Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin 2021 İftar Sevinci Programı Özel Mülakatı

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, 13 Nisan 2021 tarihinde Erkam Radyo’da yayınlanan “İftar Sevinci” programında Prof. Dr. İrfan Gündüz’ün konuğu oldu ve sorularını cevapladı...

İftar Sevinci Programı Özel Mülâkâtı (13 Nisan 2021)

İrfan Gündüz: Erkam Radyomuzun ve Erkam Televizyonumuzun çok değerli dinleyicileri ve izleyicileri!

Bir İftar Sevinci programında sevincimizi sizlerle paylaşmak üzere huzurlarınızdayız.

Bugün, Ramazân-ı Şerîf’in ilk iftarı ve ilk günü. İlk İftar Sevincimizi de her zaman olduğu gibi, Muhterem Üstadımız Osman Nûri Topbaş Efendi ile sizleri buluşturmak istiyoruz. Ve Ramazan’a da böyle bir fâl-i hayr olan sohbetle başlamak istiyoruz.

Efendim, izin verirseniz eğer.

Buyrun efendim.

Ramazan’da bir mânâ iklimine doğru giriyoruz, gönül iklimine doğru gidiyoruz.

Elhamdülillah…

Bu anlamda Ramazân-ı Şerîf bize, bu ümmete neler hatırlatmalı, neler düşündürmeli? Ve de Ramazân-ı Şerîf’in bizim açımızdan, farkındalık olarak, ne anlama gelir? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Ramazân-ı Şerîfimiz mübârek olsun! İnşâallah, Ramazân-ı Şerîf’i bol ibadet, tâat, muâmelât, hizmetle ihyâ etmeyi Cenâb-ı Hak cümlemize ihsan eylesin, ikram eylesin, lûtfeylesin inşâallah.

Âmîn, inşâallah.

Rabbimiz, insanı en şerefli mahlûk olarak halketti. Ve kuluyla dost olmayı arzu ediyor.

نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي

(“…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” [el-Hicr, 29; Sâd, 72]) buyuruyor. Kendinden vasıflar veriyor, cemâlî sıfatlar. Bunlarla kalp müzeyyen olacak. Cenâb-ı Hak o kalbi Cennet’e davet ediyor. Kalb-i selîm olacak.

Bu ilâhî rahmete nâil olabilmemiz için Cenâb-ı Hak bazı günleri, bazı geceleri, bizlere lûtuf olarak ikrâm ediyor.

Ramazân-ı Şerîf, bu rahmet esintilerinin kesâfet kazandığı en mübârek bir zaman dilimi.

Fakat maalesef, ham ve nâdan bir kalple bakıldığı zaman, Ramazân-ı Şerîf, diğer aylardan bir farkı yok.

Fakat Ramazân-ı Şerîf; evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemʼden kurtuluş vesîlesi... (Bkz. İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 191)

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına, mü’minlere çok büyük bir lûtfu. İlâhî rahmet ve mağfiretin tuğyân ettiği bir ay.

Mü’minler için, diğer bir taraftan, rûhânî bir eğitim ayı olmuş oluyor.

Ramazân-ı Şerîf;

–Kulluğu idrak günleri.

–Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerini idrak günleri.

–Nefsin tasallutunu bertaraf etme mevsimi.

–Hakk’a yaklaşma seferberliği.

Ramazan, rûhânî hâlimizi gösteren bir ayna mesâbesinde aslında.

Mevlânâ Hazretleri’nin güzel bir ifadesi var:

“Ramazan geldi, artık maddî yiyeceklerden elini çek ki, sana gökten mânevî rızıklar gelsin. (Yani gönül rûhâniyetle dolup taşacak. Gönlünden bir rahmet taşıracak.) Bu ay, gönül sofrasının kurulduğu aydır. Gönlün, bedenin hatalarından kurtulduğu aydır. Gönlün aşk ve îmân ile dolduğu aydır.”

Rasûlullah Efendimiz’in de bu hususta çok teşvikleri var. Hattâ:

“Kim bir oruçluya su ile iftar ettirirse, Allah Teâlâ da ona benim havuzumdan içirir…” buyuruyor. (Ali el-Müttakî, VIII, 477/23714)

Kevser ırmağından içirir.

Kevser içirir buyuruyor.

İnsanın nefsânî arzularını bertaraf etmesi, gönlünü tezkiye etmesi, riyâzat hâlinde yaşamaya ihtiyacı var.

Yani Ramazan’dan sonra bile kul o Ramazan’daki hâliyle riyâzat hâlinde yaşayacak. Bu şekilde mânevî olarak daima gönül âlemi müzeyyen hâle gelecek. Nefsânî arzulara karşı bir mukâvemet kesbedecek.

Mesela bir misal verirsek: Ayağı uyuşan bir kimse, minbere çıkamaz. Çıkması için ayağının uyuşukluktan geçmesi lâzım.

Kurtulması lâzım.

Aynen bunun gibi; gönlü uyuşuk olan bir insanın da, o gönülle Hak Teâlâ’ya çıkması mümkün değil. Onun için tezkiye ve terbiye şart.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

“Onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9]

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

İşte Ramazân-ı Şerîf, gönüllerin tezkiye olduğu bir ay. Bir rehabilite ayı.

Ramazan, sanki kirlenen iç dünyamıza karşı bir arınma fırsatı sunuyor insana. Oruç sayesinde nefsânî arzular zayıflıyor, rûhânî istîdatlar güçleniyor.

