Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 22 Haziran 2020 Sohbeti

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin insanın yaratılış safhaları ve ruhun devrelerinden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 22 Haziran 2020 tarihli sohbeti...

22 Haziran 2020 Sohbeti

Cenâb-ı Hak sohbetimize bereket nasîb eylesin -inşâallah-, tesirini halkeder -inşâallah-.

Mevzûmuz, Nebîler Silsilesi.

Âdem -aleyhisselâm-’dan başlamak üzere Nebîler Silsilesi’nden bize intikâl eden ibretler, ders alacağımız hisseler, bu mâhiyette. Bugün -inşâallah- Âdem -aleyhisselâm-’dan başlayacağız.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le -Allah nasîb ederse- devam edeceğiz; mâlum, pazartesi günleri.

Teberrüken, bereket olması için üç İhlâs bir Fâtiha okuyalım; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, mücellâ, musaffâ, pâk rûh-i tayyibelerine; Ehl-i Beyt’in, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, şerirlerin şerlerinden, hastalıklardan, iptilâlardan selâmete ermesi, bütün İslâm dünyasının selâmeti için; bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

İnsanın maddî yapısından sohbetimize başlayalım:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:

“Allah Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam toprakla yaratmıştır…”

Bu, Azrâil vâsıtasıyla. Yarattığı bu kâinatta, bu cihanda, muhtelif mıntıkalarından toprak aldırdı, Azrâil vâsıtasıyla. O şekilde bir, insanın bir hamuru meydana gelmiş oldu.

“…Bu sebeple Âdemoğullarının, o topraklara izâfeten bir kısmının (teni) kırmızı(ya yakın), bir kısmı beyaz, (bir kısmı) siyah, bir kısmı (esmer)…” (Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 16)

Bu şekilde Âdemoğlu halkoldu. Bu şekilde ırklar da meydana geldi. Toprağın cinsine göre insan mizâcı da muhtelif istîdat, husûsiyet ve karakterlerle dünyaya geldi insanoğlu. Yani baktığımız zaman; 5 yaşındaki bir çocuk, biri kediye süt verir, diğeri, emsâli, kediye taş atar. Demek ki insan terbiyeye muhtaç, fazilete muhtaç.

Bütün insanlar; gelmiş-gelecek kıyamete kadar… Kaç milyar insan var dünyada, kaç milyar insan gelecek, bilemiyoruz, ne kadar geldi daha evvelden, hepsi Âdem -aleyhisselâm-’ın sulbünde kodlanmış olarak geliyor.

Bu da bir, ilâhî bir hikmet, ilâhî bir mûcize. Yani her birimiz, Âdem -aleyhisselâm-’ın sulbünde kodlandık, ilâhî bir tanzimle de dünyaya geliyoruz.

Cenâb-ı Hak ruhları halketti. Ruhlara:

“…Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (dedi. Ruhlar da;) Evet dediler…” (el-A’râf, 172)

Çünkü her şey âşikârdı. Fakat dünyaya da imtihan olarak gönderildik. Dünyada insanoğlunun verdiği bu ahde dünyada sâdık kalması lâzım.

Cenâb-ı Hak bu cihânı, insana bir imtihan yurdu olarak hazırladı. Gerçek dershane. İnsanlar ve cinler bu dershanenin talebesi. Bu, son insana kadar, son cine kadar devam edecek. Ondan sonra infilâk edecek. Yeni baştan bir hayat, yeni baştan bir düzen başlayacak.

Rûhun Beş Devresi Vardır:

Birinci devresi, “adem” devresi, yani “yokluk” devresi:

Yani ezelde yalnız Cenâb-ı Hak var. Bütün âlemi Cenâb-ı Hak halkediyor. Ne kadar âlem? Sayısını Allah bilir. 365.000 âlem, 180.000 âlem, muhtelif ifadeler var. Tabi bir sonsuzluk…

Tabi Cenâb-ı Hak insanı, İnsan Sûresi’nin 1. âyetinde:

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?”

Yani “مَذْكُورًا” buyuruyor, zikredilen bir an olmadı mı, yani daha evvel “insan” denilen bir şey bilinmiyordu. Birtakım cisimler yaratılmıştı, belki birtakım hayvanat yaratılmıştı, cinler yaratılmıştı fakat insan yaratılmamıştı.

Yani insan, dünya hazırlanıyor Cenâb-ı Hak tarafından, ondan sonra Âdemoğlu dünyaya gelecek, dünyada imtihan geçirecek. Âdem -aleyhisselâm- Cennet’te yaratılacak, yaratıldı.

Yani birinci devir, “adem” devri / “yokluk” devri. Yalnız Cenâb-ı Hak var.

İkinci devir, ruhlar âleminin var oluş devri:

Yani Elest Bezmi. “…Rabbiniz değil miyim?..” (el-A’râf, 172)

Cenâb-ı Hak bütün ruhları çağırıyor, bütün ruhlara:

“…Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (diyor. Bütün ruhlar da) Evet, (Sen bizim Rabbimiz’sin) diyorlar…” (el-A’râf, 172)

Âşikâr...

Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Ruhlar bedenlerinden iki bin sene evvel yaratıldı!” (Deylemî, Müsned, II, 187-188)

Ondan tanzimle dünyaya gelecek Âdem -aleyhisselâm-’dan başlayarak.

Üçüncü devir; bedenlere gönderilme devri:

Dünya, bir endam aynası. Dünya tanzim ediliyor, Âdem -aleyhisselâm-’dan başlayarak, insanoğlu kodlanarak, zaman-mekâna göre -kendi elinde değil, ilâhî bir kaderle- dünyaya gelecek.

Kâinâtı ilâhî bir kitap olarak Cenâb-ı Hak halketti. Kevnî âyetlerle dolu. Zerreden küreye her şey Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesinin bir sergisi durumunda. Cenâb-ı Hak suhuflar gönderiyor, kitaplar gönderiyor. Bir taraftan kavlî âyetler, bir taraftan kevnî âyetler… İnsan hidâyet bulacak, huzur bulacak, Cenâb-ı Hak’la dost olacak. Cenâb-ı Hak da ona; insan mükerrem olacak, muhteşem olan Cennet’e davet edilecek.

“…Ona rûhumdan üfürdüğüm zaman...” (el-Hicr, 29)

Yani Cenâb-ı Hak kula istîdatlar veriyor. Ve bu istîdatları kul inkişâf ettirecek, Cenâb-ı Hak’la dost olacak. Kalp, ilâhî tecellîlerin mazharı olacak. Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Sâlih kul olacak. İrfan sahibi olacak.

“İşte o kullar, ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken Cenâb-ı Hakk’ı zikredecek.” (Bkz. Âl-i İmrân, 191) Zikri, hayatın her safhasına intikâl ettirecek.

Nasıl olacak? “…Göklerin ve yerin yaratılışını (derinden derine) tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Gözün gördüğü her şeyde kalp Cenâb-ı Hakkʼı hatırlayacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.

Kendine bakacak, yaratılışını düşünecek, çiçeğe bakacak, hayvanata bakacak, evlâdına bakacak, semâya bakacak, toprak terkibine bakacak; Cenâb-ı Hakkʼı unutmayacak.

Yani kalp, bir zikir hâlinde gelecek, Cenâb-ı Hakʼla beraberliği temin edecek.

Cenâb-ı Hak yaratılışı bildiriyor, bir ibret:

“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.” (el-Mü’minûn, 12)

Yani insan, topraktan yaratıldı. İnsanın gıdâsı da topraktan. Her şey topraktan. Bütün mahlûkâtın gıdâsı da topraktan. Her an ilâhî sofralar kuruluyor. Velhâsıl;

“…Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış bir topraktan yarattık) bir özden yarattık.

Sonra onu sağlam bir karargâhta (yani ana rahminde) bir nutfe hâline getirdik. (Yok kadar bir madde, gözle görülmeyecek kadar küçük bir madde.)

Sonra o nutfeyi, bir aleka (döllenmiş yumurta olarak) yaptık. (Asılı bir şey rahimde.)

Peşinden, o alekayı bir mudğa…” (el-Müʼminûn, 12-14)

Mudğa; çiğnenmiş bir et ve şekil de yok. Baş büyük, kolları öyle vs. Yani vücutta bir tenasüp de yok. Buradan güzel bir şekle bürünecek. Bir çiğnem et, ondan sonra izâm/kemikler, kemiklere sarılacak. Kemikler, etlerle kaplanacak.

“…Sonra başka bir yaratışla (insan olarak) meydana getirdik…” (el-Mü’minûn, 14) buyuruyor.

Yani şekilsizlikten en güzel bir şekle büründürüyor Cenâb-ı Hak. Onun için insan daima mâzisini düşünecek, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfunu hatırlayacak. Yaratılıştaki hikmetleri seyredecek.

İnfitar Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak:

“Ey insan! Seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren, Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (Bkz. el-İnfitâr, 6-8) diyor, soruyor Cenâb-ı Hak.

Yani mâzîye döneceksin; bir kendi hâlini düşüneceksin. Yok kadar bir varlıktan nasıl bir dünyaya geldin? Parmak izin dahî değişik, sîman değişik, kaderin değişik, istîdatlar değişik.

Velhâsıl insan, ilâhî bir azamet tecellîsi. Dünya hayatı başlayacak. Bir imtihan dershanesine giriyoruz. Bu insan dershanesinde bir imtihan. Cenâb-ı Hak ömür de bildirmiyor, herkes hazırlıklı olacak her an.

İnsan bir kabristana girse, kendi yaşından çok insan görür, yeni doğmuş insanlar görür, çok yaşlı insanlar da görür. Bir fânîlik âlemi. “هُوَالْبَاقِي” yalnız Cenâb-ı Hak bâkî.

Cenâb-ı Hak buyuruyor, uzun ömür verdiği kişiden bahsediyor, herkes değil, “uzun ömür verdiğimiz”:

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

(“Kime uzun bir ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı?” [Yâsîn, 68])

Biz, uzun ömür verdiğimiz, bir gençlik veririz, güç-kuvvet veririz. Sonra “نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ” yaratılışını tersine çeviririz. Vücut şâkulünden düşer. Saç-sakal ağarmaya başlar. “اَفَلَا يَعْقِلُونَ” insan akıl erdirmez mi?

Daima fânîliği tefekkür hâlinde olacak. O güç-kuvvet nerede, bu acziyet nerede? Yolculuk nereye?

Yine Cenâb-ı Hak Rûm Sûresiʼnin 54. âyetinde:

“Allah sizi önce zayıf olarak yarattı (bebek olarak çıktık, himâyeye muhtaç), zayıflığın ardından size bir kuvvet verdi (gençlik), kuvvetin ardından (ömrü olana) tekrar zayıflık, ihtiyarlık verdi. O, hakkıyla bilendir, her şeye kâdirdir.” (er-Rûm, 54) buyuruyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak… Fânîliği unutmayacağız, fakat nefis engeli var. Nefiste de fânîliğe isyan var. Nefis, fânîliği istemiyor. Tabi bunu da Âdem -aleyhisselâm-’da göreceğiz, Cennet’te kalmak istedi.

Âyet-i kerîmede, Tâhâ’da:

“Sizi o (toprak)tan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi (mahşerde) bir kez daha ondan çıkaracağız!” (Tâhâ, 55)

Yani insandaki elementler, topraktaki elementler, aynı elementler. Onun için ölü öldüğü zaman toprağa dönüyor, aynı elementlere dönüyor. Yani insan daima, dünyaya gelen bir insan, ölüme mahkûm olarak geliyor.

İmtihan dershanesine geliyor. Fânîliği kul unutmayacak. Yani şu bastığımız toprak, bir tefekkür edeceğiz; bizden evvel gelmiş olan milyonlarca insanların üst üste çakışmış gölgeleri üzerinde geziyoruz.

Yine o, o topraktan yine, istikbalde dünyaya gelecek insanların tohumu var. Yediğimiz gıdalardan, içtiğimiz sulardan vs. yine burada bir insan tohumu meydana gelecek, yine bir insan nesli gelecek. Velhâsıl bir ibretle baktığımız zaman:

“اَفَلَا يَعْقِلُونَ”

“…(İnsan) akıl erdirmez mi?” (Yâsîn, 68) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Bu toprak nasıl bir hârika? Bir toprak terkibinden nasıl bir mahlûkat geliyor, sayısız. Nasıl sofralar hazırlıyor? Nasıl insan topraktan geliyor, toprakla gıdalanıyor, yine toprakta fânî oluyor. İlâhî azamet tecellîsi.

