Peygamber Efendimizin Bazı Gazveleri ve Batn-ı Nahle Seferi

Nübüvveti

Hicretin on üçüncü ayının başlarında, Rebîulevvel ayı içinde, yüz kişilik bir kuvvetin himâyesindeki iki bin beş yüz develik Kureyş kervanıyla karşılaşmak maksadıyla Buvât Gazvesi gerçekleştirildi. Ensâr’dan Sa’d bin Muâz -radıyallâhu anh-’ı Medîne’de yerine vekil bırakan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iki yüz müslümanla yola çıktı. Herhangi bir karşılaşma ve çarpışma olmadan Medîne’ye dönüldü.

Aynı günlerde, Medîne’ye üç mil uzaklıktaki Akîk nâhiyesinin Cemmâ Dağı’nda yayılmakta bulunan deve ve sığırları sürüp götüren Kürz bin Câbir’i yakalamak için Sefevân Gazvesi yapıldı. Buna “Bedrü’l-Ûlâ: İlk Bedir Seferi” de denilir. Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh-’ı yerine vekil bırakarak sefere çıkan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sefevân’a kadar gitti ise de Kürz, kaçtığı için geri döndü. Bu zât ise daha sonra İslâm’a girdi ve iyi bir müslüman oldu.

Hicretin on altıncı ayında Cemâziyelâhir ayı içinde de Zü’l-Uşeyre Gazvesi’ne çıkıldı, Müdlicoğulları ve müttefikleriyle antlaşma yapıldı.

Bu sırada, vaziyeti kontrol için gönderilen ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in halasının oğlu Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh- tarafından kumanda edilen bir birlik, “Batn-ı Nahle” mevkiinde Mekkelilerin bir kervanını vurdu. Bu durumu fırsat bilen ve devamlı Medîne’nin üzerine yürümek için bahâne arayan Mekkeli müşrikler galeyâna geldi.

Hazret-i Peygamber ve müslümanlar aleyhine yaygara koparan müşrikler, Batn-ı Nahle hâdisesinin haram aylardan Receb ayına rastlaması münâsebetiyle de:

“–Muhammed, haram ayı helâl yaparak kan döktü. Esir aldı ve mal gasbetti.” dediler.

Aslında bu çarpışmayı Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- emretmemiş, hâdiseyi sonradan duyduğunda Abdullâh’a:

“–Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmedim!” buyurmuşlar ve ganîmetten bir şey almaktan çekinmişlerdi. Bunun üzerine de mücâhidler çok üzülmüş, helâk olacaklarını zannetmişlerdi. Fakat müşriklerin, bu işi iyice büyütüp aleyhte propaganda yapmaları üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

يَسْئَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهِ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللهِ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُوا

“Sana haram ayı, yâni onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allâh yolundan çevirmek, Allâh’ı inkâr etmek, Mescid-i Harâm’ın ziyâretine mânî olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allâh katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. (Ey Rasûlüm!) Eğer onların güçleri yetse, dîninizden döndürünceye kadar (haram veya helâl aya bakmaksızın) sizinle savaşa devâm ederler...” (el-Bakara, 217)

Âyetin nüzûlüyle rahatlayan Abdullâh bin Cahş ve arkadaşları:

“–Yâ Rasûlallâh! Mücâhidlere verilen ecir gibi bizlere de ecir verilir mi?” diye sordular. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

اِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِى سَبِيلِ اللهِ اُولئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَةَ اللهِ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“O kimseler ki îmân ettiler, hicret ettiler ve Allâh yolunda savaştılar. İşte onlar, Allâh’ın rahmetini umabilirler. Allâh çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (el-Bakara, 218)

Bu ilâhî beyanlar, mü’minleri mânen takviye ederken müşrikleri de müslümanlar aleyhine gittikçe hırslandırıyordu. Zâten bu âyetler nâzil olmasa da müşrikler, mü’minlere karşı hınç yüklü idiler. Çünkü müslümanlar gün geçtikçe çoğalıyor, İslâm Devleti güçleniyordu. Hattâ o sıralar Allâh Rasûlü’nün Medîne’de yaptırdığı bir nüfus sayımıyla, îmân eden erkeklerin sayısı bin beş yüz olarak tespit edilmişti. Bu sayının gittikçe arttığı da düşünülürse, hiç de küçümsenecek bir rakam olmadığından tabiî olarak müşrikler için yavaş yavaş tehlike arz etmeye başlamıştı. Ayrıca Medîne, Mekkeli müşriklerin hayat damarı olan ticâret yolu üzerinde idi. Bunun için tehlike büyümeden bertarâf etmenin çâresini düşündüler. Netîcede vardıkları karar, Medîne’ye saldırmak oldu.

***

Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh-’ın aldığı esirler arasında Hakem bin Keysân da vardı. Fahr-i Âlem Efendimiz Hakem’i İslâm’a dâvet etti. İslâm’ı bütün tafsîlâtı ile uzun uzadıya anlattı. Şüphelerini yok etmek için defâlarca tekrar etti. Allâh Rasûlü’nün bu kadar gayret sarf etmesine rağmen Hakem’in hâlâ müslüman olmamasına öfkelenen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Bununla ne diye konuşup durursun. Vallâhi o hiçbir zaman müslüman olmaz! Müsâade et, boynunu vurayım da cehenneme gitsin!” dediyse de Peygamber Efendimiz Hakem’e İslâm’ı anlatmaya devâm etti. Hakem dikkatini toplayarak:

“−İslâm nedir?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmen ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getirmendir!” buyurdu.

Hakem:

“−Müslüman oldum.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ashâbına dönerek:

“–Eğer ben, biraz önce size uysaydım, o şimdi cehenneme gitmişti!” buyurdu.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:

“Hakem’in müslüman olduğunu görünce sanki bütün geçmiş ve gelecek şeyler beni sıktı! Kendi kendime: «Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- benden daha iyi bilirken, ben nasıl O’na karşı bir şey istemeye kalkarım?!» dedim. Sonra da: «Benim maksadım ancak Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanmaktı.» diyerek kendimi tesellî ettim. Hakem müslüman oldu. Vallâhi müslümanlığını da güzelleştirdi. Allâh yolunda cihâd etti ve Bi’r-i Maûne’de şehîd edildi.” (İbn-i Sa’d, IV, 137-138; Vâkıdî, I, 15-16)

Bu hâdiseden, İslâm’ı, kızıp öfkelenmeden, leyyin (yumuşak) bir lisanla, sabırla, hikmet ve güzel öğütle teblîğ etmek gerektiği anlaşılmaktadır.

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul