Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 07 Eylül 2020 Sohbeti

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin Şuayb Aleyhisselam, Medyen ve Eyke Halkından bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 07 Eylül 2020 tarihli sohbeti...

07 Eylül 2020 Sohbeti

Çok muhterem kardeşlerimiz!

Bu Nebîler Silsilesi’nde Şuayb -aleyhisselâm-’a geldik. Cenâb-ı Hak -inşâallah- Şuayb -aleyhisselâm-’ın hayatından ibret ve hikmet dersleri; helâlin ihyâsı, haramın felâketi, nefislerin harama temâyül etmesi, nefisleri muhafaza etmek… Cenâb-ı Hak -inşâallah- sohbetimizden -başta fakirin- ibret almayı nasîb, ders almayı nasîb eder -inşâallah-.

Teberrüken üç İhlâs bir Fâtiha;

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine;

Dînimizin, vatanımızın, milletimizin, bütün İslâm dünyasının selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına;

Bu niyaz ile, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem kardeşlerimiz!

Şuayb -aleyhisselâm- Medyen ve Eyke halkına gönderilmiş bir peygamberdir. (Bkz. Hâkim, Müstedrek, II, 621/4075)

Peygamberler arasında “Hatîbü’l-Enbiyâ” diye isimlendirilir. Zira kavminde çok fasih ve beliğ konuşurdu. Onların suallerine iknâ edici cevaplar verirdi.

Şuayb -aleyhisselâm- Medyen’de doğup büyümüştür. Asil bir aileye mensuptur. Gençliği Medyen kavminin arasında geçmiştir. Yaşadığı temiz, nezih hayatı, nasihatleriyle insanlara numûne olmuştur ve hidâyetleriyle.

Şahsî hayatında, peygamberlik gelmeden evvel de Şuayb -aleyhisselâm- kul hakkına çok dikkat ederdi. Ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için çok gayret gösterir ve onu telkin ederdi.

Çok namaz kılardı. Hakkı tevzî ve telkin etmekte titizlik gösterirdi. Yani emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker’de.

Bir başka hususiyeti; çok gözyaşı döken bir peygamberdi. Bu sebeple birkaç sefer gözlerini kaybetti, âmâ oldu. Cenâb-ı Hak yine gözlerini iade etti.

Şuayb -aleyhisselâm-’a:

“–Ey Şuayb!  Bu ağlama nedendir? Cennet iştiyâkından mı, Cehennem korkusundan mı?” diye vahiy ile suâl etti:

“–Yâ Rabbi! Sen bilirsin ki, ağlayışım ne Cennet iştiyâkından, ne de Cehennem korkusundan. Muhabbetin kalbime yerleşmiştir. Bir de endişem vardır: «Cemâlini müşâhede edebilmek!..» Eğer Sana nazar edebileceksem, hiçbir şeye gam yemem...” demiştir.

(Demek ki tasavvuftaki hedef de, fânî muhabbetler bir basamak olacak, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti kalbe yerleşecek. O cemâlî sıfatların kalp, mazharı olacak.

İbrahim-i Edhem Hazretleri diyor ki:

“Biz öyle bir lezzete kavuştuk ki bunu eğer krallar bilse, güç sahipleri bilse, ellerindeki bütün imkânları seferber ederdi, bizdeki bu lezzeti almak için.”

Tabi ashâb-ı kirâm da bu lezzete kavuştu. Bu lezzetle dünyanın dört bir tarafına, yaşama-yaşatma, Allâh’ın verdiği bu nîmetleri tevzî etmeye seferber oldu.

Tabi bu muhabbet kalbe yerleşince… Bunu Hak dostlarında görüyoruz. Mevlânâ’da görüyoruz, nasıl bir eserler meydana geldi? Bir Yunus Emre’de görüyoruz; 600-700 senedir telkinleri devam ediyor…)

Cenâb-ı Hak da vahyedip şöyle buyurmuştur:

“–Sözünde sâdık olduğuna göre cemâlimi seyretmek sana mübârek olsun ey Şuayb! Bu sebeple kelîmim Mûsâ bin İmrân’ı da sana hâdim olarak veriyorum!”

Tabi bunu da Mûsâ -aleyhisselâm- bahsinde -inşâallah- bahsedeceğiz. Mûsâ -aleyhisselâm- Firavun’un zulmünden Mısır’ın dışına çıktı, Medyen’e doğru yol aldı. Medyen’e geldi. Sekiz gün aç ve susuz. Firavun’un o şâşaalı sarayından, Medyen çöllerinde garip, yalnız ve kimsesiz… Hattâ öyle bir hâl oldu ki:

“–Yâ Rabbi dedi, Sen’den gelecek en ufak bir hayra muhtacım.” dedi. (Bkz. el-Kasas, 24)

Bir yere geldi, bir kale… Kaleden koyunlar çıkıyordu sabahleyin. Seyrediyordu; nereye geldi, ne oldu, kimin şeyi, bilmiyor…

Orada iki tane kızcağız bekliyordu; kuyudan çobanlar suyunu çeksin, ondan sonra o iki kız koyunlarını sulasın. Kenarda, iffetlerini muhafaza ederek bekliyorlardı.

Mûsâ -aleyhisselâm- çobanlara dedi ki:

“–Siz bir yol verin de dedi, şu bak, iki tane kızcağız dedi, hayvanlarını sulasın.” dedi.

Çobanlar da dediler ki:

“–Mâdem sen istiyorsan, al kendin çek, kendin sula!”

Mûsâ -aleyhisselâm- aç olmasına rağmen sekiz gündür, çekti, hayvanları suladı.

Kızlar koyunlarını alıp gittiler. Babaları Şuayb -aleyhisselâm- merak etti:

“–Kızım niye erken geldiniz?” dedi.

“–Baba, böyle böyle dedi. Bir zât dedi, geldi dedi, hiç tanımadığımız yabancı birisi dedi, çobanları kenara aldı dedi, bize su çekti, havanlarımızı suladı dedi. Baba dedi, o dedi yabancı dedi, siz âmâsınız dedi, biz iki kız dedi, çok zorluk çekiyoruz. Onu bir ücretle tutsanız.” dedi.

“–Çağırın gelsin.” dedi Şuayb -aleyhisselâm-.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ı davet etti:

“–Babamız var dedi âmâ, sizi davet ediyor.”

Mûsâ -aleyhisselâm- Şuayb -aleyhisselâm-’ın yanına gitti. Daha o zaman peygamber değildi.

Firavun’un şeyinden bahsetti. Onun için bu tarafa doğru geldiğinden, Medyen tarafına doğru geldiğinden bahsetti. Firavun’un büyük bir zâlim olduğundan vs.

Şuayb -aleyhisselâm- tesellî etti:

“–Burada rahat ol.” dedi. Hattâ bir sofra hazırlattırdı. Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Bize dünya ikram edilse, biz en ufak bir Allah rızâsı karşısında buna değişmeyiz dedi. Biz bu sulamayı, sırf Allah rızâsı için yaptık.” dedi.

“–Yok.” dedi Şuayb -aleyhisselâm-. “Ben dedi bunu Allah’ın bir misafiri olarak, ondan ikram ediyorum.” dedi.

Mûsâ -aleyhisselâm- orada kenara çekildi. Çok yorgundu sekiz gündür. Kızlarından Safura ve Süreyra dediler ki:

“–Baba dediler, siz âmâsınız, biz genç kızız, bu emin bir kimse. Gelirken bizim hiç yüzümüze bakmadı. Bizim yanımızdan da yürümedi. Emin bir kimse, onu çoban olarak alsan.” dedi.

Bu şekilde Mûsâ -aleyhisselâm-’a Şuayb -aleyhisselâm- teklif etti kızlarını. Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Benim verecek mihrim yok.” dedi.

“–Yok dedi, sen dedi, bize sekiz sene çobanlık yaparsın. Bu on sene de olsa, senin ikramındır dedi, mihir olarak.” dedi.

Bu şekilde evlenmiş oldu. Bu şekilde Şuayb -aleyhisselâm- kayınpederi oldu.

Velhâsıl Medyenliler… Medyen, Akabe Körfezi’nde Humus Vâdisi’ne kadar uzanan bölgeye verilen isim. Bugünkü Ürdün’ün civârı olmuş oluyor.