Mevlânâ buyuruyor ki, aklını başına al diyor:

“Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen, yani nefsî arzularına dalan, sonunda rezîl olup gidiyor (büyük bir âhiret hesabıyla).”

“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış, rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere, yani ukbâ âlemine güçlü gitsin!”

Hayat, med-cezirler üzerinde. Yani zaman zaman -düzgün bir çizgi değil- imtihanlar içinde. Daima imtihan dünyası içinde olduğunu insan unutmayacak.

Tevbe Sûresi’nin 81. âyetinde “…Cehennem daha sıcaktır…” buyuruyor. Tebük Seferi’nde kalbinde nifak alâmeti olanlar:

“–Bu sıcakta sefer yapılır mı?” dediler.

Cenâb-ı Hak da:

“–Cehennem daha sıcaktır.” buyurdu. (Bkz. et-Tevbe, 81)

Demek ki meşakkatlere güç-kuvvet verilecek. Neyle verilecek? Sabırla verilecek, namazla verilecek.

“…Siz, sabır ve namazla Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edin...” buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 153)

Sükûnetli bir ömür yaşanacak.

Bir cenaze gördüğümüz zaman tefekküre dalacağız;

“O tabutun içinde, o tahta kundağın içinde şimdi ben olabilirdim.”

Bir trafik kazası gördüğümüz zaman;

“O trafik kazasının içinde ben olabilirdim.”

Bir kabristana gittiğin zaman, gittiğin bir dost-ahbap vefât etmiş, kabristanına gittiğin zaman;

“O kabrin, o kabir çukurlarının içinde ben olabilirdim ve bir hesap verecek durumda bulunabilirdim.”

Gazâlî diyor ki:

“Bugün diyor, öldüğünü farzet diyor. Kabre götürüldüğün zaman ne kadar evyah, vah vah, keşkeler diyeceksin diyor. Onun için, ömrünün bittiğini, Allâh’ın sana tekrar bir ömür verdiğini düşün, ona göre hayatını tanzim et.” buyuruyor.

258 yerde “takvâ” geçiyor. Demek ki kul, kurtuluş takvâda.

Dördüncü; bedenden ayrılma devri:

Yani kendisine biçilen ömrün tamamlanmasıyla bir imtihan süresi bitiyor, beden geldiği yere dönüyor, toprağa dönüyor, ruh devam ediyor.

Buyruluyor A‘râf Sûresi:

“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (el-A’râf, 34)

Ne takdim, ne tehir!.. İnsanın elinde değil o. Bir ekolojik denge devam edecek o şekilde.

Onun için Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ilâhî azametine göre (yaraşır şekilde) takvâ sahibi olun, ancak “وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ” Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Sakın ha, başka türlü can vermeyin! Can vermek de bir sefere mahsus. Yani tekrarı yok.

Dünyevî apoletlerde bir kaybedersin, ikinci girersin, üçüncü girersin. Orada yok. Bir sefere mahsus.

Onun için bu hayatımızın her nefesi çok kıymetli.

Cenâb-ı Hak, genel bir pişmanlık bildiriyor Münâfikûn Sûresi’nde:

“Ölüm ânı gelir de (hepimizin başında geçecek) «Yâ Rabbi! Biraz (az bir şey açsan da) ömür versen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam.» demeden evvel, (Cenâb-ı Hak) infâk edin.” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

Rasûlullah Efendimiz:

“Sâlih kişiler de diyor pişmanlıkla vefat edecek. Keşke biraz daha amel-i sâlihlerde bulunsaydım.” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Keşke biraz daha Allah yolunda infak etseydim, Allâh’ın verdiği nîmetleri. Bu, her şey, sırf para değil. Allah yolunda infak etseydim...

Velhâsıl:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

“Her nefs ölümü tadacaktır!..” (Âl-i İmrân, 185)

Ölümden kurtuluş yok, kabirden kurtuluş yok.

يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ

(“O gün insan «Kaçacak yer neresidir?» diyecek.” [el-Kıyâme, 10])

Kıyamette kaçacak bir yer de yok.

Beşinci devre, kıyamet devresi:

Cenâb-ı Hak, tekrar bedenlere döndürecek. Yani ölüm, yok oluş değil. Nasıl bir dünyaya gelişte hiç bilmediğimiz bir âleme geldik dünyaya gelerek; öyle şekilde, bir bedenden çıkarılacak ruh, bir kabir âlemine girilecek. Tam keyfiyeti bilinmiyor.

Rasûlullah Efendimiz dünyevî intibâlarla bildiriyor:

“Ya Cennet bahçelerinden bir bahçe yahut Cehennem çukuru…” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Başka manzaralar da bildiriyor Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz.

Tabi burada, âyet-i kerîme Yâsîn Sûresi’nde:

“…Onları ilk defa yaratmış olan (Allah, yine aynı şekilde) diriltecektir. Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü gâyet iyi bilir.” (Yâsîn, 79)

Kâfir, eline kemiği aldı böyle ufaladı:

“–Böyle un hâline gelen biz kemiklerden mi meydana geleceğiz?” dedi.

Cenâb-ı Hak “اَوَّلَ مَرَّةٍ” İlk yaratan yaratacak. (Bkz. Yâsîn, 79)

İlk yaratmak mı zordur, yaratılanları tekrar yaratmak mı zordur?

Cenâb-ı Hak, Tekvîr Sûresi’nde şiddetli ve ibretli kıyâmet alâmetlerinin fârikalarından bahsederken, yedinci âyette, ruhların yeniden beden kalıbına alınmasını şöyle bildiriyor:

وَ اِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

Yani; “Nefsler birleştirildiği (yani ruhlarla bedenler bir araya gelecek)...” (et-Tekvîr, 7)

Fakat bu beden mi gelecek? Hayır! Nasıl yaşadınsa o beden temessül edecek.

“O gün sîmâlar vardır mutludur.” (Bkz. Abese, 38-39)

“Sîmâlar vardır, iğrençtir, çirkindir.” (el-Ğâşiye, 2)

Velhâsıl bu, rûhun beş devresi…

Bir de Cenâb-ı Hak bir toprak devresini bize bildiriyor âyette, âyetlerde.

  1. Toprak safhası:

Cenâb-ı Hak Âl-i İmran, 59. âyette:

“…(Allah) Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona «ol» dedi, o da hemen oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59) Yani “كُنْ فَيَكُونُ” demek ki iki harf, “kâf” ile “nun” harfi yan yana geldiği zaman, bir “halk” meydana geliyor, bir “yaratma” meydana geliyor.

