Peygamberimizin İlk ve Son Haccı

Nübüvveti

Peygamber Efendimiz ilk haccını ne zaman yaptı? Peygamber Efendimiz neden bir kere hacca gitti? Peygamberimizin yaptığı ilk ve son haccına ne denir? Peygamberimizin Veda Haccı’nda okuduğu hutbenin adı nedir? Peygamber Efendimiz’in ilk ve son haccı: Veda Haccı ve Veda Haccı’nda okuduğu Veda Hutbesi...

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk ve son haccı: Veda Haccı:

Haccın farz olmasından sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yapmış olduğu ilk ve son hac, Vedâ Haccı’dır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu haccında müslümanlarla vedâlaşınca insanlar; “Bu vedâ haccıdır.” demişler ve bu isim meşhur olmuştur.[1] Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise bundan “Haccetü’l-İslâm” ismiyle bahsederdi.[2]

Arabistan’ın baştan başa müslüman olduğu ve İslâm’ın haşmet ve hâkimiyetinin son derece güçlendiği, Hicret’in onuncu yılına denk gelen bu hacca, bütün müslümanlar Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından dâvet edildi.

Allâh ve Rasûlullâh aşkıyla dolup taşan gönüller, bu dâvete topyekûn icâbet eyledi. Bu haber, Medîne’nin dışına ulaşınca, insanlar her taraftan akın akın geldiler. Yolda onlara katılanların hadd ü hesâbı yoktu. Etrâfı gözün alabildiğince büyük kalabalıklar kaplamıştı. Dört bir yandan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile haccedebilmek için koşup gelen mü’minlerin sayısı yüz yirmi bin civârındaydı. Hepsi tek bir yürek hâlinde, hayâl ötesi ulvî bir manzara sergiliyorlardı.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hac ve ihram hakkında oradakilere kısa bir bilgi verdikten sonra, yola çıktı. Varlık Nûru, hacda kurban etmek üzere yanında yüz kadar deve götürüyordu. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- yol boyunca müslümanlara hep hacdan bahsetti. Îrâd buyurduğu hutbesinde ihrâmın ve haccın vâciblerini, sünnetlerini anlattı. Zülhuleyfe’ye geldiğinde Akîk Vâdisi’nde müslümanlara şöyle dedi:

“Rabbim tarafından gönderilen Cebrâîl bu gece bana gelip: «Bu mübârek vâdide namaz kıl ve hem hacca hem de umreye niyet ettim de!» buyurdu.” (Buhârî, Hac, 16)

Orada iki rekât da ihram namazı kıldı. Allâh’a hamd ü senâda bulunup tesbîh ettikten ve tekbîr getirdikten sonra:

“Ey Allâh’ım! Bunu bana içinde riyâ ve süm’a (gösteriş ve şöhret) bulunmayan mebrûr ve makbûl bir hac kıl!” diyerek duâ etti. (İbn-i Mâce, Menâsik, 4)

Zülhuleyfe’de ihrâma girip:

لَبَّيْكَ، اَللّهُمَّ لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ. اِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ، لاَ شَرِيكَ لَكَ

diyerek telbiyeye başladı. (Buhârî, Hac, 26)

Daha sonra da:

“Sizden kim hac ve umreye niyet etmek isterse bunu yapsın!” buyurdu.

Allâh Rasûlü ihrâma girip telbiyeye başladıktan sonra, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın gelerek:

“Yâ Muhammed! Ashâbına telbiyede seslerini yükseltmelerini emret! Çünkü bu, haccın alâmetlerindendir!” dediğini bildirdi. (İbn-i Mâce, Menâsik, 16)

Yerler ve gökler, getirilen telbiye sesleriyle çınlıyor; huşû ve huzur, her yeri bir ağ gibi örüyordu.

Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, uğradığı yerlerde müslümanlara imâm olup namaz kıldırıyordu. Daha sonra bir vefâ ve muhabbet tezâhürü olarak Fahr-i Kâinât Efendimiz’in namaz kıldırdığı yerlere mescidler yapılmıştır.[3]

KABE’Yİ GÖRÜNCE OKUNACAK DUA

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Beytullâh’ı görünce ellerini kaldırdı ve:

“Ey Allâh’ım! Bu Beytinin şerefini, azametini, keremini ve heybetini artır. Ona hac ve umre ile tâzîmde bulunanların da şereflerini, keremlerini, heybetlerini, tâzîmlerini ve iyiliklerini artır!” diyerek duâ etti. (İbn-i Sa’d, II, 173)

Ridâsının bir ucunu sağ koltuğunun altından alıp sol omuzunun üzerine atmış ve sağ kolunu açmış olduğu hâlde Mescid-i Harâm’a girip Hacer-i Esved rüknüne vardı ve onu istilâm etti. Bu esnâda gözleri yaşla doldu. Hacer-i Esved’i öptü, ellerini onun üzerine koyduktan sonra yüzüne sürdü.