Medyen, kervan yolu üzerinde bulunuyordu. Bu sebeple Medyen halkı da, ticaretle meşguldü.

Fakat bu toplumda, hile çok yaygınlaşmıştı. Âdeta hile, bir sanat ve bir mârifet hâline gelmişti.

Nitekim halk, bu üst tabakayla alışveriş yaptığı zaman, onlara karşı terazilerini ona göre değiştiriyorlardı. Kendileri alırken ve satarken değişik terazi kullanıyorlardı.

Diğer bir husus, yol kesip gelen malları alıyorlardı. Bunları karaborsa yapıyorlardı, bekletiyorlardı. Yabancı ve garip geldiği zaman onların mallarını çeşitli entrikalarla alıyorlardı.

Beşerî münâsebetleri, tamamen hile, eziyet, zulüm üzereydi. Allâh’a isyan ediyorlar, kendilerine ihsân edilen nîmetlere şükretmeyip putlara tapmak sûretiyle nankörlük ediyorlardı.

Kısaca Medyenliler;

–İnatçı bir putçuluk vardı,

–Alışveriş, hilekârlık üzerineydi,

–En gözde meslekleri vurgunculuktu.

İşte böyle bir ortamda Cenâb-ı Hak, ticârette bu câhiliye, Şuayb -aleyhisselâm-’ı Medyen halkına peygamber olarak gönderdi.

Şuayb -aleyhisselâm- bu kavmin içinde yaşayıp yetiştiği hâlde, güzel ahlâkından aslâ tâviz vermeyen bir kişiydi. Medyen halkına güzel öğütlerde bulunuyordu. Allâh’ın emir ve nehiylerini anlatıyordu.

Şu beş hususa davet ediyordu:

–Tevhîd ve yalnız Allâh’a ibadet -celle celâlühû-.

–Kendisinin peygamberliğini tasdîk.

–Terâziyi tam tutmak, doğru ölçmek; hile yapmamak.

–İnsanların bütün haklarına riâyet, kul hakkı. Bilhassa gasp, hırsızlık, rüşvet, yol kesme vs. açık ve gizli bütün (kötü) fiilleri terk etmek. Hakk-ı ibâd üzerinde / kul hakkı üzerinde çok duruyordu.

–Din ve dünya işlerinde fesat çıkarmamak.

Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor, Hûd Sûresi, 84. âyette:

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. (Buyurdu Cenâb-ı Hak. Medyen halkına, kendi halkına Şuayb’ı…) (Dedi ki:)

«Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.

Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (refah, bolluk) içinde görüyorum. (Hem nîmetler var, hem de sahtekârlık yapıyorsunuz!) Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün (kıyamet gününün) azâbından korkarım.»”

Yine devam ediyordu:

“Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adâletle yapın; insanlara malları hususunda haksızlık etmeyin; yeryüzünde fesat çıkararak fenâlık yapmayın!” (Hûd, 85)

Velhâsıl gidiyordu bunlar, halkına bu telkinlerde bulunuyordu. Ve bu haksızlıktan, bu yaptığı zulümden, kul hakkından vazgeçmelerini istiyordu. Bu, devam edecek âyetler ileride.

Tabi bu, İslâm’da, bugün bilhassa günümüzde, buna çok ehemmiyet vermemiz îcâb ediyor. Bugün Âd kavmi, Semud kavmi, Keldânî kavmi, Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi, Lût kavmi, bugün insanları tekrar günümüzde… Bu kavimler, kahrolan kavimler, azap kamçısı inen kavimler.

Kıyametin zamanı bildirilmiyor, fakat her an hazırlıklı olunacak. Bu alâmetlerden işte biri de bu kahrolan kavimlerin zamanımızda gelmesi… O tarafa girmeyeceğim ben, kıyamet alâmetleri faslına.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Benim ümmetimin başı mı sonu mu hayırlıdır, bilinmez.” (Bkz. Tirmizî, Edeb, 81)

Yani başı da hayırlıdır, sonu da hayırlıdır. Hangisi onun hayırdır? O ashâb devrine yakın bir takvâ üzerine yaşayanlar. Yani Efendimiz’in buyurduğu devir, câhiliye devri. Yani bugün de ayrı bir modern bir câhiliye devri. Bir gardırop farkı var, geometri farkı var, aynı câhiliye devam ediyor.

Niye? Âhiret düşünülmüyor. Cenâb-ı Hak nasıl Ebrehe ordusuna bir Ebâbil kuşlarını gönderdi? Bugün bir virüs geldi. Diğer kavimlere ayrı ayrı şeyler gelmişti. Fakat insanlar, bunlar niye geldi, bunun farkında değil. Bir gaflet kaplamış. Dünyaya geliş niye, gidiş niye, gelen niye geliyor, giden nereye gidiyor?..

Maalesef nefsânî hayat ön planda. Bu zamanda müttakî olan, takvâ hayatı yaşayanlar için Rasûlullah Efendimiz;

“Ben onları Havz kenarında bekleyeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)

“Ben kardeşlerimi özledim buyuruyor. Gelecekler diyor, ümmetim diyor. Fakat onların içinde diyor, bir kısmı için denilecek ki, «Bunlar yâ Rasûlâllah, Sen’in yolundan, Sen’in izinden gitmedi.» Ben de onlara, «Siz geriye dönün, geriye gidin.» diyeceğim.” (Bkz. Müslim, Tahâret, 39; Fedâil, 26)

Velhâsıl, müttakî olabilmek, takvâ sahibi olabilmek. -İnşâallah- Rasûlullah Efendimiz’e, bu, kıyamette kavuşabilmenin büyük bir -elhamdülillâh- bir müjdesi var.

Tabi takvâ da kolay değil. Zihnî bilgileri hazmedebilmek, yaşamak ve yaşatmak.

İslâm, hayatın bütün muhtevâsına şâmildir. Bu sebeple ticârî hayatı da tanzim eder.

Ticaret, para ile malın değişimidir. Ya da mal ile malın değişmesidir. Helâl bir kazançtır. Rasûlullah Efendimiz, ticâretin ehemmiyetine dâir:

“Kazancın onda dokuzu ticarettedir.” buyuruyor. (Süyûtî, I, 113)

“Kişinin yediği şeylerin en helâl ve güzel olanı, bizzat kazanarak yediğidir.” buyuruyor. (İbn-i Mâce, Ticârât, 1) Yani bir emeğiyle…

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Medîneʼye hicretinde ilk olarak kardeşliği tesis etti. Onun akabinde -bir hukuk- müslümanlarla gayr-i müslimler arasında bir hukuk tesis etti.

Üçüncü olarak; hemen çarşıya çıktı, ticaret ve kazancı tedkik etti. Çarşıda bir satıcıya uğradı. Önündeki buğday yığınının içine elini daldırdı. Islaklık hissedince;

“–Nedir bu?” diye sordu. Adam;

“–Yağmur ıslattı ey Allâh’ın Rasûlü!” deyince Efendimiz;

“–Bu ıslak kısmı üstte bırakıp insanların görmesini sağlayamaz mıydın? Aldatan benden değildir…” buyurdu. (Müslim, Îman, 164)

Yine Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Doğ­ru söz­lü, dü­rüst, gü­ve­ni­lir bir müslüman tüccar (tâ­cir); kıyâmet günü ne­bî­ler, sıd­dık­lar ve şe­hid­ler­le be­ra­ber­dir.” (Tir­mi­zî, Bü­yû, 4)

Bunun aksine, emîn olmayan, sözünde durmayan kimseler hakkında Efendimiz’in şu dehşetli îkazı var:

“Emâneti olmayanın îmânı da yoktur.” buyuruyor. (Ahmed, III, 135)

Bir tarafta büyük mükâfat, öbür tarafta büyük bir musibet.

Yine kelâm-ı kibarda buyruluyor:

“Dünya, üç şeyle cennet hâline gelir:

–Elden, dilden, gönülden infâk etmekle. (Yani diğergâm olmakla.)

  1. Allâhʼın kullarını affetmekle.
  2. Hidâyet… Zâlime hidâyet yolunu göstermekle.”

Hep peygamberlerin şeyi, zâlimlere bir hidâyeti yolunu göstermek olmuş oluyor.