Ramazân-ı Şerîf, kullukta eksiklerimizi telâfi ve iç dünyamızı da kalbî marazlardan tedavi için ihsan edilmiş hususî bir şifâ mevsimi…

Nedir o kalbimizdeki marazlar/hastalıklar?

Gurur-kibir, haset, öfke, riyâ, ucub, cimrilik, israf, hırs, sû-i zan, tecessüs, yalan, gıybet ve emsalleri.

Kalp bunlardan temizlenecek ki Cenâb-ı Hakk’ın mazharı olacak o kalp. Kalp bu güzel hasletlerle tezyin olacak ki, oruç da bir kıvam kazanacak:

Güzel ahlâk, tefekkür, sabır, tevâzû, adâlet, hak-hukuku tevzî etme, hak-şinaslık, ihlâs, el-Emin es-Sâdık olabilme, edep, hayâ, merhamet, cömertlik, şefkat ve fedakârlık.

Yani bu ay, amel-i sâlihlerle, hayır-hasenatlarla, hâl ve davranışları güzelleştirip Hakk’ın rızâsının tahsil edildiği bir takvâ mevsimi olmuş oluyor...

Bir misalle şey yapalım bu ayın bereketini. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- minbere çıktı:

“–Yaklaşın!” dedi. Ashâb-ı kirâm yaklaştı. Üç sefer:

“–Âmîn, âmîn, âmîn!” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm da hayret etti:

“–Yâ Rasûlâllah! Bir muhatap yok, niye «âmîn» buyurdunuz?”

O zaman:

“–Cebrâil geldi, bana üç şey hususunda îkaz etti.

  1. «Anne-babası veya ikisinden birisi yanında yaşlanır da (onları râzı ederek) Cennet’i kazanamayan kimse rahmetten uzak olsun!» dedi…”

En büyük bir tâlimat bu. Demek ki yaşlı anne-babaya, çok onların gönlü alınacak. Zaten Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de “قَوْلًا كَرِيمًا” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 23)

Üf bile demeyin buyuruyor Efendim.

İkramkâr konuş diyor. “اُفٍّ” diyor, sakın ha “üf” deme buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 23)

Üf bile demeyin buyuruyor.

Bu da çok bir ibrettir. Çünkü insan yaşlandığı zaman “نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ” (“…Yaratılışını tersine döndürürüz...” [Yâsîn, 68]) İstîdatlar tersine dönüyor, biraz çocukluktan bir hâl gibi oluyor.

Onun için evlâtlar, “قَوْلًا كَرِيمًا” ikramkâr konuşacaklar, öyle Allah rızâsını kazanacaklar.

Birinci şart buydu. Efendimiz “âmîn” buyurdu.

İkinci şart:

“…«Yâ Rasûlâllah! Sen’in ismin zikredilip de Sana salevât getirmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» buyurdu.”

Efendimiz en büyük bir nîmet. Biz de bir bedel ödemeden / meccânen O’na ümmet olduk.

Demek ki bunun bedelini de bu dünyada ödememiz lâzım.

Cenâb-ı Hak bize:

“Sizler yeryüzünde Allâh’ın şahitlerisiniz.” buyuruyor. “Peygamber de şahit olsun.” diyor. (Bkz. el-Bakara, 143)

Demek ki biz nasıl yeryüzünde şahit olacağız? Rasûlullah Efendimiz’i yakından tanımak, Rasûlullah Efendimiz’in izinden gitmek, O’nun rûhâniyetinden istifâde etmek.

Efendimiz Yemen’e döndü:

“Oradan gelen ben nefes-i Rahmânî’yi duyuyorum.” buyurdu. (Bkz. Taberânî, Kebîr, VII, 52/6358)

Nasıl duyulur nefes-i Rahmânî? Ancak, Rasûlullah’ta fânî olmakla. Cenâb-ı Hak cümlemize ufak bir nasip ihsan eylesin inşaallah.

Âmîn, âmîn inşâallah.

Tabi bu, zor bir iş ama.

Âmîn, efendim.

Üçüncüsü, Cebrâil’in;

“Ramazân-ı Şerîf’e erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» (Hâkim, IV, 170/7256)

Allah korusun!

Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın bir tuğyan hâlinde bir merhameti var, affı var. Cenâb-ı Hak cümlemize -inşâallah- bu Ramazân-ı Şerîf müstefîd eder -inşâallah-.

Âmîn, efendim.

Dilerseniz bir başka soruyu arz edebilir miyiz?

Hay hay.

Tabi burada Ramazân-ı Şerîf’in en fârik özelliği oruç.

Evet.

Peki, esas oruç da Ramazan. Yani Ramazan’ın anlamını anladık, tamam. Hattâ Ramazan demek esasında çölde susuzluktan çatlayan dudaklar mânâsına geliyor.

Evet.

Böyle bir arayışı ifade ediyor. Allâh’ı aramak, Allâh’a kavuşmayı murâd etmek.

Burada, tabi Ramazan’ın fârik vasfı, oruç. Peki orucun insana kazandırmak istediği, vermek istediği duygu dünyası nedir? Neler söyleyebiliriz?

Efendim, burada, tabi Ramazân-ı Şerîf, âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı…” (el-Bakara, 183)

Demek ki bir mü’minin tezkiye olma durumu var. Kalp âlemi olarak temizlenecek. Cenâb-ı Hak “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” buyuruyor:

“…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183)

Tabi bu, takvâ sahibi olabilmek;

Göze oruç, kulağa oruç, dile oruç, uzuvlara oruç…

Yani oruç bizi takvâya ulaştıracak. Yani takvâ nedir?

Nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, kulun kendisini ilâhî kameranın, ilâhî müşâhede altında olduğunun kalpte idrak ve şuur hâline gelebilmesi.

Bize en büyük nîmet, orucun budur; “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” “…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183)

Şunu unutmayacağız ki;

Her ibadet, rûha bir vitamindir.

Rabbimiz, her ibadetin bizleri götürmesi gereken bir gâyeden bahsediyor.

Cenâb-ı Hak mesela namaz için;

“…Namaz, fahşâdan, münkerden korur...” (el-Ankebût, 45) buyruyor.

Demek ki namazı ne kadar biz rûhânî olarak kılabilirsek, ki biz, namaz bize önümüzde bir röntgen, o kadar fahşâdan, münkerden Cenâb-ı Hak bizi korumuş oluyor.

Yani namaz insanı bir kıvâma ulaştırmalı.

Şimdi bir insan, namaz kılıyor ama kötülüklerden kopamıyorsa, o zaman o kıldığı namazda bir problem vardır. Kalbinde bir problem vardır. Onu çözmesi lâzım.

Yani Cenâb-ı Hak oruç için “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” buyuruyor. Yani orucun insanı takvâya ulaştırması lazım.

Zira lâyıkıyla tutulan bir orucun verdiği feyiz ve rûhâniyet pek müstesnâ.

Oruç yine; nîmetlerin kadrini bildirerek gönüllerdeki şükran duygusunu derinleştirir.

O kadar nîmetler var ki, “sayamazsınız” Cenâb-ı Hak buyuruyor. (Bkz. en-Nahl, 18)

Diğer mahlûkâta bakalım:

Kâinatta milyonlarca her hayvana sofralar kurulur. Fakat insana verilen sofra çok ayrı. Diğer hayvanlar, bir türlü, iki türlüdür en fazla. Fakat insanın, sonu yok. Toprak insana çalışıyor, ağaçlar insana çalışıyor, hayvanlar insana çalışıyor. “Sayamazsınız” buyuruyor. (Bkz. en-Nahl, 18)

İstatistiğini bile yapamazsınız buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Yapamazsınız, mümkün değil. Evet.

Yani her gün rahatça yiyip içtiğimiz nîmetlerden günün kısa bir kısmında mahrum kalıyoruz o kadar. İnsan aczini daha derinden idrâk ediyor. Ne kadar muhtaç Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerine…

Tabi en çok îman nimetine muhtaç. O ayrı, onun getirdiği huzur çok ayrı. Fakat bu ibadet, muâmelât, muâşeret de bir takviye durumunda.

Yine idrâk ediyoruz ki, her an Rabbimiz’in lûtfuna müstağrâk hâldeyiz. O’nun sayısız lûtuflarına karşı, gönlümüzde daima hamd ve şükür duygularının derinleşmesi lâzım.

Cenâb-ı Hak Fâtiha’nın ilk âyetinde:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(“Hamd, Âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur.” [el-Fâtiha, 2])

Demek ki hamd… Kul daimâ Cenâb-ı Hakk’a övgü ve Cenâb-ı Hakk’a şükran hâlinde olacak.

Diğer taraftan oruç; sabır tâlimidir. İnsan, nefsin isteklerini frenleyebilmek irâdesini kazanıyor.

İlâhî imtihanlardan muvaffakıyetle geçebilmenin en mühim sırrı, insanın nefsine hâkim olması.

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9]

Fücur bertaraf edilecek. Kalp, takvâda mesafe alacak.

Meselâ ne olacak; öfke, öfke yenilecek. Yani “gayzı yutanlar” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. Âl-i İmrân, 134)

Affetme. Arada, müslümanlar arasında bir husûmet olmayacak.

Fedâkârlık olacak, ferâgat olacak. Bu yüksek fazîletler, hep nefsin îtirazlarını susturabilmek… Bir vasfı da bu olacak, orucun bize getirdiği nîmet.

Tabi hadîs-i şerîfte çok şey var:

“Hiçbiriniz (bilhassa) oruçlu iken (her zaman olduğu gibi, oruçlu iken), çirkin söz söylemesin, çekişmesin. Eğer biri, kendisine çatarsa; «ben oruçluyum» desin.” (Bkz. Buhârî, Savm, 9)

Zaten, Furkan Sûresi’nde, ibâdurrahman / Allâh’ın rahmetinin üzerinde tecellî ettiği kulları Cenâb-ı Hak bildirirken; “câhiller karşısında «selâmâ» derler, bir tebessümle geçerler, muhatap olmazlar.” (Bkz. el-Furkân, 63)

Diğer bir husus:

Oruç; nefsâniyeti dizginleyerek rûhâniyete seviye kazandırır.

İnsanda rûhâniyet ve nefsâniyet, bir terâzinin iki kefesine benzer. Biri hafiflediğinde diğeri ağırlık basar.

Yani fânî hazlardan uzaklaşmayan bir gönül, bâkî lezzetlere kavuşamaz. Nefsânî arzulardan sıyrılması zarûrî. Yani çocuklar da sütten kesilmedikçe yüksek gıdâlara ve hayatın lezzetlerine eremezler.

Mevlânâ Hazretleri yine ne güzel buyurur:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü feyz pınarlarından doldurmaya bak. Zira yücelere gidecek ve şe­reflenecek olan, odur.

Cesedine yağlı-ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor, sonunda rezil olup gidiyor.

Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü-kuvvetli gitsin!”

