Peygamberimiz Yetim ve Şehit Ailelerine Nasıl Davranırdı?

Şahsiyeti

Yetim ve şehit ailelerine nasıl davranmalı? Peygamber Efendimiz yetim ve şehit ailelerine nasıl davranırdı? İslam’da yetim ve şehit ailelerinin yeri ve önemi...

Dînimizde erginlik çağına gelmeden önce babasını kaybetmiş kız veya erkek çocuklara yetim denilmektedir. Hadis-i şerîfte “Büluğ çağına ulaştıktan sonra yetimlik kalkar...” (Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 9) buyrulmakla yetimliğin yalnızca çocukluk devresiyle alakalı bir durum olduğu ifade edilmiştir.

İslâm öncesi Arap toplumunda özellikle savaşlar ve boşama kolaylığı gibi sebeplerle dul ve yetimlerin sayısı oldukça fazlaydı. Câhiliye toplumunda yetimler horlanır ve haklarına riayet edilmezdi. Fahr-i Kâinât de yetim olarak büyümüş, kavminin bu konudaki tavrını yakînen görmüştü. Nitekim Allah Teâla Habîb-i Edîbi’ne hitaben:

“O seni yetim bulup barındırmadı mı?” (ed-Duhâ 93/6) buyurarak Peygamberini yetim iken çeşitli vesilelerle koruyup muhafaza ettiğini belirtmiş:

“Öyleyse yetimi hor görme!” (ed-Duhâ 93/9) fermanıyla da ben nasıl seni himâye etmişsem, sen de diğer yetim kullarıma sahip çık, onların derdiyle ilgilen, sıkıntılarını hallet demek istemiştir.

YETİM MALI YEMEK NEDEN HARAM?

Resûl-i Ekrem’in yetimlerle ilgilenmesi ve onların haklarıyla alakalı düzenlemelerde bulunması risâletin ilk yıllarından itibaren başlar. Habeşistan’a giden mühacirlerin başkanı Ca’fer bin Ebî Tâlib, Necâşî’nin huzurunda İslâm’ı ve Müslümanları savunmak maksadıyla yaptığı konuşmada, Câhiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfları ezdiğini, Hz. Peygamber’in ise güçsüzlerin yanında yer alarak onların haklarına sahip çıktığını ve “yetim malını yemeyi” yasakladığını belirtmiştir. (İbn Hişâm, I, 359)

Bir âyet-i kerîmede yetim malını yemeye kalkışanların, dünya ve ahirette hüsrana uğrayacakları çarpıcı bir üslüpla şöyle beyan edilmektedir:

“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler hiç şüphesiz karınlarına ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (en-Nisâ 4/10)

Görüldüğü üzere yetimin malını çeşitli sebeplerle haksız yere yemeye veya herhangi bir şekilde telef etmeye kalkışanlar, yetimden önce kendilerini helâk etmiş olmaktadırlar. Durum böyle olunca, bir Müslüman için “Yetimin malına ancak en güzel ve faydalı bir şekilde yaklaşınız!...” (el-En’âm 6/152) âyetinin fehvasına uymaktan ve yetimin haklarına daima riayet etmekten başka yol kalmamaktadır. Nitekim dinimizin gösterdiği bu hassasiyet üzerine ashab-ı kirâm artık yetimlerle bir arada bulunmaktan bile çekinir hale gelmişler, neticede durum Peygamberimiz’e arzedilmiş ve şu âyet-i kerîme nazil olmuştur:

“...Sana yetimleri soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (ihmal etmekten) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayınız ki) onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanla düzelteni bilir...” (el-Bakara 2/220) (Nesâî, Vasâyâ, 11)

Bu âyet ile de yetimlerle kimin iyi kimin kötü niyetle ilgilendiğini Allah Teâlâ’nın çok iyi bildiği, dolayısıyla sorumluluktan kaçılmaması ve yetimlerin tam bir kardeş muamelesine tâbi tutulması gerektiği vurgulanmıştır