“Allâh’ım! Sana îmân ederek, kitâbını tasdîk ederek, peygamberlerinin sünnetine ittibâ ederek (başlıyorum).” diyerek Hacer-i Esved köşesinden tavâfa başladı. (Heysemî, III, 240)

Tavâfın ilk üç devresinde adımlarını kısaltıp omuzlarını silkeleyerek hızlı ve çalımlı bir şekilde yürüdü. Rükn-i Yemânî ve Hacer-i Esved hizâsına geldikçe:

“…Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azâbından koru!” (el-Bakara, 201) âyetini okumakta idi. Varlık Nûru Efendimiz, tavâfın bu bölümünü tamamlayınca Hacer-i Esved’i öptü, ellerini onun üzerine koyduktan sonra yüzüne sürdü. Bundan sonra insanların arasından güçlükle geçip Makâm-ı İbrâhîm’e ulaştı. Makâm’ı kendisiyle Beytullâh arasına alarak iki rekât namaz kıldı. Sonra dönüp tekrar Hacer-i Esved’i istilâm etti ve Hazret-i Ömer’e:

“Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et. Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” buyurdu.[4] (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bundan sonra Kâbe’nin Benî Mahzûm kapısından çıkıp Safâ Tepesi’ne gitti. Oraya yaklaşınca:

“Şüphe yok ki Safâ ile Merve, Allâh’ın nişânelerindendir.” (el-Bakara, 158) âyetini okudu ve:

“Allâh’ın âyette ilk olarak zikrettiğinden başlıyorum!” buyurarak sa’y yapmaya Safâ’dan başlamak üzere oraya yöneldi. Beytullâh’ı görünce ona bakarak tehlîl ve tekbîr getirdi. Üç veya yedi defâ:

“Bir olan Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. Diriltir, öldürür. O her şeye kâdirdir. Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allâh vaadini yerine getirdi; kuluna yardım etti, düşmanlık için toplanmış olan bütün orduları yalnız başına bozguna uğrattı.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Menâsik, 84)

Sonra, Safâ’dan Merve Tepesi’ne doğru yürüyerek indi. Allâh Rasûlü, sa’y vâdisinin ortasına gelince yürüyüşünü hızlandırıyor, burayı geçince tabiî yürüyüşüne dönüyordu. Bu esnâda:

“Yâ Rab! Beni bağışla ve bana rahmet et! En azîz, en kerîm olan Sen’sin!” diyerek duâ ediyordu. (Heysemî, III, 248)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Merve Tepesi’ne vardığında, Safâ’da yaptıklarını aynen tekrarladı. Safâ ile Merve arasında yedi defâ gidip gelerek sa’yı Merve’de tamamladı.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’de dört gün kaldı. Beşinci gün (Tevriye günü) Beytullâh’ı tavâf ettikten sonra devesine bindi. Minâ’ya varıp öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını orada kıldı. Güneş doğuncaya kadar bekledi. Zilhicce’nin dokuzunda sabahleyin Arafat’a doğru hareket etti. Minâ’dan Arafat’a varıncaya kadar telbiye getirmeye devâm etti.

VEDA HUTBESİ

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu minvâl üzere ümmetine nasıl haccede­ceklerini bizzat göstererek bütün vazîfelerin îfâsından sonra Arafat’ta, bugün Nemire Mescidi’nin bulunduğu yerde, devesinin üzerinde meşhûr “Vedâ Hutbesi”ni îrâd buyurdu:

“Ey insanlar!

Sözlerimi dikkatle dinleyiniz! Bilemiyorum, belki bu yıldan sonra sizinle burada bir daha ebedî olarak bir arada olamayacağım!

Ey insanlar!

Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmuslarınız da öyle mukaddestir; bunlara her türlü tecâvüz haramdır.

Ashâbım!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak hesâba çekileceksiniz! Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbiri­nizin boynunu vurmayınız! Haberiniz olsun ki, ben, önceden gidip Havuz’un başında sizi bekleyeceğim! Diğer ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla sevineceğim. Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!

Ashâbım!

Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin! Fâizin her çeşidi kaldırılmış­tır; ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız! Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir.

Ashâbım!

Câhiliye devrinde güdülen kan dâvâları da tamâmen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı, (ceddim) Abdülmuttalib’in torunu (amcazâdem) Rebîa’nın kan dâvâsıdır.

Ey insanlar!

Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyetini kurma gü­cünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında küçük gördüğü­nüz işlerde ona uyarsanız, bu da onu memnûn edecektir. Dîninizi korumak için bunlar­dan da sakınınız!

Ey insanlar!

Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allâh’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allâh’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allâh adına söz vererek helâl edindiniz! Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, âile şerefini hiçbir kimseye çiğnetmemesidir. Kadınların da sizin üzeri­nizdeki hakları, meşrû bir şekilde her türlü yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. Bir kadının, kocasının izni olmadan, onun malından hiçbir şeyi, başkasına vermesi helâl ol­maz!

Kölelerinize gelince; onlara yediğinizden yedirmeye, giydiğinizden giydirmeye dik­kat ediniz! Affedemeyeceğiniz bir hatâ yaparlarsa, izin veriniz! Fakat onlara aslâ eziyet etmeyiniz! Çünkü onlar da Allâh’ın kuludur.

Ey mü’minler!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman, müslümanın kardeşidir; böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize âit olan herhangi bir hakka tecâvüz, helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun...

Haksızlık yapmayın! Haksızlığa da boyun eğmeyin! Ahâlînin haklarını gasbetme­yin!

Ashâbım!

Kendinize de zulmetmeyiniz! Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar!

Her cânî kendi suçundan bizzat mes’ûldür. Hiçbir cânînin işlediği suçun cezâsını evlâdı çekemez! Hiçbir evlâdın suçundan da babası mes’ûl edilemez!

Ey insanlar!

Cenâb-ı Hak, her hak sâhibine hakkını (Kur’ân’da) vermiştir. Vârise vasiyet et­meye lüzum yoktur.[5] Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zinâ eden için mah­rûmiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddiâ eden soysuz, yâhut efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör köle[6], Allâh’ın gazabına, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uğrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şehâdet­lerini kabûl eder.

Ey insanlar!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise top­raktandır. Allâh yanında en kıymetli olanınız, O’na karşı en çok takvâ sâhibi olanınızdır. Arab’ın Arap olmayana -takvâ ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.

Ey insanlar!

Devamlı olarak dönmekte olan zaman, Allâh’ın gökleri ve yerleri yarattığı günkü du­rumuna dönmüştür. Bir yıl, ay ölçüsüyle on iki aydır. Bunların dördü harâm olan aylardır. Bunların üçü, arka arkaya Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem; dördüncüsü de (Cemâziye’l-âhir ile Şâban arasında olan) Receb’dir. Bu sene, harâm ayları eski yerine geldi. Hac mevsimi Zilhicce’nin onuncu gününe rastladı.

Ey mü’minler!

Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emânetler, Allâh’ın kitâbı Kur’ân ve Rasûlʼünün Sünnet’idir.

Ey insanlar!

Allâh’a ibâdet edin! Beş vakit namazınızı kılın! Ramazan orucunu tutun ve emirle­rime itaat edin! (Ancak böyle yaptığınız takdirde) Rabbinizin cennetine girersiniz.

Ey insanlar!

Aşırı gitmekten (ifrattan) sakının! Evvelkilerin mahvolmalarının sebebi, dindeki ifratlarıydı. Hac amellerini (usûl ve âdâbını) benden öğrenin! Bilmiyorum belki bu seneden sonra bir daha sizinle burada buluşamayacağım! Bu nasîhatlerimi burada bulunanlar, bu­lunmayanlara bildirsin! Olabilir ki, bildirilen kimse, (sözlerimi) burada bulunup da işiten­den daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.”

Sözlerinin burasında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yüz binin üzerindeki sahâbesine sordular:

“−Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?”

Bütün ashâb-ı kirâm:

“−Allâh’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.

Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:

“−Ashâbım! Teblîğ ettim mi?.. Teblîğ ettim mi?.. Teblîğ ettim mi?..” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hakk’ın şehâ­detini diledi:

“Şâhid ol yâ Rab!.. Şâhid ol yâ Rab!.. Şâhid ol yâ Rab!..” (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 360)

VEDA HUTBESİ’NİN ÖNEMİ

Vedâ Hutbesi, beşerî münâsebetlerin tanzîmi, dînin muhâsebesi, hulâsası ve aynı zamanda da bir “İnsan Hakları Beyannâmesi”dir. Nitekim 1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof La Fayette, meşhûr “İnsan Hakları Beyannâmesi” yayınlanmadan, bütün hukuk sis­temlerini tedkîk etmiş ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Vedâ Hutbesi’nde îlân ettiği bütün âleme birer meş’ale olacak bu adâlet ve insanlık prensiplerine muttalî olunca:

“−Ey şanlı Muhammed! Adâlette öyle bir zirveye ulaşmışsın ki, kimsenin o sevi­yeyi aşması bugüne kadar mümkün olamamış ve bundan sonra da olamayacaktır!..” demiştir.[7]

Âlemlerin Efendisi, bu hutbesinde insanların bilmeleri gereken ve bilmedikleri takdirde mâzur sayılmayacakları hükümleri açıklamıştır. Orada toplanan kalabalık vâsıtasıyla bu hükümlerin bütün insanlığa duyurulmasını sağlamıştır.

VAKFE DUASI

Vedâ Hutbesi’nden sonra Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh- ezân okudu. Efendimiz, cem yaparak önce öğle namazının farzını, ardından da tekrar kâmet getirtip ikindi namazının farzını kıldırdı. Namazdan sonra devesi Kasvâ’ya binip Cebelü’r-Rahme’nin dibindeki vakfe yerine vardı. Kasvâ’nın göğsünü kayalara doğru çevirdi ve kıbleye döndü. Güneş batıp sarılığı gidinceye kadar vakfe yaptı.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vakfede bir eliyle devesinin yularını tutup diğer elini kaldırarak kulluğunun ve kalbî hayâtının hassâsiyetini ifâde eden uzunca bir duâ yaptı. Bu duânın bir kısmı şöyledir:

“Ey Allâh’ım! Sen’in buyurduğun şekilde ve bizim söylediğimizden daha üstün olarak Sana hamd olsun! Ey Allâh’ım! Benim namazım, ibâdetim, hayâtım ve ölümüm Sen’in içindir! Dönüşüm Sanadır!

Ey Allâh’ım! Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından Sana sığınırım! Ey Allâh’ım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden Sana sığınırım!

Ey Allâh’ım! Gözümde bir nûr, kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allâh’ım! Göğsüme genişlik ver! İşimi kolaylaştır! Ey Allâh’ım! Sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birdenbire gelip çatacak azâbından ve bütün gazabından Sana sığınırım! Ey Allâh’ım! Beni doğru yoluna ulaştır! Geçmişimi, geleceğimi bağışla!

Ey dereceleri yükselten, bereketleri indiren, ey gökleri ve yeri yaratan Allâh’ım! Sesler türlü türlü dillerle coşup Sana doğru yükseliyor, Sen’den taleplerde bulunuyor! Benim isteğim de; dünyâ halkının beni unuttuğu imtihan yurdunda Sen’in beni hatırlamandır!

Ey Allâh’ım! Sen sözümü işitiyor, bulunduğum yeri görüyor, gizli açık neyim varsa biliyorsun! İşlerimden hiçbiri Sana gizli değildir! Ben çâresizim, yoksulum, Sen’den yardım ve emân diliyorum! Korkuyorum, kusurlarımı îtirâf ediyorum! Bir çâresiz Sen’den nasıl isterse, ben de öyle istiyorum! Zelil bir günahkâr Sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum! Sen’in yüce huzûrunda boynunu bükmüş, Sen’in için gözlerinden yaşlar boşanan, Sen’in uğrunda bütün varlığını fedâ eden, Sen’in için yüzünü topraklara süren bir kulun Sana nasıl duâ ederse, ben de öyle duâ ediyorum! Ey Rabbim! Duâmın kabûl edilmesinden beni mahrum bırakma! Bana Raûf ve Rahîm ol, ey kendisinden istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 166-168; Heysemî, III, 252; İbn-i Kayyım, II, 237)

ARAFAT’TA YAPILACAK DUALAR

Selef-i sâlihînin Arafat’ta yaptığı duâlardan bir kısmı da şöyledir:

“İlâhî! Sana karşı kim kendisini övebilir? İlâhî! Dilim mâsiyetlerle tutulmuş, benim Sana vesîle kılacak ne işe yarar bir amelim ne de emelden başka bir şefaatçim var! İlâhî! Biliyorum ki; kusurlarım yüzünden ne huzûrunda mevkiim ne de Sen’den özür dilemeye yüzüm kalmıştır! Fakat Sen keremlilerin en keremlisisin! İlâhî! Ben merhametine nâil olmaya lâyık değilsem, merhametin bana yetişebilir! Çünkü Sen’in rahmetin her şeyi kuşatacak derecede geniştir! İlâhî! Benim kusurum ne kadar büyük de olsa, Sen’in affının yanında küçük kalır! Sen onları bana bağışlayıver ey kerem sâhibi Allâh’ım!

