,

–Bir kısmını da, helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)

KENDİMİZİ MUHÂSEBE EDELİM

Bu Ramazân-ı Şerîf ve Bayram bizleri hangi kötü hasletlerden uzaklaştırdı?

Ÿ Enâniyet, Haksızlık, Dedikodu, Gurur, Kibir, Merhamet ve şefkat yoksulluğu, Fitne, Gıybet, Yalan, İhtiras, Haset, Pintilik, İftira, Edep noksanlığı…)

Diğer taraftan hangi güzel hasletlerle bizleri tezyin etti?

Ÿ Merhamet, Şefkat, Hizmet, Tevâzû, es-Sâdık el-Emîn olmak,Ÿ İnfâk, Nezâket, Zerâfet, Cömertlik, Affedicilik, Vakar, Tevâzû, İncelik, Sabır, Edeb, Hayâ, Ümmetin derdiyle dertlenmek…

Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâk-ı hamîde­sine ne kadar yaklaştırdı?

Pâkistan’ın mânevî mîmârı Muhammed İkbâl, bir gün Medîne’den dönen hacıları ziyaret eder. Sohbette kendilerine şöyle sorar:

“Medîne-i Münevvere’yi ziyaret ettiniz!.. Uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz?

Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbihler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek.

Medîne-i Münevvere’nin hiç solmayan, gönüllere hayat veren rûhânî hediyelerini getirdiniz mi?

Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebû Bekir’in sıdkı ve teslîmiyeti; Hazret-i Ömer’in adâleti; Hazret-i Osman’ın îmânı, hayâsı ve cömertliği; Hazret-i Ali’nin heyecan ve cihâdı var mı?

Bugün binbir ıztırap içinde kıvranan İslâm dünyasına gönlünüzden bir Asr-ı Saâdet heyecanı verebilecek misiniz?”

ÖLÇÜMÜZ, ASR-I SAÂDET OLACAK

Rabbimiz bizlere, rızâsını elde edebilmemiz için sahâbe efendilerimizi örnek gösteriyor.

Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.

Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)

Her medeniyet, kendi insan tipini meydana getirir. Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği insan tipi de asr-ı saâdet insanıdır.

«–Ben bu topluma göre gayet iyiyim!» ifadesi, boş bir lâkırdı.

Şöyle demek lazım:

«–Acaba asr-ı saâdet insanına göre ben nasılım?»

Bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

“Allâh mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

Sahâbî ne yaptı?

  1. Mekke’de îmânı uğruna canını ve malını tehlikeye atmaktan çekinmedi.

(En ağır zulümlere karşı dahî îmânından tâviz vermedi. Îmânını korudu)

  1. Medîne’de dinini yaşamak için bütün fedakârlığa katlandı.

(Büyük bir aşk ve vecd içerisinde emirleri yerine getirdi. Cihad etti.)

Bir taraftan Yahudiler, bir taraftan Mekkeli müşrikler ve bir taraftan münafıkların, yani üç ateşin arasındaydı sahâbî.

Cenâb-ı Hak’tan inen her emre ise سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا  deyip severek bir tatbikat hâlinde oldular.

  1. Cenâb-ı Hak ile olan dostluğun teşekkürü olarak da yeryüzünde Allâh’ın şahidi olarak dünyaya yayıldı. Semerkant’a, Çin’e, Kayrevan’a gittiler. İstanbul’a geldiler.

Böylece canlarını ve mallarını Hakk’a yaklaşmanın sermayesi yaptılar.

İslâm, teslîmiyettir. Ön kabuldür. İlâhî talimatlara gönülden bağlanıp îfâ etmektir.

İşine gelen kısımlarını alıp, diğerlerini görmezden gelerek yaşanan bir din, Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceği bir Müslümanlık olmaz!

 Müslümanlık bir şahsiyettir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَاۤ اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

(İnsanları Kurʼân ile) Allâhʼa çağıran (yaşayacak ve yaşatacak), amel-i sâlih işleyen (dâimâ Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’si üzere hareket eden, O’nun izinden giden) ve «Ben Müslümanlardanım.» diyenden (yani dâimâ İslâm şahsiyet ve karakterini tevzî edenden) kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilet, 33)

Demek ki bir Müslüman, İslâm’ı yaşayacak ve yaşatacak.