Haksız yere yetim malı yemenin insanı helak edeceğini belirten (Buhârî, Vasâyâ, 23) Fahr-i Kâinât bizleri yetime karşı her hususta hâmi olmaya davet etmektedir. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Müslümanlar içinde en hayırlı ev, kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir.” (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

Bu hadise göre yetimi sadece barındırmak kâfî değildir, aynı zamanda ona iyi davranmak da gerekir. Bir taraftan yeme-içme, giyim-kuşam gibi ihtiyaçları karşılanan yetim diğer taraftan maddi veya manevi eziyete maruz kalırsa, bu tür bir barınma onun için zulüm haline dönüşebilir.

YETİME İYİLİK YAPMANIN MÜKAFATI

Bir başka hadis-i şerîfte de yetime yapılan iyiliğin karşılığında cennetin kazanılacağı şöyle dile getirilmektedir:

“Bir kimse, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî, Birr, 14)

Affedilmeyecek suç ifadesi, iki büyük günahı hatıra getirmektedir: Biri Allah’a şirk koşmak yâni Allah’tan başka bir ilâhın varlığını kabul etmek, diğeri de kul hakkı yemektir.

Efendimiz yetimlerin maddî ve manevî sıkıntılarına katlanarak onları güzel bir şekilde yetiştirenlerin cennette kendisine komşu olacağını haber vermektedir. İlgili rivayetlerden birinde Resûlullah:

“Kim üç yetimi yetiştirir, nafakasını temin ederse, sanki ömrü boyu geceleri namaz kılmış, gündüzleri oruç tutmuş ve sabahtan akşama yalın kılıç Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap alır. Keza, ben ve o, şu iki parmak gibi cennette kardeş oluruz” buyurmuş ve ardından şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yapıştırmıştır. (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

Cennet’e girebilmek, şüphesiz büyük bir saâdettir. Bundan daha üstünü, Cennet’te Resûl-i Ekrem’e komşu olabilmektir. Cennet’i yaratan ve oradaki üstün mevkileri bazı iyilikleri yapanlara ayıran Allah Teâlâ, sevgili Resûlü’ne komşu olma bahtiyarlığını, yetimleri koruyanlara lutfetmiştir. Bir diğer hadîs-i şerîfte de bu gerçek şöyle pekiştirilmektedir:

“Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.”

Hadisin râvisi Mâlik bin Enes, Hz. Peygamber’in yaptığı gibi işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd, 42)

Bu hadis-i şerifte dikkat çekildiği üzere yetimler, insanın kendi yetimleri ve başkasına ait yetimler diye ikiye ayrılmaktadır. Bir kimsenin kendi yetimleri; torunu, erkek veya kız kardeşinin çocuğu, öz veya üvey kardeşi, oğulluğu, kocası ölen bir hanıma göre geride kalan çocukları yahut bu neviden yakınlarıdır.

Yetim bir yavrunun babadan anadan kalma malı bulunabilir. O takdirde bu yavruya erginlik çağına girene kadar sahip çıkmak, malının yok olup gitmesini engellemek, onu himâye etmek demektir. Şayet malı bulunmuyorsa, onun himâyesi, babasının yokluğunu aratmamaya çalışmakla mümkün olur. Her toplumda olduğu gibi bizde de hadsiz hesapsız yetim vardır. Nice yetimler, ellerinden tutacak, kendilerini hayatın zor ve katı şartlarına alıştıracak rehberleri olmadığı için ezilmişler, itilip kakılmışlar ve âdeta kötü insan olmaya zorlanmışlardır.

Bu yavrulara sahip çıkanlar, toplumun bir açığını kapamış, bir yarasını sarmış, kısaca insan olmanın sorumluluğunu duymuş olurlar. Hayatın zorluklarının bir kimseyi ezmesine mani olanlar, emsâlsiz bir zevk tadarlar ve şu hadîs-i şerîfin vâdettiği hesapsız mükâfatı kazanırlar:

“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır...” (İbn-i Hanbel, V, 250)

Her saç teline karşılık bir sevap, ne büyük mükâfattır! Şu hâlde yüreğinden kopup gelen derin bir şefkat duygusuyla bir yetimi kucaklayıp bağrına basan, yanaklarına öpücükler konduran, ona yalnızlığını ve yetimliğini unutturmaya çalışan bir kimse, ilâhî rahmet sağanağı altında yıkanmış ve günahlarından arınmış olmaktadır.