Rabbim! Sen ancak itaatkâr kullarını affedeceksen, günahkârlar kime gidip sığınsınlar? Rabbim! Sen sâdece takvâ sâhibi kullarına rahmet ve merhamet edeceksen, mücrimler kimden yardım istesinler!

Ben Sana her an muhtâcım! Sen’in ise bana hiçbir ihtiyâcın yoktur! Sen ancak yaratanım olarak beni bağışlarsın! Beni şu durduğum yerden, bütün hâcetlerimi yerine getirmiş, taleplerimi ihsan buyurmuş, temennîlerimi gerçekleştirmiş olarak döndür!

Ey isteyenlerin ihtiyaçlarına sâhip ve mâlik olan Allâh’ım! Ey susmakta olanların içlerinden geçirdiklerini bilen Allâh’ım! Ey kendisinden başka yardım beklenecek başka Rab bulunmayan Allâh’ım! Ey kendisinin üstünde korkulacak başka bir yaratıcı bulunmayan Allâh’ım! Ey yanına varılacak veziri, rüşvet verilecek kapıcısı bulunmayan Allâh’ım! Ey dilekler çoğaldıkça cömertlik ve keremi artan; ihtiyaçlar çoğaldıkça fazl u ihsânı çoğalan Allâh’ım! Ey Allâh’ım! Sen her misâfiri ağırlarsın! Bizler de Sen’in misâfirleriniz! Bizleri cennetinde ağırla!

Ey Allâh’ım! Her kâfileye hediye, her isteyene atiyye verilir; her ziyâretçiye ikrâm edilir! Her sevap umana sevap verilir! Bizler topluca Sen’in Beyt-i Harâm’ına geldik! Şu büyük meşâirde vakfeye durduk! Şu mübârek yerlerde hazır bulunduk! Ümîdimiz, yüce katındaki sevap ve mükâfâta nâil olmaktır! Ümîdimizi boşa çıkarma Allâh’ım!” (Gazâlî, İhyâ, I, 337-338; Beyhakî, Şuabu’l-Îman, II, 25-26)

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arafat’ta bulunduğu sırada, yanına Necid halkından bâzı kimseler gelerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Hac nasıldır, ne ile tamam olur?” diye sordular.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hac Arafat’tır. Kim Müzdelife gecesi sabah namazından önce Arafat’a gelirse o hacca yetişmiş olur. Minâ günleri üçtür. Acele edip orada iki gün kalan kimseye günah yoktur. Geciken kimseye de günah yoktur.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Menâsik, 57)

BUGÜN DÎNİNİZİ KEMÂLE ERDİRDİM

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vakfede bulunup güneş battığı sırada inen âyet-i kerîme ile dînin tamamlanarak kemâle erdiği bildirildi:

“…Bugün kâfirler, sizin dîninizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık on­lardan korkmayın; Ben’den korkun! Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîme­timi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim...” (el-Mâide, 3) (Tirmizî, Tefsîr, 5/3043)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu âyet-i kerîmeyi duyar duymaz yüksek firâ­seti ile her şeyi anladı. “Tamamlanan nîmet”in mânâsını derinden derine sezdi. “Dînin kemâle ermesi”nin arkasından gelecek olan hâdiseyi hissetmeye başladı.

Bu âyet, ehl-i firâset için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir nevî irtihâl haberi idi. Allâh -celle celâlühû-, pek yakında Varlık Nûru’nu, Habîbi’ni ebediyyet âle­mine dâvet buyuracaktı. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın gözleri yaşlarla doldu, henüz kim­seler bir şey hissetmemişken o, yüreğine düşen firkat elemleri ile için için ağlamaya baş­ladı.[8]

Zîrâ yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek ümmete bir rahmet olarak tevdî edilmiş bulunuyordu.