Bu, topraktan yarattı. Toprağın farklı hususiyetleri var:

Toprak var killidir, kumludur, serttir, yumuşaktır. İnsanların tabiatlarında da böyle farklılık var.

Toprak çiğnenir, her şey, üzerinde rahatlıkla dolaşılır. Ve toprak bütün insanların, bütün mahlûkâtın cürûfunu da çeker içine. İnsanın cürûfunu temizler. Buna karşı toprak, hiçbir aksülamelde de bulunmaz.

İşte, insanda sabır olacak, tevâzu olacak, alçak gönüllülük olacak, vasıflar da demek ki buradan gelmekte işârî olarak.

Yine burada, toprağın hareketsiz olmasında atâlet vardır, tembellik vardır. Bu da insanda tezâhür eder.

  1. Devir; Çamur Safhası:

Devri değil de çamur safhasını bildiriyor Cenâb-ı Hak:

“Allah yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratmış ve insanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.” (es-Secde, 7)

Yani burada çamur safhasında su devreye giriyor. Su, öncelikle temizleyicidir, temizliği temsil eder. Bu açıdan da su; insandaki iffet, namusu, maddî-mânevî temizlik, onu ifade eder.

اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْأِيمَانِ

“Temizlik îmandan.” olacak. (Aliyyülkārî, el-Masnû’, 1/78; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 291, 1/341)

Diğer safhası; Cenâb-ı Hak:

اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ

Buyuruyor. “…Şüphesiz Biz onları (yani Âdem ve neslini) yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Sâffât, 11)

Yapışmak, kopmamak, insana sadâkat duygusunu ve bağlılığını gösterir. İnsanın inat etmesi, müdafaa ettiği fikirlerinde ısrar etmesi, bu safhanın bir neticesindedir.

Bursevî Hazretleri der ki:

“Allah Teâlâ insanın tıynetine, karşılaştığı her şeye râm olma özelliği vermiştir. Kimi dünyanın menfaati ile karşılaşır, dünyaya râm olur, kimi takvâ üzere yaşar, âhirete râm olur…” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VII, 451; trc. XVI, 455)

Kimi sâlihlerle sâdıklarla beraber olur, onlara râm olur, kimi de fâsıklarla beraber olur, fâsıkların hâli in’ikâs eder ona râm olur.

Diğer bir âyette Cenâb-ı Hak:

“And olsun Biz insanı, (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (el-Hicr, 26) Hicr Sûresi. “صَلْصَالٍ” yani havada kurumuş çamur.

Burada hava unsuru devreye giriyor. Hava, insanın çamuruna hareketliliğini getiriyor. İnsan tabiatındaki istikrarsızlık, döneklik, ahde vefasızlık, yıkıcılık vasıfları bu safhanın neticesinde olmuş oluyor.

Diğer bir âyette:

Şekillenmiş Balçık Safhası bildiriliyor:

“Hani, Rabbin meleklere demişti ki: «Ben (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.»” (el-Hicr, 28)

Burada, terbiye ve tezkiye hususiyeti ortaya geliyor, ona işaret ediliyor. İnsan terbiye ve tezkiye olarak istikâmet bulacak.

 قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

((İç âlemini) temizleyen, felâha erdi.” [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى 

(“Temizlenen kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Diğer bir âyette:

Ateşte Pişmiş Çamur Safhası (bkz. er-Rahmân, 14):

Burada da Allâh’a karşı gelmesi. Tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. İnsanın kibirli olması, kıskanç olması, Allâh’ın emirlerine karşı gelmesi, kendine göre Allâh’ın âyetlerini te’vil etmesi… Bu vasıflar da ateşten neş’et etmektedir. Bu da tabi, ateşle temizlenecek.

Bursevî Hazretleri bu âyette buyuruyor ki:

“Sanki çok övünen kimsenin sûretinde şekillendirilmiş bu âyet.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IX, 294; trc. XX, 390)

Cenâb-ı Hak:

“Gökte ve yerde ne varsa insana musahhar kıldı (âmâde kıldığını bildiriyor. Âmâde kıldık.) Düşünen bir toplum için.” (el-Câsiye, 13) buyruluyor Câsiye Sûresi’nde.

Yani göklerde, yerde ne var? Bütün mahlûkat, toprak terkibinden çıkanlar, hepsi insan için. İnsan mükerrem olacak, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek.

Bütün mahlûkat insan için yaratıldı, şu dünyada gördüğümüz ne kadar mahlûkat var; yılan, çıyan, akrep dâhil, nebâtat dâhil, insan için yaratıldı. İnsan da Allâh’a kul olmak için yaratıldı. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Biz, cinleri ve insanları, ancak Rabbine kulluk etsinler diye yarattık.” (Bkz. ez-Zâriyât, 56)

Yani yaratılma sebebimiz; “لِيَعْبُدُونِ” Allâh’a kul olma. Hedef; “لِيَعْرِفُونِ” Allâh’ı kalpte tanıma, yani mârifetullah’tan bir hisse alabilme, bu şekilde Cenâb-ı Hak’la dost olabilme.

Süleyman Çelebi ne güzel ifade eder:

Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i,

Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi…

Yani Benî Âdem’le bu kâinâtı müzeyyen kılıyor Cenâb-ı Hak, o sâlih kullarıyla, mükerrem kullarıyla.

Yine kul, kâinatla müzeyyen oluyor. Bu dershanede kul müzeyyen hâle geliyor. Bu da Süleyman Çelebi’nin çok veciz bir ifadesi olmuş oluyor.

Dünyada hesap kitap yok, istediği gibi yaşıyor. Cenâb-ı Hak Mü’minûn Sûresi’nde:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı (yani abesen, abes olarak yarattığımızı), hakikaten huzûrumuza gel(ip hesap ver)meyeceğinizi mi zannediyorsunuz?” (el-Mü’minûn, 115) buyuruyor.

Bu dünyada bir hesap yok. Fakat ilk kabre girişte hesaplar başlamış oluyor.

Yine Cenâb-ı Hak İnsan Sûresi’nde:

“Şüphesiz Biz ona (doğru) yolu gösterdik (insana. Şu kâinat, kevnî âyetlerle, kavlî âyetlerle, peygamberlerle doğru yolu gösterdik). İster şükredici ol, ister nankör ol.” (el-İnsân, 3) buyuruyor. Serbestsin bu dünyada.