Müteâkip âyet-i kerîmede de güzel ahlâkın zirvesi emrediliyor:

“İyi­likle kö­tü­lük bir olmaz. Sen kö­tü­lü­ğü en gü­zel bir tarz­da ön­le­me­ye ça­lış. O za­man (gö­re­cek­sin ki), se­nin­le ara­sın­da düş­man­lık bu­lu­nan kim­se, san­ki can­dan ve sı­cak bir dost olu­ver­miş­tir.” (el-Fus­si­let, 34)

ZÂHİRÎ HARAMLARA DİKKAT

Günümüzde üzülerek müşâhede ediyoruz ki;

Dînî hayatta zâhirî haramlardan uzak durmaya dikkat edilirken, bâtınî haramlardan kaçınmaya ihtimam gösterilmeyebiliyor.

Meselâ;

Bir müslüman, ömrü boyunca ağzına hınzır eti koymuyor. Ondan tiksiniyor.

Hattâ paketli gıdâ maddelerinden güvenmediği mamulleri almıyor, evine sokmuyor. Çok güzel. Böyle bir hassâsiyet ve şuur, îmânın ve takvânın gereği...

Fakat aynı kişi;

Dilini yalandan, gıybetten ve nemîmeden muhafaza etmiyor.

Hâlbuki bu bâtınî haramlar da en az hınzır eti kadar iğrenç ve tiksindirici.

Rabbimiz şöyle buyuruyor;

“Sizden biri kardeşinin ölü etini yemek ister mi? Nefret ettiniz değil mi?” (Bkz. el-Hucurât, 12)

Hattâ hınzır eti yemenin, başkasına doğrudan bir zararı yok, ferdî bir günah.

Lâkin yalanın, gıybetin, dedikodunun ve benzeri günahların kıyâmete kalan bir de kul hakkı tarafı var. Toplumu ifsâd etmesi var. Kardeşliğe zehir saçması var.

Hınzır etinden elbette tiksineceğiz.

Lâkin bir müslümanın;

Hınzır etinden yahut içkiden uzak durduğu kadar, hattâ daha fazlasıyla yalandan, gıybetten uzak durması lâzım. Onları önemsiz addetmemesi lâzım. Hafife almaması lâzım.

Kendimizi muhâsebe edelim:

Zâhirî necasetlere gösterdiğimiz teyakkuzu, mânevî ve bâtınî necâsetlere gösteriyor muyuz?

Onları temizlemek için ne kadar gayret ediyoruz?

Onlardan ne kadar rahatsız oluyoruz?

Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ

“Günahın zâhirini de bâtınını da bırakın! ...” (el-En‘âm, 120)

Mü’min, zâhir ve bâtın haramlardan aynı nefretle içtinâb edecek.

Meselâ;

  • Zâhirî haramlardan olan içki ve kumardan uzak durduğu gibi;

Bâtınî haramlardan olan haset/kıskançlık ve riyâ/gösterişten da uzak duracak.

  • Zâhirî haramlardan olan fâiz ve rüşveti hayatına sokmadığı gibi;

Bâtınî haramlardan olan yalanı, cimriliği, merhamet fukarâlığı ve acımasızlığı, katı kalpliliği de hayatına asla yaklaştırmayacak.

  • Zâhirî haramlardan olan zinâya yaklaşmadığı gibi;

Bâtınen göz, kulak ve sözü tehdit eden iffetsizliğin gizli ve açık her türlüsüne de hiçbir kapı açmayacak.

  • Zâhirî haramlardan olan cinayetten yani adam öldürmekten kaçındığı gibi;

Bâtınî haramlardan olan kibir ve gururdan da fersah fersah uzaklaşacak.

GÜZEL AHLÂK, MÜ’MİN ŞAHSİYETİN EN MÜŞAHHAS DELİLİDİR

Güzel ahlâk, dinimizin en yüce hedef ve gâyesi.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Ben üstün ahlâkı tamamlamak üzere gönderil­dim.” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed, II, 381) 

Yine Efendimiz:

“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel yaptı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) buyuruyorlar.

“Mü’minlerin îman cihetinden en mükemmeli, ahlâken en güzel olanıdır.” (Ahmed, II, 250) buyruluyor.

Günümüzde üzülerek görüyoruz ki;

İslâm’ın emirlerini gerçekleştirirken zâhirî hususlara ehemmiyet veriliyor. Fakat güzel ahlâka yeterince ihtimam gösterilmiyor.