Mü’minin vazifesi de bu olmuş oluyor.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bu hususu şöyle ifade eder:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayın. (Çünkü kıldığı namaz, fahşâdan-münkerden men eden bir namaz mı? Onun kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayın.)

–Konuştuğu zaman doğru söylüyor mu? (Yalan var mı yok mu? Mübâlağa var mı yok mu?)

–Kendisine bir emânet verildiğinde emânete riâyeti nasıl?

–Dünyaya meylettiği zaman helâl ve haramı gözetiyor mu, ona bakınız!” buyuruyor. Bilhassa ticarette bugün…

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Ey tüccarlar topluluğu! (Ne kadar dikkat etseniz de) muhakkak ki alışverişe birtakım yanlışlıklar girer. (Sen yapmazsın tezgâhtarın yapar, kapıdaki yapar vs.) Bunun için siz de ona (ihtiyaten, bolca) sadaka karıştırın!” buyuruyor. (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû, 1/3326)

Yani bir zekât, nasıl bir mecburîdir, sadaka da o mala bir yanlışlık, bir tasfiye olmuş oluyor.

Demek ki sadakalarla da malları temizleyebilmek.

Hattâ bir misal var. Ebû Hanîfe Hazretleri -rahmetullâhi aleyh- ticaretle meşguldü. Bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahman’ı kumaş satmaya gönderdi:

“–Malda şu özürler var dedi. Onun için bunları müşteriye ucuz sat ve özürlerini de göster.” dedi.

Hafs, malı İmâm’ın belirttiği gibi fiyata sattı, ucuz sattı ama, özrü göstermedi. Unuttu özrü göstermeyi.

Duruma vâkıf olan Ebû Hanîfe Hazretleri:

“–Kumaşı sattığın kimseyi biliyor musun?” dedi.

“–Hayır dedi, bilmiyorum.” dedi.

“–O zaman dedi, bu malı dedi, hepsini infâk et dedi. Hepsini fakir-fukarâya dağıt.” dedi.

Nedir bu? Bir endişe!.. Yani mala, servete bir yanlış bir lokma girmemesi endişesi.

“Eğer dürüst alışveriş yapıp da her şeyi olduğu gibi açıklarsa alışverişleri bereketli olur. (Yani tezgâhtarlık, malı, durumunun daha ötesinde gösterme, yasaklanıyor.) Eğer bazı hakîkatleri gizleyip yalan söylerlerse, alışverişin bereketi kalmaz.” buyruluyor. (Buhârî, Büyû, 19; Müslim, Büyû, 8)

Yani olduğu gibi söylemek. İş sahipleri, bu, tezgâhtarlarına da bunları iyi tembih etmesi lâzım. Yine her ihtimâle karşı da bir sadaka dağıtması zarûrî.

Ticarette dikkat edilecek üç husus:

Birincisi FÂİZ:

Bu fâiz, -Allah korusun- yani paranın parayla değişimi oluyor. Bu, ağır bir suç oluyor.

İslâm fâizi yasaklamıştır. Zira haksız kazanca yol açar, toplumun dengesini bozar. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar ve enflâsyonu artırır.

Muhtelif âyetler vardır bu hususta. Orada en mühim şey, halkın; “Bu da tıpkı, alışveriş de fâiz gibidir.” demesidir. Onun üzerine âyet-i kerîmede, Bakara Sûresi’nde:

“Fâiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hâl onların «Alım-satım tıpkı fâiz gibidir.» demeleri yüzündendir. (Fâize bir tâviz vermelerinden.) Hâlbuki Allah, alım-satımı helâl, fâizi haram kılmıştır…” (el-Bakara, 275)

Böyle âyet-i kerîme devam ediyor. Yine:

“Allah fâizi tüketir (yani fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (el-Bakara, 276) buyruluyor.

Yine diğer bir âyette -atlaya atlaya gidiyoruz- çünkü uzun:

“…Allah ve Rasûlü tarafından (fâizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun (buyuruyor âyet-i kerîmede). Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (el-Bakara, 279)

Yine, Câbir -radıyallâhu anh- şöyle diyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fâiz yiyene, yedirene, bu muâmeleyi yapan kâtibe ve şâhitlere lânet etti. (Çok ağır bir şey bu.):

«–Onlar müsâvîdir...» buyuruyor.” (Müslim, Müsâkât, 105-106)

Tabi bunun en şeyi, Cenâb-ı Hakk’ın elîm bir azap hazırlaması. Bunu Rasûlullah Efendimiz Mîraç’ta, o fâiz yiyenlerin durumunu bildiriyor. Onlar diyor, karınları üzerine şişer diyor, dönerler diyor karınları üzerinde diyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Ticârât, 58) Hattâ diyor Firavun şeyi de onların üzerinden basıp geçer, buyuruyor. Hadîs-i şerîflerde…

Hazret-i Ali buyuruyor:

“Yoksullaştığınız zaman sadaka verin, Allah da kendisiyle ticaret yapmış gibi size bol rızık verir.” (Şerif er-Radıy, Nehcü’l-Belâğa, no: 258)

Demek ki bu, zenginlerde olduğu gibi yoksullarda da bir sadaka vermeye, yoksulu da sadaka vermeye, hiç yoksa bir hurma ikram etmeye, yarım hurma ikram etmek.

Hazret-i Ali buyuruyor:

“Yoksullaştığınız zaman sadaka veriniz ki, Allah da kendisiyle ticaret yapmış gibi size bol bol rızık versin.” (Şerif er-Radıy, Nehcü’l-Belâğa, no: 258)

Tabi bu zor. İnsanın yoksulluğunda sadaka vermesi daha zor. Demek ki sadakanın bu kadar bir ehemmiyeti var.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Her sabah iki melek iner. Biri; «Yâ Rab! İnfâk edene, infâkına karşılık yenisini ihsân eyle!» der. Diğeri de; «Yâ Rab! Cimrilik edenin malını telef et!» diye duâ eder.” (Buhârî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)

O da sıkıntı içinde devam eder.

Tabi bu, fâizin zararları, bu mâlum, bunu artık îzah etmeye hâcet yok. Tabi bu enflâsyon, bir memlekette, iktisâdî hayatta eğer fâiz ne kadar sıfıra yaklaşırsa, o kadar refah var demektir.

İslâm; zekât, sadaka ve infak hükümleriyle, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatır. Bir “karz-ı hasen” vardır. Borç verme, güzel borç sandığı. Bu devam ederdi Osmanlılar zamanında. Hattâ sadaka taşları vardı. Tabi bugün yok. Fakat bugün de mümkün olduğu kadar, karz-ı hasen, yani borç verme de devam etmesi lâzım.

Eğer borç alan kimse, alıp getirip verirse, ne güzel. Veremezse yine helâl etmek lâzım, demek ki çok zor durumda.

Bugün de bu borç verme durumunun, her müslüman durumuna göre devam etmesi lâzım.

Şimdi fâizci yine, fâize dönersek; başkalarının sıkıntıda olmasından istifâde eder. Yani en mühim şey bu, tam bir istismar. Hem bir enflâsyona sebep oluyor, hem de başkalarının sıkıntı çekmesinden istifâde ediyor.

Bu da ne yapar? Rûha bir karanlık verir, gaflet verir.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Zenginler israf ettiği ölçüde, toplumda insanlar aç kalır!..”

Tarihte baktığımız zaman, bir Ömer bin Abdülaziz devri gibi, herkes sadaka, infak hâlinde, hattâ sadaka verecek yer arıyorlar. Ömer bin Abdülaziz’e mektup yazıyorlar. O da diyor ki:

“Köleleri âzâd edin mâdem diyor elinizde birikti, sarf edecek yer yok…”

Yine, diğer âyette, Tevbe Sûresi 34. âyet:

“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onları elem verici bir azâb ile müjdele!”

Yani bir müslüman, çalışacak, gayret edecek, muktesit yaşayacak, infâk edecek. “Allah -düşünecek- bu malı bana niye verdi? Bana, vermediği kimseler bana zimmetli mi, değil mi?..”