Tabi bu, çok mühim tezkiye.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Tebük Seferi’nden dönüyorlardı. Tabi zor bir seferdi. Bin km gitti sahâbî, bin km dönüyor. İlk, şeye mukâvemetti, haçlı seferine karşı bir mukâvemetti. Tabi yolda çok meşakkat, susuzluk, açlık çekildi. Deriler kemiklere yapıştı, saç-sakal birbirine girdi. O sırada Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyuruyor.

“–Yâ Rasûlâllah! Hâlimiz belli, ortada…”

Efendimiz buyuruyor:

“–Şimdi, evet, büyük cihada dönüyoruz.” (Bkz. Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 198/374; Süyûtî, II, 73/6107)

Rûhun nefsânî arzulardan selâmet bulması.

Oruç tutan kimsede, nefsin tasallutundan kurtulan rûhun, mânevî fetihleri başlar. Bu bakımdan oruçlu, bir fazîlet mücâhidi demektir, gerçek oruçlu.

Yine oruç; güzel ahlâk ve takvâ tâlimidir.

Makbul bir oruç, bütün uzuvların, bilhassa kalbin iştirâk ettiği oruçtur. Yani yalnızca mîdeyi aç bırakmakla kâmil mânâda bir oruç tutulmuş olmaz.

Mideye ilaveden, göze, kulağa hususiyle ağza oruç tutturulabilecek ki, oruç ibadetinin feyz ve rûhâniyetinden istifâde edilsin.

Gıybet, dedikodu, yalan ve emsalleri, bu şekilde geçirilen bir oruçtan geriye kuru bir iskelet kalır.

Açlıktan başka bir şey kalmaz.

Öyle.

Asr-ı saâdette iki kadın oruç tutuyordu. Öğle üzeri bir kişi geldi:

“–Yâ Rasûlâllah! Şurada iki kadın var, oruç tutuyorlar. Neredeyse susuzluktan ölecekler. (Müsâade ederseniz oruçlarını bozsunlar.)” dedi.

Allah Rasûlü ondan yüz çevirdi, cevap vermedi. Gelen kişi:

“–Yâ Nebiyyallâh! Vallâhi neredeyse ölecekler.” dedi. Efendimiz:

“–Onları çağır!” dedi.

Kadınlar geldiler. Rasûlullah Efendimiz bir kap istedi. Kadınların birine vererek:

“–İçindekini çıkar!” dedi.

Kadın kabın yarısını dolduracak şekilde kan, cerahat ve et kustu. Diğerine de aynı şekilde emir buyurunca o da aynı kabı aynı şekilde doldurdu; cerahat, kan ve pıhtı ile. Bunun üzerine -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar (burası çok mühim, bunlar) Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular; haram kıldığı şeylerle oruçlarını açtılar…” (Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

Yani gıybetle oruçlarını açtılar. Demek ki dili iyi muhafaza etmek lâzım.

Sükût, tefekkür ve zikir.

Yine Abdullah Dehlevî Hazretleri var, Allah dostlarından. O bir oruçken bir cemaatin içinde geçiyor. Cemaat de çirkin çirkin konuşuyor. Abdullah Dehlevî Hazretleri’ne, hemen oradan çıkıyor. Talebesine:

“–Oğlum diyor, orucum bozuldu…” diyor.

“–Üstad diyor, siz ne gıybet ettiniz, ne içeride oturdunuz.”

“–Fakat dedi, oradan esti.” diyor.

Etkilendim diyor.

Etkilendim diyor. Oradan diyor, esti diyor, rûhâniyetim kayboldu diyor.

Demek ki burada en mühim, dilimize hâkim olabilmek. Efendimiz buyuruyor:

“Ya hayır söyle veyahut da sükût et.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Îmân, 77)

Yine oruç; bir ihlâs tâlimidir. Her ibadette olduğu gibi oruçta da yegâne niyetimiz, Cenâb-ı Hakkʼın rızâsı olacak. Riyâ ve gösterişten sakınacağız.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- orucuna dünyevî bir maksat karıştırmamayı îkaz ederdi:

“Nice oruç tutanlar vardır ki (tabi bu gâfilâne tutanlar), orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! (Yine gâfilâne) geceleri nice (terâvih veya) namaz kılanlar vardır, namazdan kendilerine kalan, yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690)

Demek ki gafletten kurtulabilmek. Bu da tabi, nasıl peygamberlerin ikinci vazifesi insanları tezkiye etmek, demek ki kalp tezkiye olacak. Nasıl dünyada Kâbe bir rahmetin tecellî ettiği mekândır, insanda da kalp, rahmet-i ilâhînin tecellî ettiği, cemâlî sıfatların tecellî ettiği bir kalp. İşte o kalp, tecellî ettiği zaman, o kalp Cenâb-ı Hak’la dost oluyor.

Cenâb-ı Hak:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“…Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

O kalb-i selîm ile kulunu Cennet’e davet ediyor.

Bir de oruç; zühd ve bir riyâzat tâlimidir.

Bugün maalesef lüks, israf, oburluk, güç gösterisi, nefsânî ihtirasların arttığı bir devirdeyiz. Hâlbuki oruç ibadeti bizlere, fânî nîmetlerin bir gün elimizden alınıp âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatan bir ibadettir.

Yine buyruluyor:

مُوتوُ قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

“Ölmeden evvel ölünüz.”

Yani bu, nefsânî arzulardan vazgeçip riyâzat hâlinde rûhâniyetimizi inkişâf etmesi. Yani nefsânî zevklere takılıp kalmamak, helâlleri bile asgarî seviyede kullanabilmek, “قُلِ الْعَفْوَ” fazlasını da infak etmek. (Bkz. el-Bakara, 219)

Cenâb-ı Hak bize ashâb-ı kirâmı örnek nesil olarak bildiriyor. “Muhacirler, Ensar, onlara tâbî olan ihsan sahipleri” bildiriyor. (Bkz. et-Tevbe, 100)

Demek ki Ramazân-ı Şerîf’te bu âyet-i kerîmeyi unutmayacağız -inşâallah-.

Efendim, oruçla ilgili çok ciddî, güzel bilgiler lûtfettiniz. Tabi oruç ve ihsan ilişkisini gündeme taşıdınız. Allâh’ı görür gibi oruç tutmak ve buna şuur hâlinde artık kazanmak demek, hiç kopmayacak bir Allah ile bağı kurmak.

Bu anlamda, tabi bir de, biz şu anda ilk iftarı Zât-ı Âlîniz’in sohbetiyle başladık, dolayısıyla “evveli rahmet” bu Ramazan ayının evveli rahmet olan şu ilk üçte birinde rahmet insanı olmanın alâmetleri ve özellikleri nelerdir? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz Efendim?

Efendim, evvelâ merhamet. Yani merhamet, îmânın ilk meyvesidir. Merhamet, bir mü’minin îmânını tescil eden bir alâmet-i fârikasıdır.

Rahmet insanının vasıflarını mütâlaa edersek:

Birincisi; infâk eder, veren el olur, fedâkâr olur, şefkatli olur, geçtiği her yere bir bahar ferahlığı ve bir muhabbet tevzî eder.

Yine rahmet insanı; zarar vermez, fayda verir. Zira Âlemlere Rahmet -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur ki:

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer (yani helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (yani Hakk’ın rızâsına uygun işler yapar), temiz yerlere konar (yani sâlih ve sâdık kişilerle beraber olur) ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed, II, 199; Hâkim, I, 147) Ahmed ibn-i Hanbel rivâyet ediyor.

Yine rahmet insanı; incitmez ve incinmez.

Rahmet insanı; bollukta şımarmaz, taşkınlık yapmaz, darlıkta isyân etmez, sabırla merhaleler kateder.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- bollukta da darlıkta da şu ifadede bulunurdu:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

“Allâh’ım! Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Cihad, 110)

Yani bollukta şımarmamak, âhireti düşünmek.

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyruluyor.

Darlıkta da onu bir sabırla bertaraf etme. Çünkü:

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

(“…Birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler…” [el-Asr, 3])

Sabrı yaşarlar ve sabrı, feyzini, rûhâniyetini.

“…Sabredenlerle Cenâb-ı Hak beraberdir.” (Bkz. el­Bakara, 249) buyruluyor.

Rahmet insanı, fakirlerin, yetimlerin, kimsesizlerin duâlarının tâlibidir. Tevâzu sahibidir.

Bu da çok mühim; biz, büyüklerimizden şunu görürdük:

Bir sadaka, zekât, infak gönderirken, zarfın üzerine, “Muhterem Ahmed Beyefendi” meselâ, “Kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.”

Bu da çok büyük incelik, çok büyük bir zarâfet.

Nezâket, nezâket…

İslâm’ın getirdiği bir nezâket. Hattâ Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri buyuruyor ki:

“Veren diyor, alana diyor, teşekkür edâsı içinde olmalıdır. Çünkü onun vâsıtasıyla Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanacak.”

Rahmet insanı; bütün ümmeti kendisine zimmetli addeder. Yani kendini devrin akışından mesʼûl görür, bilhassa bugün.

Rahmet insanı; sadece kendisine, evlâdına, yakınlarına değil, din kardeşi olan bütün ümmet-i Muhammed’e, insanlıktaki eşi olan bütün insanlığa, kendisine emânet olan bütün mahlûkâta, şefkat ve rahmet tevzî eder.

Yani gayr-i müslimlerin bile, onlara bile merhamet nazarıyla bakar. Onun da son nefesi meçhuldür. Onlara bile hidâyete davet hâlinde, hâliyle-kāliyle.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Siz diyor, sükûtunuzla diyor, davet edin.” diyor.

Zaten baktığımız zaman Balkanlarda, Kosova’da olsun, Bosna’da olsun, Fatih Sultan Mehmed Han, daha evvel Murad Han, Anadolu’nun temiz âilelerini götürdü oraya yerleştirdi.

Evlâd-ı Fâtihân…

Onların hâliyle oranın halkı da müslüman oldu.

Demek ki müslümanın da hâli çok mühim.

Bu rahmet insanı derken, efendim, aklıma ne geldi? Mûsâ Efendi Hazretleri, Konya’ya giderken, Aksaray’da, o, direk yol minâre gibi gidiyor ama, arabalar da çok hızlı gidiyor. Sığırcık kuşları filân da gelip yola kalabalık hâlinde konuyorlar ama, arabalar hızla giderken de her bir araba üç-dört tane sığırcık kuşunu eziyor.

Bunun üzerine tâlimat veriyorlar ve yolun iki tarafına arpa ya da yem atmayı tavsiye buyuruyorlar.

Doktor Baybal abi, bunu özellikle yapıyordu.

Evet.

İşte bu, esasında rahmet insanının en güzel göstergesi.

Efendim, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı.

Evet, evet.

Yani seni yaratan Allah, o hayvanatı yaratan, aynı Allah.

Demek ki bu rahmet insanının bir fârik vasfı da bu olacak; Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış.