Güneş tamâmıyla battıktan sonra, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, terkisinde Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anh- olduğu hâlde Arafat’tan Müzdelife’ye doğru hareket etti. Orada yatsı vaktinde cem’ yaparak bir ezân ve iki kâmetle önce akşam, arkasından da yatsı namazını kıldırdı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fecir doğuncaya kadar Müzdelife’de kaldı. Gün iyice aydınlanıncaya kadar Müzdelife’deki vakfeden ayrılmadı. Bu esnâda telbiye ve duâya devâm ediyordu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Minâ’da atacağı taşları Müzdelife’de topladı. Güneş doğmadan Müzdelife’den ayrıldı. Ashâbına cemrede[9] atacakları taşları toplamalarını emretti. Ayrıca cemreleri, fiske taşı gibi küçük taşları parmak arasına alarak atmalarını söyledi. Taşların nasıl atılacağını da eliyle işâret ederek gösterdi.

KAHRIN TECELLÎ ETTİĞİ YER

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’nda Minâ ile Müzdelife arasındaki Batn-ı Muhassir’den hızlı olarak geçtiler. Sahâbî hayretle:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ne hâl oldu ki sür’atlendiniz?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Cenâb-ı Hak, bu mevkîde Ebâbîl kuşlarını göndererek Ebrehe’nin fil ordusunu helâk etmişti. O kahırdan bir hisse gelmesin diye hızlandım...” buyurdular. (Nevevî, Şerhu Müslim, XVIII, 111; İbn-i Kayyım, II, 255-256)

Nitekim hacda bu mahalde vakfe yoktur.

Rahmet ve kahır tecellîsi, bâzen cemâdâta dahî aksetmektedir. Bu yüzden rahmetin tecellî ettiği Kâbe, mescidler, sâlihlerin meclisleri gibi mekânlardan istifâde edilmelidir. Bunun aksine, günah ve isyânın irtikâb edildiği ve dolayısıyla kahrın tecellî ettiği mekânlardan da kaçınmak îcâb eder.

Cemâdât da cezb ve incizâb kânûnuna tâbîdir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü, o nûrânî hissiyât ile dolmuş, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, başka bir yerde hutbe okumaya başlayınca da içli içli ağlamıştır.[10] Bu hâdiseyi nakleden hadîs-i şerîfler, mütevâtir olarak gelmektedir.

Mevlânâ Hazretleri bu hususta şöyle der:

“Hava, toprak, su ve ateş, hepsi de Allâh’ın kuludur ve O’na itaat ederler. Onlar, sana bana karşı bî-rûh (can­sız), fakat Allâh’ın huzûrunda zî-rûhtur (canlıdırlar).”

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhassir Vâdisi’nden hızla geçtikten sonra büyük cemreye, yâni Akabe cemresine vardı. Akabe cemresini kurban kesme günü güneşin doğuşundan sonra attı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- küçük fiske taşlarını baş ve şehâdet parmakları arasına alıp birer birer atarken, insanlar da cemre taşlarını atmaya ve kalabalık sebebiyle birbirleri üzerine yığılmaya başlamışlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey insanlar! Birbirinizi öldürmeyiniz! Sizler, cemre taşları atacağınız zaman fiske taşları gibi küçüklerini, parmaklarınızın arasında atınız!” buyurdu.[11] (Ahmed, VI, 379)

Kudâme bin Abdullâh, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o andaki hâlini şöyle anlatır:

“Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i devesinin üzerinde cemreleri atarken gördüm. Ne vurmak ne itip kakmak ne de «çekil, çekil!» demek vardı!” (İbn-i Mâce, Menâsik, 66)

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, yaşadığı her bir yıl için bir deve olmak üzere altmış üç deveyi kendi eliyle kurbân ettikten sonra bıçağı Hazret-i Ali’ye verdi. Geri kalanını da o kesti. Allâh Rasûlü kesilen her devenin etinden birer parça alınmasını emretti. Bunlar bir çömleğe konularak pişirildi. Ali -radıyallâhu anh- ile birlikte ondan yediler. Daha sonra Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali’ye develerin kalan etlerini, derilerini ve çullarını fakirlere dağıtmasını emretti.

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kurbanlarını kesince berberini çağırarak tıraş oldu.