Yine, Duhan Sûresi’nde:

“Biz gökleri ve yeri (şu arzı) bir oyun-eğlence olsun diye de yaratmadık.” buyuruyor. (Bkz. ed-Duhân, 38; el-Enbiyâ, 16)

Yani bu dünya, baştan sona bir imtihan mekânı. Öyle ki imtihan içinde nice imtihanlar mevzubahis. İlk imtihan, Âdem -aleyhisselâm- ile başlıyor, Âdem -aleyhisselâm-’ın yasak meyveye yaklaşmasıyla.

İblis idlâl ediyor. O da o yasak meyveye yaklaşıyor. O yasak meyveye yaklaştı Havvâ ile beraber. Yani bir ihtiras oluyor. İnsan fıtratında bir ihtiras var. Bu ihtiras tamir edilecek. Neyle tamir edilecek? İstiğfarlarla, pişmanlıklarla.

İşte Âdem “عَصٰى” buyruluyor, “isyan etti.” (Tâhâ, 121) Fakat sâlihlerden oldu hemen istiğfar etti. (Bkz. Tâhâ, 122)

Demek ki bir mü’min daima istiğfar hâlinde olacağız. Çünkü fıtratta daima bir ihtiras var.

Cenâb-ı Hak kullarını irşâd ediyor. Suhuf ve kitaplarla irşad ediyor, kâinat kitabıyla irşâd ediyor, peygamberlerle irşâd ediyor.

İlk insan, Cenâb-ı Hak peygamber olarak gönderiyor, o şekilde bir irşad başlıyor. Fakat peygamberler de bir mes’ûliyetin içinde:

ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

(“Sonra o gün, (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?” [et-Tekâsür, 8])

O peygamberlik verilen kimseler de bir, ayrı bir sorgu-suâlin içinde hepsi Cennetlik ama…

“Peygamber gönderdiğimiz toplumları da, gönderdiğimiz peygamberleri de hesaba çekeceğiz.” (el-A‘râf, 6) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Peygamberler de ümmetlerinden mes’ûl. Onun için Efendimiz, Vedâ Haccı’nın sonunda;

“–Tebliğ ettim mi?” dedi 120.000 kişiye.

Yani duymayan etmeyen var mı? 120.000 kişiden şehâdet aldı:

“–Tebliğ ettin yâ Rasûlâllah!”

“–Yâ Rabbi! Şahid ol.” dedi. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276)

Üç sefer tekrarladı. Demek ki peygamberlerde bile daima bir tebliğ endişesi içinde.

Mâlum; Yunus -aleyhisselâm- üç gün erken ayrıldı, dünyada bir cezâ olarak balığın karnına atıldı. Ve Allâh’ı zikretti, istiğfar etti, Allâh’ın af nîmeti geldi, o şekilde kurtuldu. Aksi takdirde kurak bir yere atardık buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. es-Sâffât, 143-144)

Demek ki birinci Âdem -aleyhisselâm-’dan gelenler bize:

Bir, şeytanın/iblisin Allâh’ın emrine karşı Âdem’e secde etmemesi. Melekler secde etti, fakat iblis secde etmedi. “وَاسْتَكْبَرَ” kibirlendi. (Bkz. el-Bakara, 34)

“Ben ondan üstünüm dedi. Ondan, secde etmem.” dedi. (Bkz. el-Hicr, 32-33)

Burada, ateşi de yaratan Allah, toprağı da yaratan Allah. Demek ki kibir bu kadar boş bir şey. Burada Allâh’ın emrine itaatsizlik, Allah ile ilk cidâl başladı. Yani şeytanla Cenâb-ı Hak arasında ilk cidâl başladı.

Âyet-i kerîmede:

“Hani Rabbin meleklere demişti ki:

«Ben muhakkak kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve rûhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın!»

Meleklerin hepsi secde ettiler. Fakat iblîs hâriç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” (el-Hicr, 28-31)

Velhâsıl âyet devam ediyor. Orada, ben dedi, secde etmem dedi. Ben onda üstünüm dedi. (Bkz. el-Hicr, 32-33)

Velhâsıl demek ki burada Cenâb-ı Hak’la bir cidâl… Bu, tâ kıyamete kadar da bu cidâl devam edecek.

Burada, “Âdem’e ibadet et” değil, ona bir hürmet secdesiydi. Fakat iblis kibirlendi, Cenâb-ı Hakk’ın emrine karşı geldi.

Velhâsıl bu nükte bizlere, ilim ve makamın insanlarda benlik duygusunu tahrik etmek için bir tehlike olduğunu gösteriyor. Yani ilim de bir tehlike, makam da bir tehlike.

İlim; iblis meleklerin hocasıydı. Meleklere ders veriyordu. Talebeleri melekler secde etti, o secde etmedi.

Makam da öyle. Makam da kibre karşı bir vesîle olmuş oluyor.

Demek ki bu, ikisini de bertaraf edecek -ileride gelecek- takvâ olmuş oluyor.

Yunus Emre ne güzel ifade ediyor:

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen,

Bu nice okumaktır?!

İnsan, dâimâ acziyetini idrâk edecek. Daima düşünecek; ne kalbine, ne de damarlarında akan kana insanın bir hükmü var…

Buna rağmen Cenâb-ı Hak “az bir ilim verdik” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 85) Az bir ilimle insan kibirleniyor ve şeytanın durumuna düşüyor. Cenâb-ı Hak muhâfaza buyursun.

İlim, demek ki benliği tahrik ediyor eğer takvâ yoksa.

Zira Cenâb-ı Hak Fâtır Sûresi’nde:

“…Ancak Allah’tan (müttakî) âlimler (takvâ sahibi âlimler) korkar...” (Fâtır, 28) buyuruyor.

Eğer ilim varsa takvâ zarûrî. Yani zihnine bilgi almış, kalbi boş; -Allah korusun- o felâket!

Zihnî bilgileri kalbine alacak. Kitaptı, defterdi, hocaydı… Kalbine alması için de muhabbet şart. Muhabbet eğitimiyle de o kalp, aldığı ilmi hazmedecek. O kalpte ilâhî tecellîler başlayacak ondan sonra, mârifetullah’tan ufuklar açılacak.

