Rahmetten Geldim, Rahmet İnsanı Olmalıyım
İnsanın yaratılışı, ilâhî rahmetle kuşatılışı ve kulluk sorumluluğu ele alınarak rahmetten gelen insanın merhamet, tevazu ve iyilikle “rahmet insanı” olma yolculuğu anlatılıyor.
Nereden gelmiştim? Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim’den…
Nerede yaşıyordum? O’nun mülkünde.
RAHMETLE SARILAN VARLIK
Sahip miydim yoksa emanetçi mi? Hiçbir şeyin mâliki ben değildim ve olamazdım! Benim zannettiğim vücut mülkünün bile... Ne gözümün ne kulağımın, ne elimin ne ayağımın, ne dilimin ne dudağımın... Hiçbir bedel ödemediğim nice nîmetin, bana verilmesindeki murâdı kavrayamadan, bu cihan mülkünde bir mirasyedi sarhoşluğu ile yaşarsam, hâlim nice olurdu?
İlâhî rahmet; yolculuğumun en mühim ve en kapsamlı safhasıydı. Pek çok tecellîler yaşamıştım ve yaşayacaktım. Lâkin rahmetin yeri çok özeldi:
- Rahmet; yeryüzüne düşen ilk damlaydı.
- Rahmet; topraktan karılmış bedenime üflenen ilk nefesti.
- Rahmet; annemin yumurtalıklarını terk ettiğimde çevreme doluşan zerrelerdi.
- Rahmet; ana rahmine düştüğümde etrafımı saran mâyi idi.
- Rahmet; misafir edildiğim sağlam karargâhtaki sarayımdı.
- Rahmet; kırk hafta boyunca emniyetim ve selâmetimdi.
- Rahmet; dünyaya geldiğimde beni saracak sevgi dolu kucaktı.
- Rahmet; içime sıcacık akacak saf gıdamdı. Tertemiz ve içimi kolay olan, beni rûhen ve bedenen doyuracak olandı.
- Rahmet; yüreğim el-Vedûd’un muhabbetiyle dolu dolu olduğunda, gözlerimden taşan şükrandı.
- Rahmet; kendisini unutsam bile, görmezden gelsem bile beni hiç terk etmeyecek şefkatti.
- Ve rahmet; kendisinden kaçmaya çalışsam dahî mutlak yolculuğumun kendisinde tamamlanacağı ilâhî kudretti.
- Ve rahmet; ilâhî huzurda en çok isteyeceğim, yalvaracağım nîmetti...
Ey el-Kerîm olan, el-Gafûr ve er-Rahîm olan, üstün azamet sahibi Rabbim! Bizi rahmetinle, merhametinle, kereminle, affınla sar; öylece yaşat, öyle öldür ve öyle haşret. Ve affet, ne olur affet!..
RAHMET DERYÂSINDAKİ VAZİFEM: RAHMET İNSANI OLMAK!
En güzel isimlerin sahibi olan Rabbim’in kelâmına başlarken zikrettiği ilk isimlerinin tecellîsiydim. Ve o ismi taşıyan bir mekânda 40 hafta geçirecektim. Bu haftalar bütün hayatımın bir şifresi ve özetiydi aslında. Zira buradan sonraki hayatımda da bunlar kuşatacaktı beni. Gaflet edip göremesem de, nefsime zulmedip görmek istemesem de o rahmet hep var olacak, beni kendine çağıracak, onunla olan ilişkim hiçbir safhamda bitmeyecekti. Zira ben, o rahmetten kopup gelmiştim buraya…
Bildiğim bir şey miydi? Elbette hayır!
Bu kopuş ve geliş; Rabbim’in kendinden bir sırrı bana sırlaması, bir muammâ idi... O’ndan geldiğim gibi yine O’na gidecektim. Beni kuşattığı o güzel isimleri ne kadar temsil ettiğimin, içime sırladığı hilâfet tohumunu ne kadar yeşertebildiğimin dosyalarıyla beraber... Aslımdaki rahmetle buluşmamdaydı bütün iş...
Asıl Yâr’e yâr olmaktaydı, bütün mesele…
İlâhî rahmet deryasındaki asıl vazifem, ilk ânımdan beri beni çepeçevre kuşatan rahmetten hisse alarak bir “rahmet insanı” olmaktı! Bunu bütün zerrelerimle hissediyordum.
Merhametlilerin en merhametlisi olan “Var edenim”in benden istediği; beni hiç iken nasıl severek ve rahmet ederek kuşattı ise, emrime âmâde kılınan kâinâtı da o rahmetin tecellîsiyle kuşatmamdı. Merhametli, âdil, mütevâzı, diğergâm, cömert, halîm, emîn, iffetli, sabırlı, affedici ilh. olmam ve ilâhî esmâyı yansıtan bir ayna hâline gelmemdi.
Yokluktan varlığa taşıyan o yüce kudretin benden istediği gibi:
Vermeyi sevmeliydim, cömert ve merhametli olmalıydım.
Merhametin tezâhürü olan tevâzu ve bağışlamak da şiârım olmalıydı.
Affı infak etmeliydim en çok.[1] Etmeliydim ki ol Zât-ı Zü’l-Celâl de beni affetsin.[2]
Bütün varlığa emânet nazarlarıyla bakarak, tevâzu ile onlara hizmet etmeliydim. Kibrin civârına bile yaklaşmamalı, haddimi bilmeliydim.
Sabırlı ve güvenilir olmalı, yeryüzünde iyilik ve adâleti yaymak için çalışmalıydım. Hayırda yarışmalı, güzelliğin timsâli olmalıydım.
Firâsetli, basîretli, gayretli, sâdık olmalı, Rabbim’in meccânen saçtığı lûtuflarını bir an bile unutmamalıydım!
Adımı insan koymuşlardı; “ünsiyet” ve “nisyan”dan mürekkeptim. Bu, ülfet eden ve unutan demekti. Niçin böyle denmişti bana? Biliyorum ve anlıyorum şimdi:
“Hiç unutmayayım!” diye… Unuttuğum zaman hemen hatırlayayım diye...
Zira ben çok çabuk unutuyor ve bu sebeple hatalar yapıyordum.
“Yâ Rab! Henüz birkaç haftalık olsam da Senin yolunda bir ömür tüketmeye söz vermek istiyorum. Var ettiğin ilk anda ahdettiğim gibi!
Üzerimdeki nîmetlerini durmadan sayıp dökmek, Seni böylece övmek, Sana böylece şükretmek... Hattâ şükründen âciz kaldığım lûtufların için Sana kavuşana dek istiğfâr etmek…
Annemin rahminde secde ettirdiğin gibi, yeryüzüne gönderdiğinde de Sana secde etmem için inâyetini diliyorum! Sana kavuşana dek sadece Sana kul olmak istiyorum!
Hâfızam nisyân ile mâlul olsa da, Sen bu kadar âşikâr iken ve benimle beraber iken, üzerime nîmetlerini saçmış iken Seni nasıl unuturum? Ne olur Rabbim beni, Seni unutma gafletine dûçar eyleme!” diye sessiz çığlıklarla haykırmak istiyordum. Sesim kimseye ulaşmasa da, zerrelerimin işiteceğini ve onların da benimle beraber söz vereceğini biliyordum.
ANDINI HATIRLA!
Tam o sırada, “Andını hatırla!” hitâbı daha kuvvetli çınladı kulaklarımın taslaklarında; içimde çoktan var olan bir yankı gibi... Kulaklarım henüz sadece birer tomurcuktu ve işitme sinirlerim yeni gelişmekteydiler. Ama bu sesi işitmek için zaten kulaklara ihtiyacım yoktu.
Dipnotlar:
[1] el-Bakara, 219.
[2] en-Nûr, 22.
Kaynak: Dr. Betül Nefise İnal, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482