“Kadınlar tıraş olmaz, ancak saçlarından kırptırırlar!” buyurarak kadınların başlarını tıraş ettirmelerini yasakladı. (Dârimî, Menâsik, 63)

Enes bin Mâ­lik -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, şöy­le bildirir:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- şey­tan taş­la­ma­yı ta­mam­la­dık­tan son­ra kur­ba­nı­nı kes­ti ve tı­raş ol­du. Ber­ber sağ ta­raf­ta­ki saç­la­rı tut­tu ve tı­raş et­ti. Allâh Rasûlü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ebû Tal­hâ’yı ça­ğır­dı ve bu saç­la­rı ona ver­di. Son­ra ber­ber sol ta­raf­ta­ki saç­la­rı tut­tu. Efen­di­miz -sallâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-; «Kes!» de­di, o da kes­ti. Bun­la­rı da Ebû Tal­hâ’ya ver­di ve:

«–Bun­la­rı in­san­lar ara­sın­da tak­sîm et!» bu­yur­du­.” (Müs­lim, Hac, 323-326; Buhârî, Vudû, 33)

Peygamber Efendimiz’in alnındaki saçları kesildiğinde Hâlid bin Velîd:

“–Yâ Rasûlallâh! Alnının saçını bana ver! Bu hususta hiç kimseyi bana tercih etme! Anam, babam Sana fedâ olsun!” diyerek yalvardı.[12] Saçlar kendisine verilince, onları gözlerine sürdü ve külâhının içinden ön kısmına yerleştirdi. Bu sâyede onun savaşta karşılaşıp da mağlup etmediği hiçbir topluluk yoktu. Nitekim Hâlid -radıyallâhu anh-:

“–Ben onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu!” buyurmuştur.[13] (Vâkıdî, III, 1108; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 111)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kurban bayramının birinci günü öğle vaktinden önce devesine binerek “İfâda Tavâfı”nı yapmak üzere Beytullâh’a gitti. Tavâfı bitirdikten sonra öğle namazını kıldı. Daha sonra Zemzem kuyusuna gitti. O gün akşama doğru Minâ’ya döndü. Teşrik günlerinin gecelerini Minâ’da geçirdi. Bu gecelerde, gelip Beytullâh’ı ziyâret etmekten de geri durmadı.

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kurban gününü tâkip eden birinci ve ikinci teşrik günlerinde güneş batıya doğru meyledince yürüyerek, Minâ mescidinden sonraki ilk cemrenin yanına vardı. Teşrik günlerinin sonuncu günü, üçüncü cemresini atıp öğleden sonra Minâ’dan Muhassab’a[14] hareket etti. Müslümanlar, Muhassab’dan etrâfa dağılıp gitmeye yönelince:

“–Sakın, son varacağı yer Beytullâh olmadıkça, hiç kimse bir yere gitmesin!” buyurdu. (Dârimî, Menâsik, 85) Zilhicce’nin on dördüncü günü sabah namazından önce Beytullâh’ı tavâfa gidileceğini îlân ettirdi. Beytullâh’a gidip “Vedâ Tavâfı”nı yaptı. Bu arada bir zât gelip Mekke’de kalmayı sordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Mekke kalma yeri değildir. Dışarıdan gelen kimselerin, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalacağı müddet üç gündür!” buyurdu. (Ahmed, IV, 339)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Harem-i Şerîf’e son derece tâzîm gösterirdi. Bir şey yemek yâhut ihtiyâcını gidermek istediği vakit dışarıya çıkar, uzak bir yere giderdi. Bıkma hâli zuhûr etmesin ve tâzîmde kusur göstermeyeyim diye orada uzun müddet kalmazdı. Zîrâ herhangi bir beldede bulunup kalbin Beytullâh’a bağlı olması, onun yanında durup da kalbin o mübârek mıntıkayı herhangi bir belde gibi görmesinden, lâubâlî hareketlerde bulunmaktan ve memleket hasreti duymaktan daha hayırlıdır.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve müslümanlar, “Vedâ Tavâfı”nı yaptıktan sonra Medîne-i Münevvere’ye avdet buyurdular. (Buhârî, Hac, 21, 70, 128; Müslim, Hac, 147; İbn-i Mâce, Menâsik, 84)

Ancak Cenâb-ı Hak nîmetini tamamlamış ve dîn ikmâl edilmiş olduğundan artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti.

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Hac, 132.

[2] Heysemî, III, 237.

[3] İbn-i Sa’d, II, 173.