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri:

“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi, şeytan bile çıkaramaz buyuruyor:

Bunlardan biri; dünya hırsına sahip âlim…”

“ثَمَنًا قَلِيلًا”, “az bir dünya menfaati” karşılığında Allâh’ın âyetlerini yamultanlar. (Bkz. Âl-i İmrân 77, 187, 199…)

Yine Cenâb-ı Hak, Benî İsrâil âlimlerini bildiriyor. Bunlar, âlimler, fakat kalp yok. “…Kitap yüklü merkepler gibidir…” (el-Cum’a, 5) buyruluyor. Bir işe yaramıyor sıkletten başka. Hattâ kötü bir âkıbete yolculuk ediyorlar.

“…İkincisi; ilimden mahrum ham sofu!”

İlim de şart, kalp de şart. İkisi, kalple ilim bir âhenk içinde devam edecek.

Demek ki birincisi ilim. İlmi hazmedebilmek. Şimdi şeytan, ilmi hazmedemedi, kibirlendi, felâkete uğradı. Hiçbir ilmi olan kimse de iblisin durumuna düşmeyecek.

İkincisi mal:

Mal da eğer takvâ yoksa benliği tahrik eder. Kurtuluş yine takvâda. Takvâ ile kalbî hayat zenginleşecek. Dünya, maddî imkânlar, Allah yolunda sarf edilecek.

“Onlar, canlarıyla mallarıyla Cennetʼi satın alanlardan olacak.” (Bkz. et-Tevbe, 111)

Malı Allah rızâsı için kullanacak. Allah bu malı bana niye verdi? Bunu idrâk edecek. Mal benim mi, Allâhʼın mı? Bunun bir idrâki içinde olacak. Bu da ancak bir takvâ ile mümkün.

Kârun; “mal benim” dedi, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa tavır koydu, helâk oldu gitti. Malın bir emânet olduğunun idrâki içinde olacak.

Velfecri Sûresiʼnde:

“Biz imtihan olarak mal veririz buyuruyor, imtihan olarak veririz. O da sevinir. Allah beni seviyor ki bana çok mal verdi der.” (Bkz. el-Fecr, 15)

Hâlbuki değil. En zor imtihan, malın imtihanıdır. Çok zor. Bak Süleyman -aleyhisselâm-ʼı tahtında ölü bir cesed gibi bıraktık buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. Sâd, 34)

Onun altındaki âyette; malı azaltırız buyruluyor, az veririz. O da üzülür diyor. Bunların hepsi gafletin neticesi; “Allah bana az verdi!” (Bkz. el-Fecr, 16)

Belki ona az vermesi kendisinin kurtuluşuydu. Peygamberlere bakacak. Rasûlullah Efendimiz îkaz ederdi. “Benim hâlim size misal değil mi?” buyururdu. “Şükredebileceğin az bir mal, şükredemeyeceğin çok maldan hayırlıdır.” buyururdu.

Demek ki kul, hâle râzı olacak. Eğer mal vermişse, o verdiği malın bedelini ödeyecek. Kendisi muktesit yaşayacak, iktisatlı yaşayacak, bunu Allah yolunda infâk edecek.

Canlarıyla-mallarıyla cenneti kazanacak. Allah rızâsını kazanacak. Yok vermedi; “bu benim için hayırdır” diyecek.

Eyyûb -aleyhisselâm-ʼa; “نِعْمَ الْعَبْدُ” “o ne güzel kul” olacak. (Bkz. Sâd, 44)

Demek ki Kârun gibi heves edilmeyecek. Eyyûb -aleyhisselâm-ʼın durumuna düşmek istenmeyecek.

“Neredeyse fakr, küfre denk oluyordu.” buyruluyor. (Bkz. Câmiu’s-Sağîr, Harfu’l-Kāf, 2/89; Beyhakî, Şuab; Taberânî, el-Evsat)

Ondan da zenginler mesʼûl durumda.

Velhâsıl ağniyâ-i şâkirîn, fukarâ-yı sâbirîn, ikisi de zirve. Orta yol kalabalık.

Mal… En büyük kalbin sanatı; ilmi kullanmayı bilmek, malı kullanmayı bilmek, mevkiyi kullanabilmek.

Mal, gaye değil, vâsıta olacak.

Mevki de öyle. Makam da öyle. O da bir vâsıta olacak Allahʼa kulluğa bir vâsıta olacak.

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl…” [el-Furkân, 74])

Takvâda önder olacak, yol gösterici olacak, örnek olacak.

İşte bunu Ömer bin Abdülaziz ne kadar güzel bir misal. İki buçuk senelik bir hilâfetiyle İslâm tarihine en büyük imzayı atıyor. Çok onda kıssalar var. Eski bir dostu geliyor:

“–Ben onun dostuydum diyor, arkadaşıyım, onu bir görmek istiyorum.” diyor. Haber veriyorlar.

“‒Gelsin, buyursun.” diyor.

Geliyor arkadaşı, şöyle bir bakıyor. O endam, o vücut erimiş, bitmiş. Gözler şey olmuş…

“‒Ömer bin Abdülaziz diyor, ne bu hâlin diyor. Sen diyor, o diyor, müheykel bir vücut diyor, sırtından kemikler çıkmış diyor, kamburlaşmışsın diyor. İki buçuk senede ne hâle gelmişsin?” diyor.

Ömer bin Abdülaziz diyor ki:

“‒Geç bunları diyor, geç diyor. Sen bana iki tane hadîs-i şerîf oku da ferahlayalım diyor. Sen diyor, yarın diyor, benim kabrim açıldığı zaman diyor, bundan çok daha benim zor, daha çirkinleşmiş durumumu göreceksin diyor. Bütün mesele rûhumuzu inkişâf ettirmek, Cenâb-ı Hakʼla dost olmak.” buyuruyor.

Mevlânâ da diyor ki:

“Hünerli ve bilgili kişi güzeldir diyor. Fakat İblis’ten diyor, ibret al da ona pek değer verme diyor. Zira İblis’te de ilim vardı. Ama o, Âdem’in topraktan yaratılışını, onun dış yüzünü gördü, onun hakikatini göremedi.”

Yani kalbin, ilâhî esmânın bir tecellî makamıdır. Onu göremedi.

