Peygamber Efendimiz’in İlme Verdiği Değer

Şahsiyeti

İlim nedir? Peygamber Efendimiz’in ilme verdiği değer nedir?

İlim, kısaca bilmek demektir. “Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanaat; bir şeyi olduğu gibi idrak etmek” diye de târif edilmiştir. Zıddı ise cehâlettir.

İslâm dini ilme ve ilim tahsiline, böylece zihin ve kalp âlemini tenvîre büyük ehemmiyet verir. Cehâleti ve karanlıkları ortadan kaldırmayı hedefler. Allah Teâlâ ilk vahyettiği âyetlerde, Resûlü’ne ve onun şahsında bütün insanlara okumayı ve öğrenmeyi şöyle emretmektedir:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (rahim duvarına tutunmuş asılı bir hücreden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, kalemle öğretendir. İnsana bilmediği şeyleri O öğretti.” (el-Alak 96/1-5)

“Oku!” emrinin, ilk olarak inen âyetlerin içinde iki kez tekrar edilmesi, İslâm’ın ilme, ilim öğrenmeye ve öğretmeye verdiği ehemmiyeti gösterir. Bu âyetlerde ilmi öğretenin esasen Allah Teâlâ olduğu bildirilerek insana: “Rabbinin adını zikret, indirdiği âyetleri O’nun adına ve rızasına uygun olarak oku, engin mânalarını anla, kendini oku, kâinâtı oku ve ma’rifet-i ilâhîyeye ererek ihsan derecesinde bir kulluk hayatı yaşa!” telkininde bulunulmaktadır.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’i ilminin artması için duaya teşvik ederek:

“De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır!” (Tâhâ 20/114) buyurmuştur. Bu mânada Peygamber Efendimiz; “Allah’a yaklaştıracak bir ilim öğrenmeksizin geçen günde, benim için hayır yoktur.” (Ali el-Müttaki, X, 136) sözüyle bu emre icabet ettiğini göstermiştir. Çünkü ilim bitip tükenmeyen bir hazine olup yalnızca sahibine değil diğer insanlara ve hatta bütün canlılara da fayda verir. Zira hak ile bâtılı ayırmanın en önemli vasıtası ilimdir. İlmin artması insana yük değil, aksine onu yücelten bir fazilettir. Bu mânada insanın ilmi arttıkça tevâzuu da artar; lüzumsuz düşünce, havatır ve vesveselerden kurtulur; gerçeği anlar ve elinden geldiğince iyi bir insan olmaya gayret gösterir. Allah Teâlâ, ilim ile meşgul olan ve öğrendiklerinin gereğini yerine getiren âlimleri üstün derecelere ve makamlara kavuşturacağı husûsunda:

“Allah içinizden îmân edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” buyurmaktadır. (el-Mücâdele 58/11)

Resûl-i Ekrem Efendimiz de hâdis-i şerîflerinde âlimleri şöyle medhetmektedir:

“Allah, hakkında hayır murâd ettiği kimseyi dinde ince anlayış sâhibi kılar.” (Buhârî, İlim, 10; Müslim, İmâre, 175)

 “Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen talebe bundan müstesnadır.” (Tirmizî, Zühd, 14)

İnsanın öğrendiği ilmi başkalarına öğretmesi en büyük infak ve hayırlardan biridir. Meselâ talebe yetiştirmek, kitap yazmak ve yayımlamak, günümüzün modern imkânlarından faydalanarak ilmini kendisinden sonraki nesillere intikal ettirmek, hadis-i şerifte belirtildiği üzere kişinin amel defterinin kapanmamasına ve sevabının devamlı olmasına vesile olacak sâlih ameller zümresindendir. (Müslim, Vasiyyet, 14)

Safvan bin Assâl (r.a.) bir gün mescidde bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gider ve:

“– Yâ Resûlallâh, ilim öğrenmek için geldim.” der. Efendimiz:

“– İlim öğrenmek isteyene merhaba! Melekler ilme olan sevgilerinden ötürü kanatlarıyla ilim tâlibinin çevresinde birinci kat semâya kadar halka oluştururlar.” buyurur. (Heysemî, I, 131)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bizleri daha samimi bir şekilde ilme talip olmaya teşvik için şöyle buyurmaktadır:

“Kim ilim tahsiline yönelirse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. Melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile âlim için Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim, 19)

Kur’ân-ı Kerîm ilmin, insana müspet vasıflar kazandıran, onu Allah’a karşı daha şuurlu hâle getiren bir keyfiyete sâhip olduğunu haber vermektedir. “De ki: Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (ez-Zümer 39/9) âyet-i kerîmesini siyâk ve sibâk (öncesi ve sonrası) itibariyle tetkik ettiğimizde, bu hakîkat bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.

Kaynak: Üsve-i Hasene 2, Erkam Yayınları