[4] Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir kişiyi bile incitmemek için uzaktan istilâm etmiştir. Bu, günümüzde hacca giden müslümanların hassâsiyetle üzerinde durmaları gereken bir husustur. Hacda alınan sevapların mü’minleri incitmek sûretiyle hebâ edilmemesi lâzımdır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tavsiyesine uyarak Kâ’be’ye veya Hacer-i Esved’e yaklaşmak için diğer insanları itip kakmak, onlara ezâ vermek gibi davranışlardan şiddetle sakınılmalıdır.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir defâsında Hacer-i Esved’e gelerek onu öpmüş ve:

“Biliyorum ki sen bir taşsın, ne faydan ne de zararın olur. Şâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim” demiştir. (Buhârî, Hac, 50; Müslim, Hac, 251)

Ashâbın bu anlayışı, bir işin hikmeti anlaşılamasa dahî Allâh Rasûlü’nü örnek almanın ve O’nun sünnetini tatbîk etmenin lüzûmunu göstermektedir.

[5] Vasiyet, mîras âyetinden evvel farz hükmünde idi. Âyetin nüzûlünden sonra bütün haklar belirlendiği için artık vasiyet, farz olmaktan çıkmıştır. Ancak kişi, isterse, malının üçte bir miktârını aşmayan kısmında vasiyette bulunabilir.

[6] Kölelik mevzuundaki bir açıklama için bkz. sf. 151-154.

[7] Bkz. Kâmil Mîras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 289.

[8] Elmalılı, III, 1569.

[9] Cemre: Ateş közü, kor, küçük çakıl taşları gibi mânâlara gelir. Burada hacda cemrelerin atıldığı yer mânâsınadır. Bu da büyük cemre, orta cemre ve küçük cemrede, küçük çakıl taşlarını belli zamanda belli yerlerde ve belli sayıda atmayı ifâde eder.

[10] Buhârî, Menâkıb, 25; Büyû’, 32.

[11] Bugünkü şeytan taşlama vazîfesi maalesef usûlüne uygun olarak, ibâdet vecdi ve duygu derinliği içinde ifâ edilememektedir. Hâlbuki bu ibâdet, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın şeytanı taşladığı esnâdaki hâlet-i rûhiye ile yapılmalıdır.

[12] Bu esnâda Hazret-i Ebû Bekir, Hâlid -radıyallâhu anh-’ın Uhud, Hendek ve Hudeybiye’de yaptıklarını düşünüyor, bir de o anki hâline bakıyor ve hayretler içinde kalıyordu. (Vâkıdî, III, 1108)

[13] Allâh Rasûlü’nün saç ve sakalıyla teberrük husûsuna canlı bir misâli Hikmet Atan Bey şöyle anlatmaktadır:

“1983 senesinde Oflu Ali Yücel Efendi’den şu hâdiseyi dinlemiştim:

Suluova Merkez Câmii’nde imam ve hatiplik yapıyordum. Civar köyden bir imam efendi bana gelip:

«–Hocam başımdan bir hâdise geçti, bir mâna veremedim.» diyerek şöyle anlattı:

«–Birgün bana, imamlık yaptığım köye yakın bir köyden bâzı kimseler, bir kucak dolusu kitapla gelerek:

“–Hocam, babamız vefât etti. Onun kitapları bize kaldı. Ancak biz de bu kitapları okuyamıyoruz. Sen hocasın, bu kitaplardan ancak sen istifâde edebilirsin, kitapları sana hediye ediyoruz.” dediler.

Kitapları aldım, onları uğurladıktan sonra gürül gürül yanan ocağın başına geçtim ve kitapları incelemeye başladım. İçlerinden, vefât eden hoca efendiye âit mektuplar, zarflar çıktı. Husûsî mektuplar olduğu için toplayıp hepsini ocağa attım. O gürül gürül yanan ocak birdenbire “tısss” diye sönüverdi. Dehşete kapıldım ve korkuyla evden dışarıya kaçtım. Neden sonra korka korka ancak eve girebildim.»

Ali Efendi devâm ediyor:

Ben de o hoca efendiye:

«–O zarfların içinde sakal-ı şerîf vardı.» dedim. Bir zaman sonra o imam efendiyi gördüğümde bana dedi ki:

«–Hocam, o zarfların içinde sakal-ı şerîf olduğunu nereden bildin? Kitapları bana hediye eden kimseler daha sonra geldiler ve:

“–Hocam biz bilememişiz, babamızın kitapları arasındaki zarfların içinde sakal-ı şerîf varmış, onu bize verir misin?” dediler.»”

[14] Muhassab, Minâ ile Mekke arasında olup Minâ’ya Mekke’den daha yakın bir yerdir. Kureyş müşrikleri, küfür üzerinde birleşerek Peygamberimiz’e karşı uyguladıkları boykot kararını burada almışlardı. Allâh Rasûlü buraya geldiğinde o günleri hatırlamıştı. (Buhârî, Hac, 45)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları