Peygamberimizin Heraklius'a Mektubu

PEYGAMBERİMİZ

Peygamberimizin krallara tebliğ mektubu göndermesi karşısında krallar ne yaptı? Peygamberimizin ahlâkını, düşmanı olan müşrikler Bizans Kayseri Herakliyus'a nasıl anlattı? Bizans kayseri nasıl tepki verdi? Dr. Murat Kaya anlatıyor...

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurmuştur:

Ebû Süfyân bin Harb bana şöyle haber verdi: Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in (Hudeybiye’de) kendisiyle ve Kureyş kâfirleriyle akdeylediği sulh esnâsında, ticâreti için Şam’a giden bir Kureyş kâfilesi içinde bulunuyormuş. O günlerde (Rûm Kayseri) Hirakl tarafından dâvet edilmişler. Ebû Süfyân ile arkadaşları Hirakl’in yanına gelmişler. (O zaman) Hirakl ile adamları İlyâ (yâni Beytü’l-Makdis)’te imiş. Rûm ileri gelenleri yanında iken Kayser bunları meclisine çağırmış. Huzûruna getirtip tercümânın gelmesini emretmiş. Tercüman:

«‒Peygamberim diyen bu zâta neseben en yakın olan hanginizdir?» diye sormuş.”

Ebû Süfyân der ki:

“‒Neseben en yakınları benim.” dedim. Bunun üzerine Hirakl:

“‒Onu benim yakınıma getiriniz. Arkadaşlarını da yakına getiriniz. Lâkin onlar bunun arkasında dursunlar.” dedi. Ondan sonra tercümânına dönüp:

“‒Bunlara söyle, ben O zât hakkında bu adama bâzı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse onu tekzip etsinler.” dedi.

Vallâhi arkadaşlarım yalanımı ötede beride söylerler diye utanmasaydım O’nun (yâni Rasûlullâh s.a.v) hakkında yalan uydururdum.

Ondan sonra bana ilk sorduğu şu oldu:

“‒Sizin içinizde nesebi nasıldır?”

“‒O’nun içimizde nesebi pek büyüktür.” dedim.

“‒Sizden bu sözü, ondan evvel söylemiş (yâni ondan evvel peygamberlik iddiasında bulunmuş) biri var mıydı?” dedi.

“‒Yoktu.” dedim

“‒Ataları ve ecdâdı içinde hiç melik gelmiş midir?” dedi.

“‒Hayır.” dedim.

“‒O’na tâbi olanlar halkın eşrâfı mı, yoksa zayıfları mıdır?” dedi.

“‒Halkın (eşrâfı değil) zayıflarıdır.” dedim. (Diğer rivayete göre: “İçimizden zayıf, yoksul ve genç olanlar O’na tâbi oldular. Nesep ve şeref sahiplerine gelince onlardan hiçbiri O’na tâbî olmadılar.” dedim.)

“‒O’na tâbi olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?” dedi.

“‒Artıyorlar, (eksilmiyorlar)” dedim.

“‒İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmeyip irtidâd eden (dinden dönen) var mı?” dedi.

“‒Yok.” dedim.

“‒Peygamber olduğunu söylemeden evvel hiç O’nu yalan ile itham ettiğiniz oldu mu?” dedi.

“‒Hayır.” dedim.

“‒Hiç gadreder mi, yâni ahdini bozar mı?” dedi.

“‒Hayır, gadretmez, ancak biz şimdi O’nunla bir müddete kadar mütâreke hâlindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz” dedim.

(Muhammed’i kötülemek için) bu sözden başka bir şey söylemeye imkân bulamadım.

“‒O’nunla hiç muhârebe ettiniz mi?” dedi.

“‒Evet, ettik.” dedim.

“‒O’nunla yaptığınız muhârebelerin neticeleri ne oldu?” dedi.

“‒Aramızda harb tâlihi nöbet iledir. Kâh O bize zarar verir, kâh biz O’na zarar veririz.” dedim.

“‒Peki, size ne emrediyor?” dedi.

“‒Bize «Yalnız Allâh’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız, dedelerinizin ibâdet ettiği putları terkediniz!» diyor. Bize namazı, (sadakayı, yâni zekâtı), sıdk ve iffeti, sıla-i rahmi emrediyor.” dedim.

Bunun üzerine tercümana dedi ki:

“‒Ona söyle: Nesebini sordum. İçinizde nesebinin yüksek olduğunu beyân ettin. Peygamberler de zaten böyle kavimlerinin nesebi yüksek olanları içinden gönderilir.

«İçinizden bu sözü O’ndan evvel söylemiş biri var mıydı?» diye sordum. «Hayır» dedin. O’ndan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olaydı «Bu da kendisinden evvel söylenmiş bir söze uyup onu taklit etmek isteyen bir kimsedir» diyebilirdim diye düşünüyorum.

«Ataları ve ecdâdı içinde hiç melik gelmiş midir?» diye sordum. «Hayır» dedin. Ataları ve ecdâdından bir melik olaydı «Bu da babasının mülkünü geri almaya çalışan bir kimsedir» diye hükmederdim diyorum.

«Bu dâvâsına kıyâm etmeden evvel O’nun bir yalanını yakalamış mıydınız?» diye sordum. «Hayır» dedin. Ben bilirim ki önceden insanlara yalan söylemediyse sonradan Allah’a karşı yalan söylemesi mümkün değildir.

«O’na tâbi olanlar halkın eşrâfı mı yoksa zayıfları mı?» diye sordum. O’na tâbi olanların zayıflar olduğunu söyledin. Târih boyunca peygamberlerin tâbîleri de zâten hep bu zayıf insanlar olmuştur.

«O’na tâbî olanlar artıyor mu yoksa eksiliyor mu?» diye sordum. «Artıyorlar» dedin. Îmânın durumu da böyledir zâten, tamam oluncaya kadar hep bu minvâl üzere gider.

«İçlerinde O’nun dinine girdikten sonra beğenmeyip irtidâd eden (dinden dönen) var mı?» dedim. «Hayır» dedin. Îmânın getirdiği inşirâh ve ferahlık hâli kalbe girip kökleşince böyle olur.

«Hiç gadreder mi?» diye sordum. «Hayır» dedin. Peygamberler de böyledir. Gadretmezler.

«Size ne emrediyor?» diye sordum.

Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmamayı emrettiğini, putlara ibadetten nehyettiğini, aynı şekilde namazı, sadakayı, zekâtı, sıdkı, iffeti emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğru ise şu ayaklarımın bastığı yerlere yakında O Zât-ı Kerîm mâlik olacaktır. Zâten bu Nebiyy-i Zî-şân’ın zuhûr edeceğini biliyordum. Lâkin sizden olacağını tahmin etmezdim. O’nun huzûruna varabileceğimi bilsem Zât-ı Şerîfi’ni görmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olaydım kendisine hizmet ederek ayaklarını yıkardım.”

Ondan sonra Hirakl, Dıhye (r.a)[1] ile Busrâ emiri (Hâris bin Ebî Şemr el-Gassânî)’ye gönderilen ve onun tarafından da Kayser’e ulaştırılan

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Mektub-i Şerîf’ini istedi. Getiren kişi[2] onu Hirakl’e verdi. O da okudu. Mektûb-i Şerif şöyle idi:

“Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den (s.a.v) Rûm’un büyüğü Hirakl’e…

Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun!

Bundan sonra: Seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki selâmette kalasın! Allah Teâlâ da sana ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen fakir çiftçilerin günahı senin boynunadır.

«Ey Rasûl-i Muazzamım! Yahûdi ve Hristiyanlara de ki: “Ey ehl-i kitâb! Gelin hem bizce, hem sizce aynı seviyede makbul olan bir hak söz üzerinde ittifak edelim. Gelin Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” Buna aldırmazlarsa onlara; “Öyle ise şâhid olun biz Müslümanız!” deyin!» (Âl-i İmrân, 64)”

Hirakl diyeceğini dedikten ve Mektûb-i Şerîf’in kıraatini bitirdikten sonra yanında gürültü çoğaldı, sesler yükseldi, biz de yanından çıkarıldık. Arkadaşlarımla yalnız kalınca onlara:

“‒İbn-i Ebî Kebşe’nin[3] (yani Rasûlullah [s.a.v]’in) işi hakikaten azamet peydâ ediyor, iyice büyüyor. Baksanıza Benî Asfar Melik’i[4] bile O’ndan korkuyor.” dedim.

O günden tâ Cenâb-ı Hak İslâm ve inkıyâdı kalbime koyuncaya kadar hep, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in gâlip geleceğine inandım durdum.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6)

İmâm Zührî şöyle der:

İlyâ yani Beytü’l-Makdis sâhibi ve Hirakl’in dostu olup Şam hristiyanlarına piskopos tayin edilen İbnü’n-Nâtûr da Hirakl’den bahisle der ki:

“Hirakl Beytü’l-Makdis’e geldiği zaman günün birinde pek ziyâde gamlı göründü. Patriklerinden[5] yani emirlerinden bazıları ona:

«‒Bugün seni pek iyi görmedik, hâlini hiç beğenmedik!» dediler.

Hirakl yıldızlara bakardı. Kehânete âşina biriydi. Hâlini sorunca onlara dedi ki:

«‒Bu gece yıldızlara baktığımda Hıtân Melik’inin (sünnet olanların Sultânı’nın) zuhur etmiş olduğunu gördüm. Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir?» diye sordu.

«‒Yahûdilerden başka sünnet olan yoktur. Onlardan da sakın endişe etme! İdâren altındaki şehirlere mektup yaz, oralardaki yahudileri katletsinler.» dediler.

Derken Hirakl’in huzûruna, Gassân Melik’i tarafından gönderilen ve Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) hakkında haberler getiren bir adam çıkardılar. Hirakl o adamdan havâdis alınca:

«‒Gidip şu adam sünnetli midir, değil midir bakın!» dedi. Baktılar ve sünnetli olduğunu bildirdiler. Sonra gelen adamdan:

«‒Arap kavmi sünnetli midir?» diye sordu. «Sünnet olurlar» cevabını aldı. Bunun üzerine Hirakl:

«‒Bu ümmetin Melik’i işte zuhur etmiştir!» dedi.

BİZANS KAYSERİ HERAKLİYUS İMAN EDECEK Mİ?

Ondan sonra Hirakl, Roma’da ilimce kendi dengi olan bir dostuna mektup yazıp Hıms’a gitti. Hıms’tan ayrılmadan o dostundan Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in zuhûr ettiği ve Zât-ı Şerifi’nin Nebî olduğu hakkındaki görüşüne muvafık bir mektup geldi. Bunu müteakip Hirakl Hıms’da bulunan bir köşküne Rum ileri gelenlerini dâvet ederek kapılarının kapatılmasını emretti. Sonra yüksek bir yere çıkıp:

«‒Ey Rum cemaati! Bu zâta bey’at edip de felâh ve rüşde nâil olmayı ve mülkünüzün pâyidâr olmasını istemez misiniz?» diye hitap etti.

Cemaat yaban eşekleri gibi süratle kapılara doğru kaçıştılarsa da kapıların kapalı olduğunu gördüler. Hirakl bu derece nefretlerini görüp îmanlarından ümid kesince:

«‒Bunları geri çeviriniz!» diye emretti. Ve onlara dönüp:

«‒Deminki sözlerimi dininize olan bağlılığınızı öğrenmek için söyledim. Ve ne kadar bağlı olduğunuzu gözlerimle gördüm.» dedi.

Bu söz üzerine oradakiler rızâlarını ve memnuniyetlerini beyan ederek kendisine tâzim secdesinde bulundular. Hirakl’in son durumu bu oldu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6)

İSLAM'A DAVET EDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ

İnsanları İslâm’a dâvet ederken yumuşak ve gönül alıcı bir üslûb kullanılmalıdır.

Peygamber Efedimiz (s.a.v), o zamanki ilim ehli tarafından tanınmış ve tasdik edilmiştir. Bilhassa Ehl-i Kitâb, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in doğru söylediğini ve alâmetlerini kesin olarak biliyorlardı. Îmân etmelerine mânî olan ise inat, hased ve dünyadaki makam ve mevkîlerini kaybetme korkusuydu.

Başlangıçta insanların hidâyete ermeleri çok yavaş ilerledi. Bu durum, îmân edenlerin hafif meşrebâne bir aceleyle davranmadıklarına ve nübüvvetin doğruluğunun delilleri her birine bir şekilde zâhir oldukça taklidden uzak olarak hak yola girdiklerine en açık bir delildir. (Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 9)

Dipnotlar:

[1] Dıhye bin Halîfe el-Kelbî (r.a) ashâb-ı kiramın büyüklerinden pek ziyâde yakışıklı ve güzel yüzlü kıymetli bir kişiydi. Çok kereler Cibrîl (a.s) onun sûretine temessül edip vahiy getirirdi.

[2] Nâme-i Şerîf’i Busrâ emirinden alıp Hirakl’e götüren şahıs, meşhur Hâtem-i Tâî’nin oğlu Adiyy idi. Dıhye (r.a) ile birlikte Kayser’in nezdine gitmişlerdi. Müsned-i Bezzâr’da mervî olduğu üzere Nâme-i Şerîf’i Kayser’in eline sunan Dıhye’dir.

[3] Müşrikler Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i “Ebû Kebşe” nâmındaki kimseye nisbet ederlerdi. Huzâa kabilesinden olan bu adam putlara tapma husûsunda Kureyş’e muhâlefet ederek “Şiʻra’l-Abûr” isimli yıldıza tapmış bir Huzâa’lı idi. Allah Rasûlü (s.a.v) de putlara ibadet hususunda Kureyş’e muhâlefet edince ona benzeterek “İbnü Ebî Kebşe: Ebû Kebşe’nin oğlu” dediler. Bir rivâyete göre de Ebû Kebşe, Peygamber Efendimiz’in anne tarafından olan büyük dedelerinden biridir. Efendimiz (s.a.v)’i ona nisbet ederek gûyâ ona çekmiş olduğunu kastetmek isterlerdi. Sütbabasının künyesi olduğu da söylenmiştir. (Aynî, Ebû Muhammed Mahmûd b. Ahmed b. Musa b. Ahmed b. Huseyn el-Ğaytâbî el-Hanefî, Bedrüddin (v. 855), Umdetü’l-kârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî (I-XXV), Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts., I, 80)

[4] Araplar Romalılara “Benü’l-Asfar” derlerdi.

[5] Patriklik, Roma ile Bizans devletlerinin yüksek idârî makamlarından idi. Bu makam, en yüksek rûhânî makam olan Patriklik’ten farklıdır.