Peygamberimiz Kirli Yatağı Neden Kendi Eliyle Yıkadı?
Abdullah Sert Hocaefendi, Hz. Mevlânâ’dan aktardığı bu kıssada Peygamberimizin (s.a.v.) merhamet, incelik ve hidayet üslubunun bir müşriğin kalbini nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor.
KEREM VE HİDAYET: HZ. MEVLÂNÂ'DAN BİR MİSAFİR KISSASI
Mevlânâ Hazretleri, Asr-ı Saadet’te insanlığını ve vicdanını kaybetmiş, duyguları dumura uğramış kaba saba bir insanın, Allah Resûlü’nün ince zarif hâlleri ve hidayet üslubuyla nasıl iman ettiğini kendine mahsus hikâye üslubuyla şöyle anlatır:
Bir zamanlar müşriklerden bir topluluk, akşam vakti mescide gelip Peygamber Efendimiz’e misafir oldular. Dediler ki: "Ey bütün dünyadaki insanları mânen misafir eden yüce insan! Biz buraya sana misafir olarak geldik. Yiyeceğimiz, içeceğimiz yok. Ayrıca biz çok uzaklardan geldik, burada tanıyanlarımız da yok. Lütfunu, keremini, ihsanını göster, biz garipleri sevindir, gönüllerimize nurlar saçılsın."
Peygamber Efendimiz, ashâbına dönerek: "Dostlar," dedi, "Bunları pay edin, evlerinize götürün, ikramlarda bulunun. Çünkü siz benimle aynı ahlâkta ve cömertliktesiniz." Ashâb-ı kiramdan her biri bir misafir seçip götürdü.
Ancak aralarında eşi benzeri olmayan, kaba saba, çok iri cüsseli, fil gibi bir adam vardı. (Mevlânâ, belki adam öyle değil ama onu böyle tarif ediyor.) Adam mescitte yalnız kaldı. Kimse onu götürmeye cesaret edemedi. Resûlullah Efendimiz: "Pekâlâ, bunu da ben götüreyim," dedi.
Allah Resûlü onu evine götürdü. Adamcağız, fil gibi olunca, o gece fil gibi de yedi. (Mevlânâ aynen öyle anlatıyor.) "Öyle yedi ki," diyor, "karnı davul gibi şişti. Sekiz on adamın yiyeceğini yalnız başına yedi." Evde ne varsa silip süpürmüştü.
Yatma zamanı gelince bir odaya girdi. Tabii o kadar ağırlıkla yiyip yatınca, gece farklı bir rüya gördü ve rüyasında etrafı kirletti. Sabah uyanınca, "Eyvah!" dedi, "Mahvolduk! Ne yapacağız? Ben sabah kapı açılınca hemen yavaşça şuradan fırlayıp kaçayım gideyim. Oldu olacak artık, bu kirliliğimle yapacak hâlim de yok."
Sabah, Allah Resûlü kapıyı açınca, adam hemen fırlayıp gitti. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle bir baktı ki ortalık kirlenmiş. "Bana bir su kabı getirin, hepsini kendi elimle yıkayayım," dedi.
Sahâbeler, "Canımız sana kurban olsun, sen bırak ya Resûlallah, bu işi biz yapalım," dedilerse de, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Hayır," dedi, "Bana olan sevginizi biliyorum fakat bunu şimdi benim yıkamamda bir hikmet var." Ev halkı, Hazreti Peygamber’in bu sözünü duyunca, bu işin ardındaki sırrın meydana çıkmasını beklemeye başladılar.
Fakat o müşrik misafirin küçük bir putu ve boynuna taktığı bir de muskası vardı; meğer onu evde unutmuş. Putunun kaybolduğunu anlayınca: "Eyvah!" dedi, "Ne yapacağım ben şimdi? Ortalığı pislettim, kirlettim ama put da orada kaldı. Ne olursa olsun ben gidip tekrar şu putumu alayım." (Puta tapan adam, putu ömrü boyu bırakamıyor, Allah korusun.) Yaptığı kötü işten utanıyordu ama boynuna asılı muska ve puta olan bağlılığı utancını giderdi.
Putunu aramak için koşup geldi. Hazreti Mustafa’nın (s.a.v.) odasında putunu gördü. Gördü ama kendisinin kirlettiği yatağı da Allah’ın kudret eli ve rahmeti olan Hazreti Mustafa’nın bizzat yıkadığını gördü! Tam bu hâl üzere, put kalbinde kırıldı! Dedi ki: "Yâ Rabbî, ben nasıl bir insanla karşı karşıya gelmişim! Nasıl bir insan bu!"