Hâlbuki Rabbimiz’in bizlere emrettiği ibadetler, hep bizleri güzel ahlâka ulaştırma gâyesine mâtuf.

Meselâ;

Namaz, Allâh’ın huzûrunda hiçliğin idrâki.

Secdelerde Allâh’a yaklaşmak ve ilâhî mülâkat.

Cemaatle namazlarla içtimâîleşmek.

Âyet-i kerîmede;

“Namaz, fahşâdan ve münkerden (edepsizlikten ve kötülükten) alıkoyar.” (Bkz. el-Ankebût, 45) buyuruluyor.

Namaz bizim için ilâhî bir röntgen mesabesinde.

Kezâ;

Orucun hikmeti; “Takvâya erişmeniz için, şükretmeniz için” diye beyan ediliyor. (Bkz. el-Bakara, 184-185)

Oruçta helâlden bile riyâzat ile istifade var.

Ağızdan gireceklere dikkat edildiği gibi, ondan çıkacak sözlere de âzamî dikkat edilmesi emrediliyor.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:

“Ya hayır söyle yahut sus!” (Hâkim, IV, 319/7774)

Zekât mü’mini cimrilik ve bencillikten uzaklaştıran, ona merhamet ve cömertlikte seviye kazandıran bir ibadet.

Gerçekleştirilen infak, sadaka, hayır ve hasenatlar Cenâb-ı Hakka yakınlığın en güzel ölçüsü:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe birre (hayrın kemâline) vâsıl olamazsınız...” (Âl-i İmrân, 92)

Hacda ise «Refes yok, cidal yok, fısk yok!» buyuruluyor. Nezâket ve zarâfet tâlimi...

Bir bitkiyi dahî incitmek yasak.

Bir avcıya avı göstermek yasak.

Hacdaki şeytan taşlamanın mâhiyeti, hayatın her safhasında iblisi taşlamak zaruretini idrâk.

Kurban ise, fedakârlığın ve Hakk’a yakınlığın bir zirvesi ve şiârı.

İki parça dikişsiz elbiseyle hiçliğe bürünmek ve Hakk’ın emri etrafında pervâne olmak...

Hepsinin güzel ahlâk ile irtibâtı âşikâr...

Yani zâhirî ibadetlerde de Rabbimiz bizden güzel ahlâk istiyor.

Güzel ahlâka ulaşmadan, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmeden edâ edilen ibadetler şekilde kalmış oluyor.

Hazret-i Ömer şöyle ikaz ediyor:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız.

–Konuştuğunda doğru söylüyor mu,

–Kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet ediyor mu,

–Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)

Velhâsıl şu hasletleri elde edebilirsek, Ramazân-ı Şerîf’i ömrümüze yaygınlaştırabilmişiz demektir:

  • Hayatın med-cezirleri karşısında muvâzeneyi kaybetmeden, sabır taşını çatlatmadan yürüyebilmek.
  • Hassas bir gönle sahip olabilmek, yemekle değil yedirmekle doyabilmek, bu şekilde rûhu safâya erdirebilmek.
  • İlâhî affa nâil olabilmek için affetmenin lezzetine kavuşabilmek.
  • Duâ hâlinde yaşamak, aczini idrâk edebilmek, hayatı arz-ı endâm değil, arz-ı hâl içinde yaşayabilmek.
  • Hayatın her safhasında örnek bir müslüman olabilmek.

Bilhassa nezâket, zarafet ve hassâsiyette mesâfe alabilmek.

  • Yüreğimizi maddî ve mânevî hizmetlere medâr olacak bir rahmet dergâhı hâline getirebilmek.
  • İrşad bekleyenleri irşâd edebilmek...

Çünkü toplumda irşad bekleyen niceleri, kendilerini irşâd edecek gönüllere muhtaç...

Tekrar Bayramımız mübarek olsun.

Cenâb-ı Hak Ramazân-ı Şerîf’in feyz ve rûhâniyetini hiçbir zaman üzerimizden eksik etmesin.

Ömrümüzü dâimî bir Ramazan vecdiyle yaşayıp son nefesle ebedî bayrama erişebilmeyi, cümlemize lûtf u keremiyle ihsan ve ikram eylesin.

Âmîn!..