Peygamberimizin Merhameti ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem

PEYGAMBERİMİZ

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fakirleri görünce neden huzursuz olurdu? Rahmet Peygamberi’nin merhameti sadece insanlara mıydı? Ashâbına yardımlaşmayı nasıl öğretti? Fakirleri doyurmak Efendimiz’e hangi manevi huzuru verirdi?

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen O Rahmet Peygamberi’nin merhamet kanatları; sadece insanlığı değil, hayvanâtı ve nebâtâtı dahî himâye ederdi. Sahibinden kötü muamele gören develer, O’na gelir sığınırdı. Çünkü O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir ağacın şiddetle silkelenmesine dahî müsaade etmezdi.

Ümmetine ise merhameti bambaşkaydı. Şöyle buyurmuştu:

“Ben her mü’mine; mutlaka, dünya ve âhirette insanların en yakınıyım…

Hangi mü’min vefât eder de geride bir mal bırakırsa vârisleri onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa o da bana gelsin, ben onun mevlâsıyım (himâye ve yardım edicisiyim).” (Buhârî, Tefsîr, 33/1, Kefâlet, 5, Ferâiz, 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz, 14)

Ashâbına da bu merhameti tâlim buyurdu.

Hazret-i Ömer; mes’ûliyet hissiyle dolaştığı Medine sokaklarında, sessiz feryatları işitir, muhtaçların evlerine sırtında erzak taşırdı.

Sâdât-ı kiramdan Zeynelâbidin Hazretleri de; gece sırtında çuval taşıyarak, fukarânın evlerine erzak götürürdü. Gizli tuttuğu bu hayrı, ancak na‘şı yıkanırken sırtında çuval taşımaktan nasırlaşmış izlerin görülmesiyle anlaşılabildi.

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ümmetine öyle merhametliydi ki, muhtacın ihtiyacını çözmeden rahat edemezdi. Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şu kıssayı nakleder:

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir ve garip görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının! Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

Daha sonra;

«–Her bir fert; altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ (hiçbir imkânı olmayanlar da) yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine ensardan bir adam; ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm.

Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu… (O sararan rengi tekrar pembeleşti.)” (Müslim, Zekât, 69)

Bu misalde Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, açları doyurarak doyardı. Muhtaçları doyurmanın zevki, O’na açlığını unuttururdu.

Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in şâhitliğiyle, buğday ekmeğiyle iki gün üst üste doymuş değildi. Bu vaziyet; her zaman fakirlikten, yokluktan değildi. Mübârek hâneye hediyeler gelirdi; Medine yıllarında ganîmetlerin beşte biri de, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in uhdesine teslim edilirdi. Lâkin O, hepsini fukarâya ikrâm etmeden rahat edemezdi.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Eylül, Sayı: 247