“Nice ilim, akıl ve anlayış vardır ki, hakikat yolcusunu idlâl eder, yolunu vurur, sapıklığa götürür. Onun için cennetliklerin ekserisi, filozofların şerlerinden kendilerini koruyanlardır. Cennetliklerin ekserisi, feylesofların şerrinden kendilerini koruyanlardır.”

Ondan sonra devam ediyor:

“Ey gâfil diyor. Gururdan, kendini beğenmekten kurtul ve lüzumsuz şeyleri üstünden at ki her an seni ilâhî rahmetler kuşatsın.”

Buyruluyor:

Şeytan, Âdem’in mayasındaki çamuru gördü, yüceliğini göremedi. Bu dünyaya âit çamuru seyretti, öteki âleme âit olan mâneviyâta âmâ oldu.

Şeytan’ın bilemediği taraf, kulun/insanın “Hakk’ın halîfesi” olması, “halîfetullâh” olmasıydı. Çünkü o, Âdemʼi nefsinin gözüyle değerlendirdi. Onun için idrâki, Âdem’in maddesinden öteye geçmedi. Ölçüyü Hak’tan değil, nefsinden aldı.

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da Efendimizʼi gördü, Ebû Cehil de gördü. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bir hayranlık içindeydi. Bir fedâ-yı can hâlindeydi muhabbetten.

Ebû Cehil ise kendi kalbinin katranını gördü. Efendimizʼi hiç görmedi. Efendimizʼe âmâ oldu.

Bizler de insanları değerlendirirken yalnız zâhirine bakmayacağız. Zira hadîste buyruluyor, onun bir bâtınına… Meselâ Berâ bin Mâlik vardı. O bir garip bir kişi olarak bilinirdi. Hâlbuki o bir, Cenâb-ı Hakkʼın bir dost kuluydu. Rasûlullah Efendimiz bunu ifade ediyor bize. (Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 54/3854)

Velhâsıl bir darb-ı meselde buyrulduğu gibi; “Her gördüğünü Hızır bil.”

Zaman zaman insanlar kendi aklî kıyaslarıyla şerʼî ölçülerin dışına çıkıyor. Bu da büyük bir felâket. Kendi aklını, mantığını, kanaatini, Allâhʼın emrinin önüne geçiriyor. Yani örfî hukuku, şerʼî hukukun önüne geçiriyor. Meselâ kız çocuğuna mîras vermiyor bir tarafta. Öbür tarafta gasp ediyor vs… Hâlbuki Cenâb-ı Hak; “ebedî bir Cehennem vardır” buyuruyor. O, örfî hukuka göre gidiyor. Hâlbuki daima şerʼî hukuka dikkat edilecek.

“Ey îman edenler! Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin!..” (el-Hucurât, 1) buyruluyor Hucuratʼta.

Nisa Sûresiʼnde:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Allah Rasûlüʼne itaat, Allâhʼa itaattir…” (en-Nisâ, 80) buyruluyor.

Yine âyet-i kerîme Kasas Sûresiʼnde, bu, Kârunʼla ilgili âyetler çok orada:

“İşte âhiret yurdu (buyuruyor Cenâb-ı Hak). Biz onu yeryüzünde böbürlenerek bozgunculuk yapmayı istemeyenlere nasîb ederiz. (Demek ki böbürlenmek, kibrin neticesinde bozgunculuk yapmak, büyük felâket.) Sonunda kazançlı çıkanlar, fenalıklardan sakınanlardır.” (el-Kasas, 83)

Yani kibrin şerrinden kendini kurtarabilenlerdir.

Yine Lokman Suresiʼnin 18. âyetinde:

“Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme…” Küçük görme, ibâdullâhı istihkār etme, istihfâf etme.

“Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokman, 18)

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

(“İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz işaretiyle eğlenmeyi âdet hâline getirenlerin vay hâline!” [el-Hümeze, 1])

Hepsine yazıklar olsun buyuruyor Cenâb-ı Hak. Kaş-göz işareti yapar, küçümser vs. yapar. Onu yaratan Allah, seni yaratan Allah, aynı Allah. Belki, onun son nefesini biliyor musun? Âhiret durumunu biliyor musun? Kendininkini biliyor musun? İnsan daima bunun bir muhâsebesi hâlinde olacak.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Size Cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi?

Onlar (bir;) katı kalpli (vicdan dumura uğramış. Zaten bir mütefekkirin dediği gibi; merhamet yoksa bir yerde, orada insan yoktur. Orada sürü vardır. Orada merhamet filizi çürümüştür. Katı kalpli.) Kaba (nezâket, zarafetten uzak. Üçüncüsü;) cimri (hasis -Allah korusun-), kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhârî, Eymân 9, Tefsîru sûre (68), 1, Edeb 61)

Demek ki bunların Cehennemlikler olduğunu bildireyim buyuruyor.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Yücelik, kudret (izzet) Benʼim izârımdır (buyuruyor. Bana aittir o diyor.) Büyüklük de Benʼim ridâm sayılır (diyor). Bunlardan biri kendisinde varmış gibi davranan olursa, onun cezasını (kibirlinin cezasını) veririm.” buyuruyor. (Müslim, Birr 136)

Nedir cezâsı? Cehennem. Yanacak, yanmasıyla o kibir orada temizlenecek.

Mevlânâ Hazretleriʼnin güzel bir ifadesi var burada:

“Kılıç diyor, boynu olanın boynunu keser diyor. Gölge yere döşenmiş olduğundan, hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz. Sen de gölge gibi ol.” diyor.

Cenâb-ı Hak Furkan Sûresiʼnde:

“İbâdurrahmân (Allâhʼın rahmetinin tecellî ettiği kullar, birinci şart;) yeryüzünde mütevâzı olarak gezerler…” (el-Furkân, 63)

Mütevâzı insan cömerttir, merhametlidir, şefkatlidir, çok güzel vasıfları üzerinde toplamıştır. Cenâb-ı Hak ilk ibâdurrahmanʼda, yeryüzünde mütevâzı olarak dolaşırlar, buyuruyor.

Yine çok hadîs-i şerîfler var:

“…Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter...” (Müslim, Birr ve Sıla, 32)

Bir gün Âişe Vâlidemiz, Safiye Vâlidemizʼe, ona izafe ederek şöyle “boyu küçük” dedi, elini işaret etti, böyle. Tabi bir, beşerî bir, artık ne diyelim, insan netice olarak. Rasûlullah Efendimiz buyurdu ki:

“Eğer diyor, bunu sen diyor, bir deryaya diyor, söyleseydin, deryanın rengi değişirdi.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4875; Tirmizî, Kıyâmet, 51)

Onun için insan diline fermuar çekecek.