Bir yetim gülüyorsa, başına şefkat eli değdiği içindir. Bir yetim gülüyorsa, bütün bir toplum gülüyor demektir. Zira yetime gösterilecek iyi muamelenin dünya hayatında kalp huzuruyla yaşamak için önemli bir vesile olduğu unutulmamalıdır. Fahr-i Kâinât kalbinin katılığından şikâyet eden sahâbîye şu tavsiyede bulunmuştur:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (İbn-i Hanbel, II, 263, 387)

PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE MERHAMETİ

Peygamberimiz yetim hakkındaki söz ve tavsiyeleri yanında uygulamalarıyla da bizler için üsve-i hasene olmuştur. Gerek kamu yararına gerekse kendi adına yetimle ilgili bir husus mevzubahis olduğunda, Fahr-i Kînât yetimi dâima koruyup gözetirdi. Mesela Mescid-i Nebevî’nin inşa edildiği arsa, Ensar’dan Esad bin Zürâre’nin himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adındaki iki yetime aitti. Bu iki yetim arsayı mescid yapılması için hibe etmek istemişler, ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş ve bedelini ödemiştir. (Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 45)

Öte yandan Resûl-i Ekrem’in himayesinde bazı yetim çocukların bulunduğunu görmekteyiz. İbn-i Sa’d’ın naklettiğine göre Ebû Ümâme ölmeden önce Kebşe, Habibe ve Fâria adlı üç küçük kızını Hz. Peygamber’e vasiyet etmiştir. Efendimiz de bu kızlara gereken ilgiyi göstererek onların kendi yakın gözetimi ve terbiyesi altında yetişmelerini sağlamıştır. (İbn-i Sa’d, III, 610)

Vaktiyle yetim bir çocuk olan Ebû Cuhayfe de Hz. Peygamber’in zekât toplamak ve dağıtmakla görevli memurundan bahisle şu hatırasını anlatır:

“Bize Nebî’nin zekât memuru geldi. Zekâtı zenginlerimizden alıp fakirlerimize verdi. Ben yetim bir çocuktum. Bana da bir deve verdi.” (Tirmizî, Zekât, 21)

Ashabını genel olarak yetimi ve onun hakların korumaya teşvik eden Hz. Peygamber, yeterli kapasiteye sahip olmayanların bu işi üstlenmemelerini de istemiştir. Ebû Zer el-Ğifârî’ye şu tavsiyede bulunmuştur:

“Ey Ebû Zer seni zayıf görüyorum. Doğrusu ben kendim için istediğimi senin için de istemekteyim. Sakın iki kişiye dahi emir olma ve yetim malının velayetini de üzerine alma!” (Nesâî, Vasâyâ, 10)

PEYGAMBERİMİZİN ŞEHİT AİLELERİNE MUAMELESİ

Fahr-i Kâinât her zaman var olabilecek şehit aile ve çocuklarına özel alaka göstermiş, onlara elinden gelen maddî ve manevî yardımı esirgememiştir. Duruma göre Efendimiz bazen mağdur olanları doğrudan himayesi altına almış, bazen onların acılarına gözyaşlarıyla ortak olmuş, bazen de şehitlerin ahiretteki yüksek payelerini hatırlatarak geride kalan yakınlarının yanık yüreklerine su serpmiştir. Beşir (Bişr) bin Akrabe der ki:

Babam Akrabe, Uhud günü şehid olunca ağlayarak Hz. Peygamber’e gittim.

“– Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Aişe olsa, razı olmaz mısın?” buyurdu.

– Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah razı olurum, dedim. Bunun üzerine Efendimiz eliyle başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı halde Resûlullah’ın elinin başıma değdiği yerler hala siyah kalmıştır. (Buhârî, et-Târîhu’l-kebir, II, 78; Ali el-Muttakî, Kenz, XIII, 298)

Oğlu Bedir’de öldürülen Ümmü Hârise ile ilgili şu haberde ise Resûlullah’ın şehit ailelerine gösterdiği teveccühün bir başka şeklini görmekteyiz. Ümmü Hârise’nin oğlu Hârise, Bedir gazvesinde düşman tarafından rastgele atılan bir okla şehîd edilmişti. Bu hâdise üzerine Ümmü Hârise, Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelerek şöyle dedi:

– Yâ Resûlallah! Eğer oğlum cennette ise sabreder sevabını beklerim; değilse onun için var gücümle ağlarım. Resûlullah ona şu müjdeli haberi verdi:

“– Ey Ümmü Harise, cennette birçok dereceler vardır. Oğlun bunlardan Firdevsü’l-A’lâya erişti.” (Buhârî, Cihâd, 14; İbn-i Hanbel, III, 272)

Diğer taraftan Nebiyy-i Ekrem Uhud savaşında şehid düşen amcası Hz. Hamza’nın kızı Ümâme’yi Ca’fer bin Ebî Talib’in himayesine vermiş, daha sonra da onu Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme ile evlendirmiştir. (İbn-i Sa’d, VIII, 159-160)

Peygamberimiz Mûte muharebesinde de Ca’fer bin Ebî Talib’in şehadetini duyunca hemen onun evine koşmuş gözyaşları içinde çocuklarını bağrına basıp koklamış, ardından yasları sebebiyle Ca’fer ailesine yemek hazırlanmasını emretmiştir. (İbn-i Hişâm, III, 436)

Efendimiz’in daha sonra da bu aileyle yakından ilgilendiğini görmekteyiz. Abdullah bin Ca’fer Allah Resûlü’nün kendileriyle yakından ilgilendiğini gösteren şu tatlı hâtırayı nakletmektedir:

İyi hatırlıyorum, ben ve Hz. Abbas’ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullah çocukken bir gün sokakta oynuyorduk. Allah Resûlü bir binekle yanımıza çıkageldi. Beni göstererek:

“– Şunu bana kaldırın!” dedi ve beni ön tarafına oturttu. Kusem’i de göstererek:

“– Şunu da kaldırın!” dedi. Onu da terikisine aldı. Efendimiz’in amcası olan Abbas Kusem’den çok Ubeydullah’ı severdi. Buna rağmen Resûlullah Efendimiz amcasından çekinmedi ve terikisine Kusem’i bindirdi. Sonra üç defa başımı okşadı ve her okşayışında:

“Allahım! Ca’fer’in evlatlarına Sen sâhip çık!” diye dua buyurdu. (İbn-i Hanbel, I, 205; Hâkim, III, 655)[1]

Yine bir gün Efendimiz çocuklarla birlikte pazarda satış yapan Abdullah bin Ca’fer’in yanına uğramış, onun hakkında:

“Allahım! Bu çocuğun satışını bereketli kıl” diye dua etmiştir. (İbn Hacer, el-İsâbe, II, 289)

Hz. Peygamber genel olarak şehit aileleri için de şöyle dua etmiştir:

“Allahım! Onların kalplerindeki üzüntüyü ve başlarına gelen musibeti gider. Şehitlerin geride bıraktıklarını kendileri hakkında hayırlı eyle!” (Vakidî, I, 316)

[1] Hadisin râvilerinden biri şöyle diyor: Abdullah bin Ca’fer’e dedim ki:

− Kusem daha sonra ne oldu? O da:

− Şehid oldu, dedi. Bunun üzerine

− Allah ve Resûlu daha hayırlı olanı en iyi bilendir, dedim.

− Evet, dedi.

Kaynak: Üsve-i Hasene 2, Erkam Yayınları