Peygamberimizin Cömertliği İle İlgili Kısa Hikayeler

PEYGAMBERİMİZ

Peygamberimizin (s.a.v) cömertliği nasıldı? Peygamberimizin (s.a.v) dünya ve ahiret terazisi nasıl idi? Tüm Müslümanlar için en kıymetli örnek olan Peygamberimiz'den (s.a.v) günümüz Müslümanları için kıymetli dersler...

O’nun, cömertlik ve kerem hususundaki derecesini lâyıkıyla takdir edebilmek mümkün değildir. O’nun cömertliği, fakirlikten korkmayan bir kimsenin ikram edişinden daha ileri seviyede idi.

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-’ın beyânına göre:

“Kendisinden bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56)

Uhud Dağı Kadar Altınım Olsa…

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sadece kendilerine mahsus bir fazîlet olmak üzere, dünyalık nâ­mına bir şey saklamaz, elin­de ne varsa onu Allah yolunda harcardı.

Sahâbeden Ebû Zer -radıyallâhu anh- nakleder:

Hazret-i Peygamber’le Medîne kenarında bir taşlık arâzide yürüyorduk. Karşımıza Uhud Dağı çıktı. Hazret-i Peygamber bana:

“–Yâ Ebâ Zer!” dedi. Ben de:

“–Buyur yâ Rasûlâllah!” dedim.

Buyurdu ki:

“–Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığım hâriç, yanımda bir dinar bulunduğu hâlde üç gün geçmesini istemem.” (Müslim, Zekât, 32; Buhârî, İstikrâz, 3)

Hiçbir Şey Veremezsen…

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin yanına garipler, yalnızlar, kimsesizler gelir, kendilerine verilecek bir şeyler veya bir sadaka beklerlerdi. Bâzen Efendimizʼin elinde verecek hiçbir şey olmazdı. Zaten çok zaman kendisi de aç olarak gezerdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elinde verecek bir şey olmadığında yoksulların o isteklerine karşı utanır, bir şey veremediği için yüzünü belli etmeden yavaşça yan tarafa çevirirdi. Bunun için Cenâb-ı Hak îkaz etti:

“Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz (قَوْلًا مَيْسُورًا) söyle.” (el-İsrâ, 28)

Dünyaya Hiç İltifat Etmedi

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kısa zamanda dünyada hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanlara ideal bir rehber olarak kalplerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen bu büyük dünya nîmetlerinin hiçbirine iltifat etmedi. Eski mütevâzı yaşayışına devam etti. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış odasında sâde ve zâhidâne bir hayat yaşadı. Hurma yaprağıyla doldurulmuş bir şilte üzerinde uyudu. Basit elbiseler giydi. En zayıf insanın hayat tarzının bile altında yaşadı. Bâzen de yiyecek hiçbir şey bulamadığı hâlde, Rabbine şükredip açlığını bastırmak için karnına taş bağladı.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz buyurur:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in âile efrâdı, Medîne’ye geldiği günden vefât ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)

Esas Hayat, Âhiret Hayatıdır

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hâne-i saâdetlerine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Peygamber Efendimiz’in mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. İşte hepsi bu kadar!.. Arabistan Yarımadası’nın Fahr-i Kâinât Efendimiz’e boyun eğdiği bir günde O’nun dünyaya âit mal varlığı bunlardan ibâretti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bunları görünce duygulandı, kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu ve ağladı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Niçin ağlıyorsun ey Ömer?” diye sordu. O da:

“–Niçin ağlamayayım yâ Rasûlâllah! Kayser ve Kisrâ dünya nîmetleri içinde yüzüyor! Allâh’ın Rasûlü ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ömer’in mahzun gönlünü tesellî etti ve:

“–Ağlama ey Ömer! Dünyanın -bütün nîmet ve zevkleriyle- onların, âhiretin de bizim olmasını istemez misin?!. buyurdu. (Ahmed, II, 298; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, X, 162)

Kaynak: Üsve-i Hasene, Erkam Yayınları