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri dünya ihtirâsını şu teşbihle izah eder:

“Maddî hayata meyledenler için hayat, deniz suyunu içmeye benzer; içtikçe susarlar, susadıkça da içerler.”

Yani ihtiras, onları helâk edip götürür.

Sadaka ve zekât, infak vermeye alışan insanlar daima ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler ve infak ederler.

Yine buyrulur:

Fâizcinin gözünü öyle bir hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsran olur.

Bugün de bakıyoruz bu AVMlerde vs. bu, kredi kartlarıyla, yorganlarından öteye ayaklar uzanıyor, velhâsıl sonunda eve haciz geliyor, vs. oluyor, perişan oluyor aile gidiyor.

Demin bahsettiğimiz gibi, bu fâize mukâbil, karz-ı hasen, onu teşvik etmiştir. Bu karz-ı hasen, imkân nisbetinde Allah için borç vermektir. Rabbimiz, din kardeşimize yaptığımız bu yardımı, kendisine yapılmış gibi addeder. Karz-ı hasen, gönülleri birbirine bağlayan bir fiildir. Toplumun huzurunu sağlamaya yardımcı olur.

Yine, başka bir de “قَرْضًا حَسَنًا (güzel borç)” var. (Bkz. el-Bakara, 245; el-Hadîd, 11, 18; el-Mâide, 12; el-Müzzemmil, 20; et-Teğâbün, 17) O da bir zor zamanlarda İslâm için gayreti artırmak. Bir, zor yerlerde, hudutlarda vs.’de gayret edenlere devlet bir prim verir onlara, mahrumiyet primi verir; Cenâb-ı Hak da İslâm’ın zor olduğu bir zamanlarda, malıyla, canıyla, her şeyiyle gayret edenlere, günümüzde bilhassa, Cenâb-ı Hak “قَرْضًا حَسَنًا (güzel borç)” buyuruyor, Cenâb-ı Hak güzel bir borç istiyor.

Rabbimiz karz-ı hasen ile ilgili şöyle buyuruyor, Hadîd, 11:

“Kim Allâh’a güzel bir borç takdiminde bulunursa, (bunun) karşılığını Allah kat kat verir ve ayrıca o kimseye cömertçe verilecek şerefli bir mükâfat ve ecir de vardır.” buyuruyor.

Yine bu kavimde, Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavminde fâiz iyice yaygındı. İkincisi, GABN-İ FÂHİŞ vardı. Yani yüksek fiyatla kandırma vardı.

Yani İslâm, malı, kandırma sûretiyle, yani piyasadaki teâmüllerin üzerine çıkarak satmayı haram kılmıştır. Fakat bu gabn-i fâhiş, yine bu kavimde; “Müşterilerden ne koparabilirsek kârdır.” zihniyetiyle yapılan menfî bir durumdu. Bu kavimde maalesef çok. Demek ki bu da kahra götürecek bir hâdise.

Sahâbeden Cerîr bin Abdullah bir at satın almak istedi. Beğendiği at için satıcı beş yüz dirhem fiyat teklif etti.

Cerîr bu ata altı yüz dirhem verebileceğini, hattâ sekiz yüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini ifâde etti. Yani kendisinin piyasayı bilmediği için “Sen dedi, beş yüz diyorsun ama bu altı yüz, hatta sekiz yüze kadar satılabilir.” dedi.

Cerir’e sordular:

“–Niye sen bunun fiyatını yükselttin?” diye. Dedi ki:

“–Biz alışverişte hile yapmayacağımız hususunda Allâh’ın Rasûlü’ne söz verdik.” (İbn-i Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd.)

Demek ki bir müslümanın Allah ve Rasûl’üne söz vermesi…

Yine Rasûlullah Efendimiz, alışveriş yapmakta olan bazı insanlar gördü. Onlara:

“−Ey tâcirler cemaati!” diye seslendi. Onlar da Allah Rasûlü’nün hitâbına kulak vererek Allah Rasûlü’ne döndüler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Şüphe yok ki tâcirler, kıyâmet günü fâcirler olarak diriltilirler. (Tâcirler, fâcirler olarak diriltilirler.) Ancak Allah’tan korkan, iyilik eden (yani zekâtını, sadakasını, hayrâtını yapan…) bunlardan müstesnâdır.” buyurdu. (Bkz. Tirmizî, Büyû, 4/1210)

İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına malının fiyatını sordu. Kadın:

“–Yüz dirhemdir, yâ İmâm!” deyince;

“–Hayır, bu daha fazla eder...” dedi.

Bunu, bir bilirkişi çağırttı. Dört yüz dirheme Ebû Hanîfe Hazretleri aldı. Kadın baştan şaşırdı:

“–Yâ İmâm dedi, ben size yüz dirhem dedim, siz dört yüz dirhem dediniz. Benimle istihzâ mı ediyorsunuz?” dedi.

Bunun üzerine İmâm Ebû Hanîfe Hazretleri, kadına malının gerçek fiyatını söylemesi için, işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirler. İmâm-ı Âzam da bu fiyattan satın aldı.

Demek ki bu, satan kimsenin sâfiyetini fırsat bilip onu kandırmamak îcâb ediyor.

Yine Efendimiz’den:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, bütün endişe ve gayretleri, karınları (mideleri ve şehvetleri) için olacaktır;

Şerefleri, mallarıyla ölçülecektir (zenginlikleri);

Kıbleleri (fâsık-fâcir) kadınlar olacaktır;

Dinleri de dirhem ve dinarları olacaktır.

İşte onlar mahlûkâtın en şerirleridir. Onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XI, 192/31186)

Yine bir müslüman bir tâcir, Açe’ye gider, Endonezya’ya. Endonezya o zaman bir aşiretler, bir krallık.

Getirdiği kumaşlar kalitelidir, halkın istediği gibidir. Getiren müslüman tüccar, tezgâhtarına;

“–Bugün der, şunları normal sat, şunları da, hatâlı/defolu bunlar, bunları ucuz olarak ver.”

Akşam gider, bakar ki, dükkandaki bütün mallar satılmış.

“–Defoluları ne yaptın?” der.

“–Müşteri istedi, ben de sattım.” der.

“–Kimlere sattığını biliyor musun?” der.

“–Biliyorum, şunlar şunlar der. Şurada oturanlar.” der.

“–Çağır onları.” der.

Onlar gelir.

“–Bir yanlışlık olmuş der. Size verilen mal şu fiyat değil, bu fiyattır. Üzerini, farkını verir.

Onlar da krala giderler, yahut aşiret reisine giderler.

“–Böyle böyle derler, biz -demek ki ahbapları- biz böyle bir mal aldık, sonra da bizi geri çağırdılar, bir yanlışlık olmuş, üzerini iade ettiler.”

O müslüman tüccarı çağırır o aşiret reisi;

“–Biz hiç böyle bir şey görmedik şimdiye kadar!.. Siz kimsiniz, niçin böyle bu kadar dürüst davranıyorsunuz?” diye sorunca;

“–Biz müslümanız derler. Müslüman, kandırmaz. Müslüman, aldatmaz. Müslüman, helâl lokma yer…”

“–Peki der, o zaman der, sen bana dînini anlat.” der.

Krala dînini anlatır. Kral müslüman olur:

“–Ne güzel bir dinmiş bu!” der. Halk da krala bakarak…

İşte Endonezya’nın müslüman olması, bir defolu malın bir hatâsının farkını iade etmekle olur.

Bazen Cenâb-ı Hak çok küçük bir sebeple büyük hayır-hasenâta vesîle eyler.

Burada müslüman tâcir ne yaptı bu Endonezya’nın müslüman olmasında?

–İslâm şahsiyet ve İslâm vakarını temsil etti.

–İslâm’ın güler yüzünü ve gönül dokusunu fiilen sergiledi.

Üçüncüsü, bu kavmin yaptığı kötü bir ticaret şeyi; İHTİKÂR VE KARABORSACILIK:

Malı stokluyorlardı. İnsanların muhtaç oldukları durumda piyasaya sürerek fiyatı yükseltiyorlardı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Malını satışa arz eden cesur tüccar merzuk (rızıklandırılmış)tır, muhtekir (karaborsacı) ise mel’undur.” buyuruyor. (İbn-i Mâce, Ticârât, 6)

Günümüzde Yapılan Bazı Yanlışlıklar:

Tabi bunlar hep… Helâl çok mühim.