Pederimiz rahmetli, bir hâdiseyi anlatmıştı. O zaman Medîne-i Münevvere’de evler, toprak evlerdi. Biz dedi, hazırladık dedi, Sami Efendi Hazretleri’nin odasını dedi. Buyur ettik dedi. Baktık, köşede bir yılan var dedi. “Acaba ne yapacağız?” Şaşırdık.

Efendi Baba dedi ki:

“–Onu kendi hâline bırakın, o gelip gider.” dedi.

Allah, Allah...

Sonra baktık; o hayvan kayboldu gitti oradan.

Allah, Allah...

Yani bu nedir? Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı. İşte rahmet insanının hâli.

Evet.

Demek ki o hayvanı görürken Cenâb-ı Hakk’ın el-Musavvir, el-Bârî sıfatını düşünecek. Bir de şunu düşünecek; “Ben o hayvan olabilirdim, o benim gibi insan olabilirdi…”

Yani insan, bir merhamet tevzî edecek bir mü’min.

Bugün tabi dünya vahşîleşti. Dünya bir câhiliye devrine döndü. Bu küresel güçlerde maalesef liberal bir hayat, mâneviyat yok, âhiret endişesi yok, birçok ülkeyi mâtem ülkesi hâline getirdi.

İşte Suriye, Yemen, Myanmar vs. emsalleri…

Filistin, Irak, hepsi…

Maalesef. Aynı cahiliye devrinde bir fark var, o da geometri farkı, gardırop farkı, o kadar, ona döndü.

Onun için bu zamanda olan, yapılan hizmetler, çok mühim.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Benim ümmetim bir yağmur gibidir...” buyuruyor. (Tirmizî, Edeb, 81)

Demek ki bugün bir yağmur damlası olabilmek, İslâm’ı temsil edebilmek. Tabi yaşayarak temsil edebilmek. Hâlimizle-kālimizle temsil edebilmek.

Tabi, asr-ı saâdette sayısız misâlleri var, rahmet insanı olabilmenin. Bir defa;

Ensar ve Muhâcir kardeşliği… Tabi bir, bunu düşüneceğiz, biz bu mahrum kardeşlerimize, garipler, yalnızlar, kimsesizler, dullar, yetimler… Bunlara karşı hâlimiz nasıl?

Yine, diğer bütün mahlûkâta şâmil merhamet… Bir misal:

Sahâbe-i kirâmdan Abdullah bin Câfer bir seyahat sırasında, bir hurma bahçesine uğramıştı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye o günkü yevmiyesi olarak üç adet ekmek verilmişti. Bu sırada bir köpek geldi. Ekmeklerden birini ona attı. Köpek kaptı, yedi. Öbürünü attı, öbürünü de yedi. Üçüncüyü attı, onu da yedi.

Abdullah bin Câfer Hazretleri seyrediyor. Ve köle ile şu konuşma geçti:

“–Senin ücretin nedir?” dedi.

“–İşte gördüğün şu üç ekmektir.” dedi.

“–Niçin hepsini köpeğe verdin?” deyince;

“–Burada hiç köpek yoktur. Bu köpek uzaklardan gelmiş olmalı ki aç kalmasına gönlüm râzı olmadı.”

“–Bugün sen ne yiyeceksin?”

“–Sadece sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim.”

Abdullah bin Câfer bu güzel ahlâka hayran kaldı:

“–Sübhânallah!” dedi. “Ben de kendimin cömert olduğumu zannediyordum dedi. Hâlbuki bu köle benden daha çok cömertmiş!” dedi.

Ardından bu köleye hurma bahçesinden birini satın aldı bu köleye. Köleyi âzâd etti, hurmalığı da ona bağışladı. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, trc. A. Fâruk Meyân, İst. 1977, s. 467)

Çünkü köle bir ders verdi. O da o dersin bedeli, ona bir hurma bahçesi aldı.

Yani düşünmek gerek;

Bedenen bir köle, fakat rûhen bir mânâ sultanı olan o zât, kimden ve nereden tahsil aldı, nerede doktorasını, nerede mastırını yaptı?

Demek ki gerçek tahsil nedir?

Gerçek tahsil, Rasûlullah Efendimiz’i yakından tanıyabilmek ve nefes-i Rahmânî’ye nâil olabilmek.

Yine bu, sütçü kadının kızına baktığımız zaman, o da aynı.

“–Kızım, su koy süte dedi. Halife nereden görecek?” dedi.

“–Anne dedi, halife görmüyorsa Allah görmüyor mu?” dedi.

Allah, Allah…

Bundan da Ömer bin Abdülaziz geldi.

Ecdadımız Osmanlı, toplumu bir şefkat ve merhamet müessesesi olan vakıflarla âdeta bir ağ gibi ördü. Sarılmadık yara bırakmadı. İnsanın problemini çözdü, hayvanâta, nebâtâta dahî hizmet eden vakıflar kurdu. Îmânın meyvesi olan şefkat ve merhametin zirveleştiği bir toplum inşâ etti.

Bu sebeple o rahmet toplumunda, hiçbir psikiyatrik, psikolojik rahatsızlık, sosyo-ekonomik kriz görülmedi.

Hamallar için her mahalleye, küfesini koyup dinlenecek mola taşları yapıldı.

Yüksek iffet ve hayâ duygusu sebebiyle ihtiyacını arz edemeyen yoksulların, ihtiyacı kadar para alabileceği sadaka taşları kuruldu.

Fatih Sultan Mehmed Han, şehidlerin âilelerine, İstanbul fukarâsına, havanın loş karanlığında, herkes evine çekildiği zaman, erzak dağıttı, yemek dağıttı.