Evet, put kalbinde kırıldı, onun muhabbetini gönlünden kazıdı, kendine geldi. Ulvî bir cezbeye tutuldu; yenini yakasını yırttı, iki elini yüzüne başına vuruyor, kafasını kapı ve duvara çarpıyordu: "Ey yeryüzünün şanı şerefi olan yüce insan, senin keremine karşı gösterdiğim gafletten utanıyorum!" diyordu.
Muzdarip bir gönülle yeryüzüne sesleniyordu: "Ey hikmetlerle dolu yeryüzü, sen Allah’ın emrine uyuyor, O’na boyun eğiyor, O’nun aşkıyla dönüp duruyorsun. Ben ise senin üstündeki nimetlerle perverde olan âciz bir kimse olduğum hâlde nefsime mağlubum ve azıyorum. Sen Allah’a karşı hor ve hakir oluyor, titreyip zikrediyorsun; ben ise O’nun emirlerine karşı geliyorum, yazık bana!"
(Mevlânâ konuşturuyor...) Her an yüzünü göğe kaldırıyor, Hazreti Peygamber’e (s.a.v.): "Ey cihanın kıblesi, sana bakacak yüzüm yok," diye feryat ediyordu. Onun bu cezbe hâli, titremesi, çıldırması iyice artınca, Hazreti Mustafa (s.a.v.) o inkârdan kaçmak isteyen zavallıyı can sarayına aldı, huzura kavuşturdu, onun virane olmuş gönlünü ihya etti.
Ona ince, derin, esrarlı sözler söyledi. Böylece daha evvel putun zebunu olan gafil kişi, daha önce yabancısı olduğu bu yüce ahlâk, bu hassas gönül karşısında yakın bir dost oluverdi.
Âyet-i kerîme de o değil mi: "...İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde savarsan, seninle aranda düşmanlık olan kimse, sana sıcacık bir dost oluverir." (Fussilet, 34) İnsan utanır, evet, sonra sana sıcacık dost oluverir.
Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in o mana padişahının lütuflarından, engin tevazu sahibi oluşundan şaşırdı kaldı ve: "Ey Allah’ın birliğinin şahidi, bana kelime-i şehadeti öğret," dedi. "Allah’ın birliğine iman, senin peygamberliğini tasdik edip saadet kervanına katılayım. Ben artık bu kaba varlıktan, bu duygusuz vicdan ve fil bedenimden usandım. Evet, bu fil bedenimden de usandım artık, imanın sonsuz sahrasına varayım," dedi.
Hazreti Mustafa (s.a.v.) o adama imanı talim etti. O mübarek kelime-i tevhidi söylemesi (Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlullah demesi), bağlanmış düğümleri çözdü.
Hazreti Mustafa (s.a.v.): "Bu gece hem hanemizin hem de gönlümüzün misafiri ol," dedi. "Dün başkaydı, bugün başka. Evet, dün başka gelmiştin ama şimdi başka bir insan oldun. Gel, bugün de bizim misafirimiz ol!"
Müslüman olan o bahtiyar adam dedi ki: "Vallahi, nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim ebede kadar senin misafirinim. Ben ölüydüm, beni dirilttin. Artık ben senin azatlı kölenin, senin kapıcınım. Zaten dünyada da ahirette de senin şefaat sofranın misafirleriyiz."
O gece bedevi, Hazreti Peygamber’in misafiri oldu. Bir tek keçiden sağılan sütün ancak pek azını içebildi. Bir gün evvel yedi keçinin sütünü bitirmişti ama o gün bir keçiden sağılan sütün ancak pek azını içebildi. Sonra şükretti, sofradan çekildi. Peygamber Efendimiz süt içmesi için üstüne düştüyse de o yine dedi ki: "Vallahi ben gerçekten doydum. Vallahi ben gerçekten doydum. Bunu utanıp sıkılarak veya övünüp gösteriş yapmak için söylemiyorum. Artık senin feyzinle dolu bir lokma, yüzlerce lokmaya bedel oldu. Ben dün geceki oburca yiyişimden daha fazla doydum. Dün doymayan bir insandım, dün puta tapıyordum. Bugün Resûlullah’ın misafiriyim, bir lokma yetti bana. Hâsılı, kâfirlik hırs ve zilletinden kurtulunca, bu ejderha mide bir karınca gıdasıyla doydu gitti. Neyle peki? Allah Resûlü’nün işte o güzel ahlakıyla ve gerçekten güler yüzüyle. Cenab-ı Hak hepimizi bu hâllerle muttasıf eylesin kıymetli kardeşlerim."