Biri konkordato. Yani hileli iflâs. Hâlbuki bir kimse konkordato olmaz, onu sonuna kadar o borcunu ödeyecek, o borcunu ödemeye mecburdur. Fakat konkordato diyor, benim diyor, bir kısmını kaçırıyor belki, ancak yüzde kırkını ödeyebilirim. Yüzde kırkını dağıtıyor. Diğerinin hepsini, temize çıkıyor öyle.

İslâm’da yok. Yani bütün, imkânı oldukça, kendi muktesit yaşayacak, iktisatlı yaşayacak, riyâzat hâlinde yaşayacak; geleni, alacaklılara verecek.

Alacaklı öldü; onun vârislerine götürüp verecek. Vârislerini de bulamadı, kim olduğunu bulamadı; onun nâmına hayır ve sadaka olarak dağıtacak. O da olmadı, imkân da geçmedi; Cenâb-ı Hakk’a bol bol istiğfar edecek:

“–Yâ Rabbi! Ben ödeyemiyorum. Muktesit yaşadım. Yine ödeyemiyorum. Sen ona, âhirette onun karşılığını ver!” diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edecek.

Bugün, diğer, anonim şirketler de öyle. Meselâ anonim şirkete ortak. Anonim şirket iflâs ediyor, kendisi de orada iflâs ediyor. Fakat diğer şirketleri var, ona dokunulmuyor. O da olmaz, o da ayrı bir şey, felâket!

Hep bunlar, haram para girmesi oluyor.

Yakıyor; sigortadan para alayım diye…

Bunlar, günümüzün felâketleri…

HELÂL KAZANÇ:

Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 65) Helâl peşinde koşacak, ondan yorulmasını sever buyuruyor.

Parada bir sır vardır; o, geldiği tarafa doğru gider. Nasıl su, yoluna doğru akar, o da geldiği tarafa doğru para gider. Yani helâl para, hayra sarf edilirken; şer yoldan gelen para ise, şerrin sermayesi olur.

Yani paranın kaderi, kişinin kaderine müdâhil olur. Paranın kaderi, kişinin kaderine müdâhil olur. Yani bir insan, kazancının nasıl olduğunu görmek isterse, sarf ettiği yere bakmalı. İsraftan kaçınıyor mu, pintiliği yok mu? Ne kadar hayır-hasenâta veriyor, kendisine ne kadar, Allah için ne kadar? O, paranın kazancının durumunu gösteriyor.

Herkes zanneder ki, ben parama hükmederim. Hâlbuki para, kazanılışındaki mânevî temizlik durumuna göre, lâyık olduğu yere gider. Sahibinin irâdesini de kendi gittiği yere doğru istikâmetlendirir. Sahibi de oraya doğru verir. Yani irâde paradadır; sahibinde değildir. Para, yılan gibidir. Hangi delikten girdiyse oradan çıkar.

Cebine haram para girenin ameli bozulur. En azından, amellerindeki ihlâs kaybolur.

Dolayısıyla paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok mühim. Maddî-mânevî huzurumuz için, kazancımızın helâl yoldan olmasına çok dikkat etmeye mecburuz.

Behlül Dânâʼnın şöyle hikmetli bir kıssası var:

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona der ki:

“–Çarşı-pazar ağalığını, yani denetimini sana veriyorum der. Bana çarşı-pazar hakkında bir mâlumat getir.” der.

Behlül Dânâ hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar. Hepsi normal ağırlığından noksan gelir. Fırıncıya dönüp:

“–Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğun ağız tadıyla yaşayıp gidiyor mu?” diye sorar.

Fırıncı ise bütün bu sorulara menfî olarak cevap verir. Hayır diyerek cevap verir. Yani hayatta memnun olduğu bir şey yoktur.

Behlül bir şey demeden ayrılır fırıncıdan, bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar. Görür ki bütün ekmekler normal gramajından daha fazla. Aynı soruları bu fırının sahibine de sorar. Bütün sorulara müsbet cevap alır. Yani fırıncı gâyet huzurludur.

Bundan başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkıp vazifesini yerine getirdiğini söyler. Harun Reşid der ki:

“–Behlül der, daha yeni vazife verdik sana, ne çabuk bıktın?”

Behlül de şunu îzah eder:

“–Efendim, çarşı-pazarın ağası varmış. Ben değilmişim. Benden önce ekmekleri de tartmış, vicdanları da. Buna göre herkes zâten hesabını ödeyip duruyor. Bana ihtiyaçları kalmamış…”

Huzur bulan, huzur bulmayan da orada kendi durumunu görüyor. Yani huzur ve saâdetin ilk şartı, kazancın helâl olmasıdır. Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl ise, kişiye feyiz ve mânevî zindelik verir. Ağza girene dikkat edilirse, ağızdan çıkan da ona göre olur, feyizli olur.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Hacca gelir buyuruyor, hacca gelir, «Lebbeyk yâ Rabbi der, huzuruna geldim yâ Rabbi!» der. «Kabul değilsin!» denir.” (Bkz. Heysemî, III, 209-210)

Haram ve şüpheli bir lokma, gaflet ve hantallık verir; duyuşları kısırlaştırır; kalbe bir perde olur. Ölümü hatırına getirmez, ihtirâsı bitmez. Muhyiddîn-i Arabî’nin dediği gibi;

“Deniz suyunu içmeye benzer, içtikçe daha çok susar, ihtirâsı artar.”

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:

“Haram yemek kalbi öldürür (gaflete dûçâr eder, hantallaştırır), helâl yemek ise ihyâ eder.

Lokma var seni dünya ile, lokma var seni âhiret ile meşgul eder. (Takvâ üzere kazanılan) lokma ise, seni Allâh’a rağbet ettirir.”

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Bu seher benden ilham kesildi. (Sunuhat, tuluat olmadı.) Anladım ki vücuduma şüp­heli birkaç lokma girdi.

Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür.

Eğer bir lokmadan gaflet meydana geliyorsa, bil ki o lokmada şüpheli veya haram vardır.” buyuruyor Mevlânâ Hazretleri.

Allah dostlarının hayatlarına baktığımız zaman, kazanç üzerine çok titizlik gösterdiklerini görüyoruz. Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri yiyeceğini kendi ziraatinden elde eder, helâliyetine çok büyük ihtimam gösterirdi.

Kendi tarlalarında muayyen arpa, börülce, zerdali yetiştirirdi. Ziraat yaparken kullanılan hayvanların, tarlanın, tohumun ve suyun helâl olmasına dikkat ederdi. Hayvanlarını yormazdı.

Bu sebeple pek çok âlim, teberrüken onun helâl yemeğinden yemek için sohbetlerine iştirâk eder.

Eğer hastaları varsa, gelip Bahâüddin Nakşibend Hazretleri’nin sofrasından ekmek alırlardı ki; bu, hastalara şifâ olsun diye, onlara şifa olarak yedirelim diye.

Bir talebesi geldi:

“–Üstad dedi, benim mâneviyatım kayboldu dedi, eski feyzimi bulamıyorum.” dedi.

“–Oğlum dedi, yediğin lokmalara bak dedi. Düşün!”

Düşündü, geldi:

“–Üstad dedi, ben dedi yol kenarında olan odunları sahipsiz zannettim. Onu maltızın altına koydum.” dedi.

“–İşte oğlum dedi, oradan senin feyzin kaybolmuş.” dedi.

Yine, Hızır -aleyhisselâm-, Hak dostlarından Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’ni ziyareti esnâsında Hızır’a yemek ikram ediyor, yemiyor. Sofradan kendisini geriye çekiyor. Hazret, hayret içinde:

“−Bunlar helâl lokmalardır. Niçin yemediniz?” diyor Hızır -aleyhisselâm-’a. Hızır da şu ibretli mukâbeleyi buyuryor:

“−Evet, helâl lokmadır; lâkin pişiren, öfke ve gafletle pişirmiştir.”

Bir de bugün sokakta teşhir edilen vitrine edilen gıdaları düşünelim: Kimler pişiriyor, nasıl pişiriyor, ne kadar, o vitrine edilen mallarda mahrumların gözleri oluyor?..

“En temiz kazanç, (Efendimiz buyuruyor) şu vasıflara sahip olan ticaret erbâbının kazancıdır:

- Konuştuklarında yalan söylemezler (neyse malın şeyi onu söylerler),

- Kendilerine îtimâd edildiği zaman ihânet etmezler (alacaklı kendisine îtimâd eder),

- Söz verdiklerinde sözlerinden dönmezler,

- Bir şey satın alırken o malı yermezler,

- Bir şey satarken de aşırı şekilde (onun tezgâhtarlığını yapmazlar) övmezler,

- Borçları olduğunda geciktirmezler.

(Helâl ve haram hassasiyetine dikkat ederler),

- Alacakları olduğunda, zor durumda olan borçluyu sıkıştırmazlar.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, IV, 221)

Tabi benzer çok şeyler var, İslâm tarihinde kıssalar var, bu helâl lokma üzerinde, evliyâullâhın titizlikleri üzerinde.

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor ki, bu çok câlib-i dikkat bir hadîs-i şerîf:

“…Allâh’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesinden, onların (yani gâfillerin) dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” (Buhârî, Rikāk, 7; Müslim, Zühd, 6)

Yani ihtirastan korkuyor Rasûlullah Efendimiz, ümmetinin içine ihtiras girmesinden.

Yine Hak dostlarından Süf­yân-ı Sev­rî Hazretleri… Süfyân-ı Sevrî Hazretleri müçtehiddir, bir mezhep imamıdır, fakat taraftarı az olduğu için zaman içinde kaybolmuştur. Bir talebesi:

“–Namazı birinci saf­ta kıl­ma­nın fa­zî­le­ti­ni an­la­tır mı­sı­nız?” de­diyor. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri diyor ki;

“–Kar­de­şim diyor, sen ek­me­ği­ni ne­re­den ka­za­ndığına bak diyor. Ka­zan­cın he­lâl ol­duk­tan son­ra, han­gi saf­ta di­ler­sen ora­da na­ma­zı­nı kıl; bu hu­sus­ta sa­na güç­lük yok­tur.” ce­va­bı­nı veriyor.

“Ki­şi­nin din­dar­lı­ğı, ek­me­ği­nin he­lâl­li­ği nis­be­tin­de­dir.” (Süfyân-ı Sevrî Hazretleri)

Tabi bu çok mühim. Yani eğer bir memursan, memur vazifesine, bir işçiysen, zamanını sen kiraya veriyorsun. İmamsan, öğretmensen, bunların hepsi bir mes’ûliyet getiriyor. Yani sırf ticaret değil.

“Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” buyuruyor. (Buhârî, Büyû, 7)

Yani imamsa meselâ, din adamıysa;

“Hakîkaten ben ne kadar, ücretim karşılığı ne kadar kendimin zamanını Allah yolunda sarf ettim? Ne kadar Allâh’ın dînini temsil ettim?..”

Öğretmense, talebesine ben ne verdim? Ona bir Allah korkusunu, Rasûlullah sevgisini… Tefekkür… Onu Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırabildim mi? Ona bir ibadet şuuru, ibadet zevki verebildim mi?

Yine buyruluyor:

Toplumlarda “ağniyâ-i şâkirîn” yani şükreden, infâk eden zenginler, “fukarâ-i sâbirîn” yani sabreden yoksullar da bunlar nâdir bulunan insanlardır. İkisi de çok zor. “Ağniyâ-i şâkirîn” de çok zor, şükreden zenginler. Nedir şükreden zenginler? Muktesit yaşayacak, iktisatlı yaşayacak, Allâh’ın verdiğini, kazanacak edecek Allah yolunda, işinde, fabrikasında kazanacak, Allah yolunda sarf edecek.

Rahmet babam Mûsâ Efendi:

“–Oğlum derdi, Dolmabahçe Sarayı’nda olsan, riyâzat hâlinde yaşayacaksın, iktisatlı yaşayacaksın, infak edeceksin.”

Bunlar, ağniyâ-i şâkirîn oluyor. Tabi bunlar, çok az bunlar, nedrette bunlar.

O kadar servet karşısında bir sabır hâlinde olacak.

“–Bu servet benim değil, “اَلْمُلْكُ لِلّٰهِ” “Mülk Allâh’ın”dır.” diyecek.

Öbür tarafta, “fukarâ-i sâbirîn”. Bu da;

“–Allah bana vermemekle bana lûtfetti. Belki bana verse bunun mukâbilini ben veremeyecektim. Şükredemeyecektim…”

O da sabırdan büyük mükâfat alacak. Tabi ikisi de çok zor, ikisi de nedrette, fakat orta yol kalabalık.

Tabi burada, Velfecri Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“İnsan var ya (der), Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğunda, bol verdiğinde, Rabbim bana ikram etti, der.” (el-Fecr, 15)

Sevinir. Yani onu Allâh’ın imtihan olarak verdiğini düşünmez. Onun altındaki âyette:

“Onu imtihan edip rızkını daralttığında, «Rabbim bana ehemmiyet vermedi.» der.” (el-Fecr, 16)

Kul gaybı bilmiyor. Daima hâline râzı olacak. Zenginse zenginliğine göre, onun îcâbını yerine getirecek, şükredenlerden olacak, şâkirînden olacak.

Misal, Rasûlullah Efendimiz:

An geliyordu, ağniyâ-i şâkirîn idi Rasûlullah Efendimiz. Bol bol ganimetler gelirdi, onu dağıtmadan huzur bulamazdı. Onları, muhtaçları doyurmakla kendisi doyardı, huzur bulurdu. An gelirdi fukarâ-i sâbirîn. Evinde sudan başka bir şey olmazdı.

Tabi bu, zirvedeki ölçü. Yani buna ne kadar yaklaşabilirse bir mü’min, o kadar selâmettedir.

Yine burada, helâl gıdâlarda… Bu da meselâ bir dükkânın var, dükkânı kiraya vereceksin. Ona da dikkat etmek lâzım. Yani Allâh’ın eğer orada men ettiği iş yapılıyorsa; israftı, vs. benzeri şeyler, o kiradan gelenler de olmaz. O kiracının da kiraya verdiği dükkânın kiracısının da sattığı şeylerin helâl olması lâzım. Toplumu bir israf ekonomisine götürecek durumda olmaması lâzım. Bu da ayrı bir titizlik istiyor.

Yine, şu kıssa da çok mühim:

Hak dostlarından Ebû Abbas Nihâvendî var. Zengin bir talebesi gelir:

“–Üstad der, zekâtımı kime vereyim der, kime uygundur?” der.

“–Gönlün kime karar kılıyorsa ona ver der. Bak der, gönlünün huzur bulduğu kişiye ver.” der.

O da bakar, köşede bir âmâ… Kimsesi yok, garip, öyle âmâ duruyor kenarda.

“–Hah, buldum der, en güzel yeri buldum!” der.

O âmâya veriyor. Ertesi gün geçerken, o âmâyı tekrar görüyor, yanında ayrı bir âmâ var. O âmâ, o âmâya diyor ki;

“–Dün diyor, bir diyor, beyzâde bana bir kese altın verdi, ben de onunla gidip harâbatta/meyhânede felekten bir gün çaldım.” diyor.

“–Eyvah!” diyor. “Yâ diyor, ben bu adamı garip gördüm diyor, verdim diyor, bu ise meyhâneye gitmiş.” diyor. Hemen:

“–Üstad diyor, böyle böyle…” diyor.

“–Oğlum, şu da benim diyor, benim zekâtım diyor. Bunu da git diyor, ilk gördüğün kimseye ver.” diyor.

Alıyor, gidiyor. Bir delikanlı, böyle güçlü-kuvvetli; ona veriyor. Ve tâkip ediyor; “Ne yapacak bu parayı?” diyor.

Gidiyor, bir çöplüğün yanından geçerken, içinde olan bir kuş ölüsü var, onu çıkartıp atıyor.

“–Genç diyor, bu hâlini bana anlat diyor, bir muammâ oldu bana diyor. Nedir o attığın kuş diyor, çöplüğe?” diyor.