Mahalle; fakirin, dulun, yetimin âdeta teminatı oldu. Sanki bir asr-ı saâdetten bir hâl yaşandı.

Zengin-fakir, bir arada huzurla yaşadı. Şimdiki gibi zenginler ayrı sitelerde, fakirler varoşlarda değildi.

Şimdi, bu da çok dehşetli bir misâldir:

  1. Mustafa bir Ramazan’da Şeyhülislâm Mehmed Efendi’nin konağına iftara gider. Söz esnâsında:

“–Efendi!” der 3. Mustafa, “Arada size gelmek istiyorum ama konağınız pek uzak yerde.” der.

Şeyhülislâm Mehmed Efendi de:

“–Sultânım! Sâyenizde yakın yerlerde bir ev tedâriki mümkündür, fakat gördüğünüz gibi, bu civar hânelerinin hiçbirinde mutfak yoktur.”

Bu söz Padişah’ın tuhafına gitti, anlayamadı:

“–Acâyip, bu evlerde yemek pişirmezler mi?” diye sorunca Şeyhülislâm:

“–Cümlesinin sabah-akşam yemekleri fakirhâneden gider. Onun için buradan ayrılmak istemem.” (Süheyl Ünver, Bir Ramazan Binbir İstanbul, s. 64)

Allah, Allah…

Ecdâdımızın o rahmet toplumunda, hizmetkârların, işleri esnâsında kazâ ile kırdıkları eşya sebebiyle azarlanıp kalpleri kırılmasın diye, o zararı tazmin etme vakfı…

Bu Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, Şam’da bir vakıf kurdu. Ve bu vakfın iki tane şeyi vardı maddesi. Biri, Medîne-i Münevvere’ye, Mekke-i Mükerreme’ye Şam’ın suyu taşınacak, o tatlı, güzel, lezzetli suyu. Atşân olan / susuz olan huccâca o su ikram edilecek.

Diğer, ikincisi çok daha mühim. Bugün insanın ufku ne kadar ulaşabilir, bilmiyorum:

Müstahdemlerin kırdığı eşyalar tazmin edilecek,

Yâ, evet…

Bir kalp kırılmayacak. Kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.

Yani daima, hocam; her medeniyet, kendi insan tipini meydana getirir. Her medeniyet, kendi insan tipini… İşte bizim medeniyetimiz budur.

Bizim vazifemiz de, ecdâdımız gibi; elinden, dilinden, hâlinden, kālinden bütün mahlûkâtın müstefîd olduğu bir “rahmet insanı” olmamızdır.

Efendim, peki biz burada, rahmet insanı, merhamet havârîsi olması emrediliyor ve oruç, her bir müslümanı bir merhamet eri olarak hayata hazırlamaya çalışıyor.

Tabi bir de Ramazan’da bu, sadaka var, zekât var, fitre var. Bu merhamet insanıyla, bu zekât, fitre, efendim, sadaka arasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz?

Efendim, zaten şimdi zekâta baktığımız zaman, Kur’ân-ı Kerîm’de 8 yerde geçiyor. Demek ki bu zekât şudur, yani fakirin, zenginin ortağı olmasıdır. Yani % 2,5 ortağı olmasıdır. 40’ta 1 ortağı olmasıdır.

Tabi en büyük, Allah korusun, bir fâcia; zenginin, garibin hakkını yemesidir. Zekât vermemek budur. Bunun da cezâsı ağırdır. Hep Kur’ân-ı Kerîm’de; “namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler.” Zekâtla namaz peş peşe gelir çok âyette.

Efendim, zât-ı âlînizin bize bir tavsiyesi vardı Hüdâyî Vakfı’nı kurduğumuzda:

“–Aman ha kuzum, bakın, zekât hırsızı çok büyük bir hırsız.”

Yaa…

Öbür hırsız gelir, zenginin belki de kendi irâdesi dışında…

Zenginin malını çalar.

Rızkına karışan haramlardan belki bir temizler onu, malını temizleyebilir ama, en tehlikeli hırsız, zekât hırsızı.

Niye? Zekât hırsızı, fakirin, garibin, öksüzün, dulun, yetimin, âcizin hakkını çalar. Bu çok tehlikelidir buyurdunuz. Öyle buyurdunuz, aman ha dikkat edin diye.

Hattâ, hattâ benim kanaatim…

Ben hiç, kulağımda küpedir bu efendim…

Hattâ benim kanaatim, biraz da fazlasını vermek lâzım. Çünkü yerine geçer, geçmez,

Evet.

Fazlasını vermek lâzım.

Bu kâfî değil hocam.

Evet.

Ondan sonra sadaka var. Bu da, sadaka; “يَاْخُذُ الصَّدَقَاتِ” buyuruyor. Cenâb-ı Hak “sadakayı Ben alırım” diyor. “Ben alırım” diyor. (Bkz. et-Tevbe, 104)

Evet.

Demek ki kazâlara, belâlara, musibetlere bir siper-i sâika.

Hattâ Sami Efendi Hazretleri, bir iptilâ olduğu zaman;

“–Aman, hemen kurban kesin!” buyururdu. “Fakirlere, gariplere dağıtın.” buyururdu.

Üçüncüsü; infak. Bu, infak çok mühim. Cenâb-ı Hak:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe, iyiliğe/birrʼe eremezsiniz…” [Âl-i İmrân, 92]) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak îmânımızı test ediyor. Cenâb-ı Hakk’ı biz ne kadar seviyoruz? Biz dünyaya mal-mülk ile gelmedik. Mülkün sahibi Cenâb-ı Hak. Demek ki biz, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği malla, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmanın testini yapıyoruz.