“–Ben diyor, iş bulamadım diyor. Evde diyor yavrularım var, yetimlerim var, onlar da aç diyor. Onlar açlıktan kıvranmaya başladı diyor. Ben de baktım diyor, yok; bir ölü hayvan, ölü bir kuş buldum, bunu götürüp kaynatacağım. Eğer bir helâl gıda gelirse o helâl gıdâyı vereceğim. Yoksa, mecbûrî bu şeyi vereceğim.”

Hemen üstadına gidiyor:

“–Üstad diyor, böyle böyle oldu.” diyor.

O da diyor ki:

“–Bak diyor, yavrum diyor, demek ki senin kazancın şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin diyor. Bu yüzden de verdiğin muhtaca dikkat ettiğin hâlde, verdiğin zekât şaraba gitti diyor. Zira kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edilmişse, benzer bir şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukâbil, benim bir tek akçemin sâlih bir insanın eline geçmesi, onun helâlliğindendir.”

Demek ki bir insan -bu da bize bir ibret, bir insan- verdiği sadaka, zekât, hayır, nereye gidiyor, o, kazancının, kendi iktisat yapıyor mu, yoksa israf çılgınlığında mı, o onun kazancının durumunu gösteriyor. Ayna yani.

Bugün de tabi biz, İstanbul’da, orada büyüdük. Lokantaların önünde bir perde olurdu. Meşhur lokantalar vardı, Sirkeci’de, Beyoğlu’nda filan, önünde bir perde olurdu. Herkeste bir endişe vardı, bir kul hakkından. Fakat bugün maalesef, hepsi bunların bir teşhir hâlinde.

Birkaç manzara:

Meselâ bir annenin elinde ufak çocuk, anneyi çekiyor;

“–Bana diyor şu, döner dönüyor orada, bana bundan al!” diyor. Anne de zorla çocuğu kendi tarafına doğru çekiyor.

Şimdi bu, yiyende ne oluyor? Bir göz hakkı olmuş oluyor. Yani bunlar da bugün de karşılaştığımız ayrı bir şey.

Bir de tabi, gıda aldığın şeyin, yemek vs. Tabi o, ne kadar; pişiren nasıl; bir abdest var mı yok mu, besmele var mı yok mu?.. Ona göre sana feyz olur veyahut da gaflet getirir.

Bu da bugün günümüzün ayrı bir problemi.

Tabi burada misaller çok. Fakat misalleri anlatırken, mevzuun dışına çıkmış olacağız. Yine Şuayb -aleyhisselâm-’a gelelim:

Halk, büyük bir tepki hâlinde Şuayb -aleyhisselâm-’a.

“Diyorlar ki:

«Ey Şuayb (diyorlar)! Babalarımızın taptıkları (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi (bana îkaz ediyorsun, bunu) sana namazın mı emrediyor (diyor). Oysa sen yumuşak huylu, çok akıllı (bir insan)sın!»” (Hûd Sûresi, 87. âyet)

Demek ki burada “namazın mı emrediyor?” Demek ki namaz, “üssü’l-esas” yani namaz çok mühim. Onun için, kıldığımız namaz çok mühim. Evlâtlarımızı nasıl bir ufak yaşta namaz ile, namazı sevdireceğiz, o çok mühim.

Müddessir Sûresi’nde çok dehşetli bir âyet var. O Cehennem’e girenlerin ilk başta -beş sebep var- ilk başta; “Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar.

Bir babanın-annenin en mühim vazifesi, evlâdını ufak yaşta, onu severek, okşayarak, hediye vererek namaza alıştırması.

“Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar.

Arkadan tabi namazın getirdiği kazanca karşı kaybettiklerinden âyet bildiriyor:

“Biz diyor, yoksulu yedirenlerden değildik.” diyor.

Yani merhametsizdik diyor. Namaz, çünkü fahşâdan, münkerden men ediyor, onu cömert yapacak, diğergâm yapacak. Hodgâm olmayacak.

“Biz, açları doyuranlardan değildik.” diyorlar.

Üçüncüsü:

“Bâtıla dalanlarla beraberdik.” diyorlar.

İşte görüyoruz, herkesin elinde bir cep telefonu, istediği yere girip çıkıyor. Tabi kalp kararıyor.

“Âhireti inkâr edenlerden olduk.” diyor. “Ömür de bitti, azap da geldi çattı.” diyorlar. (Bkz. el-Müddessir, 40-43)

Onun için, en mühim evlâdımıza vereceğimiz, ufak yaşta namaz. Namaza alıştırırsak, o âyette geldiği gibi, o, cömert olur. Bâtıla dalanlardan olmaz.

Yine Cenâb-ı Hak “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” (en hayırlı bir ticâret) buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet, ikinci olarak namazları ikāme ederler, infak ederler. (Bkz. Fâtır, 29)

Mü’minûn Sûresi’nde, namaz nasıl kılınacak? Huşû ile namaz kılınmasını Cenâb-ı Hak emrediyor. Bir maddî şartları var namazın, fıkhî şartları var, bir de mânevî şartları. Kalp ve beden âhengi içinde namaz olacak. Onun için namaz, kalbin sanatı olmuş oluyor.

Kendimiz için de cemaatle kılmamız, Rasûlullah Efendimiz’in ümmetine ısrârı, namazın cemaatle kılınması. Orada bulunan, namazı kabul olunanın içinde hepsinin namazı kabul olmuş oluyor Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla. Daha huşûlu bir namaz olmuş oluyor. Onun için bir müslümanın namazını cemaatle kılmaya gayret etmesi lâzım.

Velhâsıl hep îkaz. Şuayb -aleyhisselâm-’ın îkazları var. Onların kendilerine göre verdikleri, dünyevî ihtirasların içinde, çalkantılar içinde verdikleri cevaplar var.

Tabi burada, diğer âyetler de var. Meselâ Âraf Sûresi’nde 16-17. âyet var. Şeytan, Cenâb-ı Hakk’a -ilâhî dergâhtan kovulunca-:

“Andolsun ben onları (kullarını) saptırmak için doğru yol üzerine oturacağım (buyruluyor. Sırât-ı müstakîm üzerine oturacağım buyruluyor. Peygamberlerin yolu üzerine.) Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarında, sollarından sokulacağım. Sen onların pek çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” buyruluyor.

Onun için daima bir mü’min, Allâh’ın verdiği şu İslâm nîmetini düşünecek. Gâfil insanlar arasında olabilirdik.

Cenâb-ı Hak İnsan Sûresi’nde de bir ihtar:

“…İster (diyor, serbestsin, ister) şükredici ol, istersen nankör ol.” (el-İnsân, 3) buyuruyor.

Tabi şükretmek de hayatın bütün muhtevasına girecek. İbadetlerle şükür, muâmelâtla şükür, Rasûlullah Efendimiz’in izinde, Rasûlullah Efendimiz’in istikâmetinde bulunmakla şükür.

Yine Şuayb -aleyhisselâm-’ın îkâzı var:

“Ey kavmim (diyor). Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hud kavminin, yahut da Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi sizin de başınıza bir musîbet gelmesin! Lût kavmi sizden uzak değildir.” (Hûd, 89) diyor.

Peygamberlerde o kadar bir merhamet vardır ki, hep kavminin selâmeti için. Daha evvel; “Tevbe edin.” Daima; “Rabbim çok merhametlidir.” Daima peygamberlerin hep telkinleri…

Onlar da diyorlar ki cevaben, ahmaklaşıyor, vahiyden uzaklaşan insan ahmaklaşır:

“Dediler ki onlar:

«–Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu biz anlamıyoruz (sen ne söylüyorsun, anlamıyoruz). İçimizde seni cidden de zayıf görüyoruz! Eğer kabîlen olmasa (Şuayb -aleyhisselâm-’ın büyük bir kabilesi vardı), seni mutlakâ taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin!» (diyorlar. Demek ki ahmakta idrak dumura uğruyor.

(Şuayb -aleyhisselâm- cevâben diyor ki):

«–Ey kavmim (diyor)! Size göre benim kabîlem (diyor) Allah’tan daha mı güçlü (diyor) ve daha mı değerli (diyor) ki, onu (Allâh’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz (diyor). Yapmakta olduklarınızı çepeçevre Cenâb-ı Hak kuşatıcıdır.» diyor.” (Hûd, 91-92) Yani hepsinden haberdardır diyor, hepsini biliyor diyor.

“Kavminden ileri gelen kibirliler diyorlar ki:

«–Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları memleketimizden çıkarırız (kovarız seni buradan) veyahut da sen bizim dînimize dönersin (tekrar. Yani putperest olursun)

«–İstemesek de mi?» dedi.” (el-A‘râf, 88) Şuayb -aleyhisselâm- ve şunları ekledi:

“Doğrusu, Allah bizi ondan kurtardıktan sonra (câhiliye devrinden kurtardıktan sonra) tekrar sizin dîninize dönersek, Allâh’a karşı iftirâ etmiş oluruz. Dîninize geri dönmemiz, bizim için olacak bir şey değildir; meğer ki Allah dilemiş olsun...” (el-A‘râf, 89)

Yani burada, Allâh’ın irâdesine teslîm olmak. İnsan daima kaybettiği… Allâh’ın irâdesi…

İşte Kârun da sâlih bir kimseydi, kaybetti gitti.

Bel’am bin Baura vardı, o da Allâh’ın sâlih kullarındandı. Cenâb-ı Hak âyette “şaşkın bir kelp gibidir” buyuruyor. (Bkz. el-A‘râf, 175)

Yani insan nefsânî hayatına döndüğü zaman, bir felâket oluyor -Allah korusun-.

Onun için Rasûlullah Efendimiz’den Müslim’de:

“Ey kalplere hükmeden Allâh’ım! Kalplerimizi Sana tâate âmâde kıl.” buyuruyor. (Ahmed b. Hanbel, II, 418)

Demek ki sık sık edeceğimiz duâ:

“Ey kalpleri çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi Sen’in dînin üzerine sâbit kıl.” (Tirmizî, Kader, 7)

Çünkü insan, dünyevî bir makam alır. Mühendis olur, doktor olur, vs. olur, olur olur… O diploma geçerlidir. Îman öyle değil. Îman, yakîn gelene kadar, son nefese kadar.

Bel’am bin Baura, Allâh’ın bir dostu iken, ism-i âzam’a mazhardı vs. idi, felâkete uğradı. Nefsine bir meyletti…

Kârun öyle. Tevrat’ı en iyi tefsir edenlerden biriydi. O da bir ihtirâsa girdi. Mûsâ -aleyhisselâm-’a tavır koydu. O da hazineleriyle beraber gömüldü.

Yani hiç kimse diyemez ki “ben îmanla öleceğim” diyemez. “Ben hatâ yapmayacağım, ben yanlış yapmayacağım, ben günah işlemeyeceğim…” İsterse mânen yüksek bir mevkîde olsun. Bir anda uçurumdan aşağı gidiverir. Onun için, daima uçurumdan aşağı gidenleri görüyoruz.

Onun için daima:

يَا مُقَلِّبَ القُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلٰى دِينِكَ

(“Ey kalpleri evirip çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi Sen’in dînin üzere sâbit kıl!” [Tirmizî, Kader, 7])

Bu duâya devam etmek lâzım. Cenâb-ı Hak… Hem de… Hem duaya devam, hem de duanın mûcibince amel-i sâlih istikâmetinde bulunmamız lâzım.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Ey kalpleri çeviren, onlara tasarruf eden Allâh’ım! Benim kalbimi Sen’in tâatin üzerine sabit kıl.” (Ahmed b. Hanbel, II, 418)

Velhâsıl ondan sonra Şuayb -aleyhisselâm-’ın îkazları, irşadları…

Tabi kavim, müslümanlar da var, tâbî olanlar da var. Olmayanlar üzerine Cenâb-ı Hak, onların üzerine;

“…Korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üzerinde çökekaldılar.” (Hûd, 94) buyuruyor.

“Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber îman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. (Îman edenler kurtuluyor.) Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (Hûd, 94. âyet.)

“Derken o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Şuayb’ı yalanlayanlar, ziyâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-A‘râf, 91-92)

(Şuayb -aleyhisselâm-) onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki:

«Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme ben nasıl acırım!»” (el-A‘râf, 93)

“Sanki onlar orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Medyen kavmi de Semûd kavmi gibi (Allâh’ın rahmetinden) uzak oldu.” (Hûd, 95)

Ondan sonra mâlum, Eyke’ye gidiyor. Eyke’de de oradaki halka tebliğ ediyor. Eyke de bir devamı gibi. Ora da aynı, oranın halkı da orada helâk oluyor.

Ondan sonra Şuayb -aleyhisselâm- bir, işte Mûsâ -aleyhisselâm- dâmâdı oluyor. Ondan sonra gidip Mekke-i Mükerreme’ye yerleşiyor rivâyete göre.

Bu, İbrahim bin Edhem Hazretleri hakkında bir kıssa var:

İbrahim bin Edhem Hazretleri hacca niyetlenir, yaya olarak yola çıkar. Yolda giderken, cins devesi üzerinde, gururlu, mağrur bir kabile reisine rastlar. Reis, İbrahim bin Edhem Hazretleri’nin yaşlı hâlde tek başına yola çıkmasına hayret eder o manzarasına. Hem de azığı yok, hem yola çıkmış, hem yaşlı, tek başına, hem de bir azık yok yanında. Öyle gidiyor bir çöl seferinde. Bu sebeple tuhaf bakışlarla sorar:

“–Ey ihtiyar der. Nereye gidiyorsun böyle?” der.

İbrahim bin Edhem Hazretleri sükûnetle:

“–Haccetmek niyetiyle Kâbe’ye gidiyorum.” der.

Aldığı cevap üzerine, kabile reisinin tuhaf bakışları, alaycı bir tebessümle karışır, bir müddet böyle devam eder. Sonra küçümseyici bir tavırla:

“–Behey ihtiyar der, deli misin, dîvâne misin? Bineğin yok, azığın yok. Yol ise uzun, hem de çok çok uzun. Sen bu zayıf ve ihtiyar hâlinle Kâbe’ye nasıl varacaksın? Bu uzun yola nasıl dayanacaksın sen?” der.

İbrahim bin Edhem Hazretleri, karşısındaki gâfil insanın gönlünü uyandırmak ümidiyle der ki:

“–Aslında benim birçok bineğim var der. Ama sen onları göremiyorsun.” cevabını verir.

Bu sözler üzerine reis, alaycı tavrına devamla:

“–Ne olur onları açıkla da ben de bileyim.” der.

İbrahim bin Edhem Hazretleri anlatmaya başlar:

“–Benim sabır adlı bir bineğim vardır. Benim sabır adlı bir bineğim vardır. Başıma bir belâ geldiğinde onunla yoluma devam ederim, o sabır bineğimle.

Şükür adlı bir bineğim de vardır. Nimete kavuştuğum zaman ben onunla nice menzillerden geçerim.

Yine, önleme imkânım olmayan ve kusurum bulunmayan bir kazâya uğradığım zaman; «Ben gaybı bilmiyorum, onda benim için bir hayır vardır.» derim, rızâ adlı uysal bineğimle maksuduma ererim.”

Bunları dinleyen reisin alaycı tavrı yerine şaşkınlığa döner. Hayretle tekrar sorar:

“–Başka daha neyin var?” der.

“–Bir de şu var ki, ben dünyevî bir arzuya yöneldiğim vakit, kabirlerde benden daha küçük yaşta, hattâ gencecik insanların yattığını düşünerek nefsime uymaktan sakınırım.” (Zira her insan ölecek yaştadır.)

Bu sözlerle derin bir tefekküre dalan kabile reisi İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne uzun uzun bakar, sonra da dudaklarından şu sözler dökülür:

“–Desene asıl yaya benmişim, hakikatte binekli olan senmişsin ey muhterem pîr der. Var yoluna devam et, zira bu zarif ve hakîkate vâkıf gönlünle sen, nasıl olsa murâdına erersin.” der.

Allah cümlemize -inşâallah- sabır, şükür ve rızâ hâlinde olmayı, Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..