İşte ashâb-ı kirâm, hocam; bu infak âyetleri inmeye başladığı zaman, her biri, neyi varsa, geldi, infak etti.

Hattâ Ebû Talha, güzel bir hurma bahçesi vardı, 600 ağaçlı. Bu, şimdiki Kadınlar Kapısı’nın orada. Bu âyet indiği zaman geldi:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, ben dedi, infâk ediyorum.” dedi.

Hemen hurma bahçesine gitti. Hanımı da oradaydı. Çitin arkasında durdu, girmedi.

“–Ebû Talha dedi, niye gelmiyorsun dedi. Bak bu bahçeyi sen de çok seviyorsun, ben de çok seviyorum.” dedi.

“–Hanım dedi, artık bu bahçe benim değil, bizim değil.” dedi.

Allah, Allah…

“–Niye?” dedi.

“–Çünkü bugün bir âyet indi. Cenâb-ı Hak îmânımızı test ediyor. «Sevdiklerinizden vermedikçe (Allâh’a yaklaşamazsınız) birr’e vâsıl olamazsınız…» (Bkz. Âl-i İmrân, 92)”

“–Ebû Talha dedi, sen bu bahçeyi bezlederken, vakfederken bana da hisse verdin mi?”

“–Evet hanım dedi, ortak olarak, bu bahçeyi infâk ettim.” dedi.

“–O zaman Ebû Talha, bekle beni, eşyalarımı toplayayım, ben de çıkayım.” dedi.

İşte şu gönlü görmek lâzım!.. Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, -çok af edersiniz- vahşî insanlardan, nasıl bir medeniyet şâhikası meydana getirdi…

Hattâ, Karâfî diyor ki, İslâm hukuk metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî:

“Rasûlullah’ın hiçbir mûcizesi olmasaydı, o vahşî insanları nasıl bir fazilette zirve bir insan yetiştirdi, o Rasûlullah Efendimiz’in peygamber olduğunun en büyük mucizesidir.”

En büyük mucizesi, evet.

Bu bir misal bu. Bu gibi misaller çok.

Çok efendim.

Çok. Yani Rasûlullah Efendimiz’de ashâb-ı kirâm “fenâ fi’r-Rasûl” oldu derecesine göre.

Ashâbın derdi:

“–Ben, acaba, kıyamette beraber olabilecek miyim?”

Yani ashâb-ı kirâm buyurdu ki:

“Biz yüzlerce, binlerce hadîs-i şerîf dinledik. Fakat bize en çok tesir eden;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Bkz. Müslim, Birr, 163)

Ben nasıl Rasûlullah Efendimiz’le… Çünkü dünyada bir, insanlıkta bir âbide gördü. O âbideye hayran oldu. “Ben, Allah Rasûlü ile beraber olabilecek miyim?..”

Efendim, Muallâ bin Fadl vardır, Allah dostlarından. O şöyle buyurur:

“Selef-i sâlihîn, Cenâb-ı Hakk’a altı ay, kendilerini Ramazan’a ulaştırması için dua ederlerdi…”

Allah Allah… Altı ay…

“Altı ay dua ederlerdi, Ramazân-ı Şerîf’e Rabbim bizi mülâkî kılsın. Geri kalan altı ayda da idrâk ettikleri Ramazan’ı kabul buyurması için duâ ederlerdi.”

Demek ki hocam, Ramazân-ı Şerîf hakîkaten büyük bir disiplindir. Nasıl, bu ticârî firmalar, yahut da sporcular, kamplara çekilirler, ihtilâttan men kararı alırlar…

Evleriyle bile irtibatı kesiliyor efendim.

Hazırlanırlar.

Evet.

Demek ki bizlerin de rahmet-i ilâhiyyeye nâil olmamız için, bu Ramazân-ı Şerîf, çok güzel bir mevsim. Fakat Cenâb-ı Hak idrâk ettirsin.

Âmîn efendim.

Cebrail’in dediği gibi, Allah korusun, Ramazân-ı Şerîf girer de affolmadan çıkar, Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun.

Âmîn efendim. İzin verirseniz sohbetimizi burada noktalamak istiyoruz.

Estağfirullah.

Süremiz doldu.

Estağfirullah.

Ağzınıza sağlık, yüreğinize sağlık. Böylece biz bu Ramazân-ı Şerîf’in ilk iftarına zât-ı âlînizin sohbetiyle başlamış olduk.

Estağfirullah.

İnşâallah bu, hayırlara vesîle olur.

Âmîn, âmîn.

Çok teşekkür ediyoruz efendim.

Hocam biz teşekkür ederiz.

Estağfirullah efendim.

Ve bütün kardeşlerimizden de -inşâallah- Cenâb-ı Hak’tan, bereketli bir Ramazân-ı Şerîf, huzurlu bir Ramazân-ı Şerîf ve bir bayram şehâdetnâmesini alabilmeyi, Cenâb-ı Hak nasîb eylesin.

Âmîn efendim.

Âmîn efendim.

Erkam Radyomuzun ve Erkam Televizyonumuzun çok kıymetli izleyicileri ve dinleyicileri. Muhterem Üstadımız Osman Nûri Topbaş Beyefendi ile sohbetimizi burada noktalamış bulunuyoruz.

Bir başka iftar sevincinde, sevincimizi paylaşmak üzere, huzurlarınızda olmak ümit ve temennîsiyle hepinizi Allâh’a emanet ediyoruz. Kalın sağlıcakla…