Yine buyruluyor:

“Sizden daha aşağı olanlara bakın…” (Bkz. Müslim, Zühd, 9)

Maddî olarak, huzurlu olun!

“Fazîlet olarak da sizden üsttekilere bakın.” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Bunun şimdi, kibrin ilâcı nedir?

Bu kibir her şeyde çıkar. İbadette çıkar, tâatte çıkar, câmi hayır-hasenatta yapar, hepsinde çıkar bu kibir. Bu zordur, zor bir mücadele.

Kibrin ilâcı nedir? Tevâzu ve hiçliktir. Burada bir misal var, Hasan -radıyallâhu anh-ʼtan. Yani sayısız misallerden biri:

Hasan -radıyallâhu anh- Kâbeʼyi tavaf etti. Makâm-ı İbrahîmʼe gelip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını makama dayadı. Ellerini açtı:

“–Yâ Rabbi dedi, Senʼin küçük ve zayıf kulun Senʼin kapına geldi. Allâhʼım, âciz hizmetçin Senʼin kapına geldi. Yâ Rabbi, dilencin kapına geldi. Senʼin yoksulun kapına geldi.” diyor, bunu defalarca tekrarlıyordu ve gözünden yaşlar akıyordu.

Sonra Kâbeʼden ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanları gördü. Hemen onların yanına gitti. Onlara selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-ʼı kuru ekmeği yemeye davet etti. Hasan -radıyallâhu anh- dedi ki:

“–Biz dedi, ehl-i beytʼten olduğumuz için bize zekât yasaktır dedi. Fakat bunu ben sadaka olduğunu bunun eğer, olmasaydı sizinle beraber oturup yerdim.” dedi.

Fakat yememesi için utandı, onların belki kalbi kırıldı diye. Çok ibretli.

“‒Haydi kalkın diyor, evimize, bizim evimize gidelim.” dedi. Yoksullar da onunla beraber, Hazret-i Hasanʼla beraber evine gittiler. Orada Hasan -radıyallâhu anh- onlara yemek ikram etti. Ceplerine harçlık verdi. Elbiseler giydirdi. Velhâsıl gönderdi. (Bkz. Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Demek ki içimizde bulunan en ufak şey -Allah korusun- bunu bertaraf etmek…

Sâdî-i Şîrâzî diyor:

Ben diyor, babamla diyor, hep seyahatlere çıkardım diyor. Babam beni çok severdi, ben de Kur’ân-ı Kerîm okumayı çok severdim diyor.  Bir gece diyor, şöyle babama:

“‒Baba dedim, bak her taraf karanlık, bir bizim lamba yanıyor, fener yanıyor. Ne mutlu bize!” dedim dedi. Babam dedi ki:

“‒Sus dedi, kimseyi küçük görme dedi. Onlar dedi, eğer uyuyorlarsa bir gafletteler. Sen ise onları küçük gördüğün için, sen ise bir cezayı hak ettin.” buyurdu.

Velhâsıl, hâlimize, zihnimize, kalbimize, çok çok dikkat etmemiz lâzım ki, bu iblisin vasfından bir vasıf almayalım.

Yine ayrı bir misal:

Hazret-i Ömerʼin üzerinde, Zeyd bin Sâbit, yamalı bir elbise gördü, bir su kırbası gördü. Tâkip etti. O kırbayı götürdü, bir garibin evine boşalttı suyunu.

“‒Yâ Halife!” dedim diyor.

“‒Sus!” dedi diyor. “Gel yanımda, evde konuşuruz.” dedi.

Evine girdim diyor. Dedi ki diyor:

“‒Bana Rum krallarının elçileri geldi, Pers elçileri geldi. Bana çok iltifat ettiler. Sen şöyle faziletlisin, böyle fazilet filan… Benim de koltuklarım kabardı. Onun için ben, o koltuklarımın kabarmasını bertaraf etmek için böyle sırtıma kırbayı aldım, o garip insanın şeyine suyu boşalttım.”

Velhâsıl insanın en büyük şeyi budur mücadelesi. En başta çünkü kibrin sonu Cehennemʼde yanmak. Çare yok ona.

Hattâ evliyâullah, velîler, kerâmetten bile korkarlardı. Kerâmet, Cenâb-ı Hak bir karşı şok tesiri yapmak için ihsan ederdi. Ondan bile korkarlardı kerâmet göstermekten. Çünkü insanların ona iltifatları artacak. O iltifatlar bir uçup getirecek. Yani kibir, mânevî hastalıkların en kötüsü, kalbin bir kanseri olmuş oluyor.

Onun için Ebû Bekir -radıyallâhu anh- halife oldu. Öyle olduğu hâlde yetim kızların yine koyunlarını, hayvanlarını süzmeye devam etti.

Onun için müʼmin kendisine, etrafında gariplerle, yalnızlarla, kimsesizlerle tevâzu eğitimi yaptıracak, ona mecbur.

Birinci Ahmed, Sultan Ahmed Câmiiʼni yaptıran. 14. Osmanlı padişahı. Onun zamanında Osmanlı orduları bir mağlubiyet görmemişti. Krallar önünde eğiliyordu, diz çöküyordu. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleriʼnin talebesiydi. Câmiyi o yaptırmakla beraber, bu bana kâfidir, demiyordu. Zaman zaman tebdîl-i kıyafetle gidip orada çalışıyordu câmi yapılırken. Bu çok mühim bir hâdise. Hepimiz için büyük bir ders bu.

Yine Ebuʼl-Hasan Harakānî Hazretleri:

“Tandırdan elbisene diyor, bir kıvılcım sıçrasa, hemen diyor, söndürmeye kalkarsın diyor. Peki diyor, kibir, haset, riyâ gibi kötü hasletleri diyor, kalbinden onları ne şekilde söndüreceksin?” diyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, bu hiçlik duygusuna erebilmek için, samimiyetle hastalara hizmet ederdi, hasta hayvanlara hizmet ederdi, yolları temizlerdi. Yine kendi kendine telkin ederdi:

Âlem buğday ben saman,

Herkes yahşî ben yaman!..

Herkes tamam, ben kusurluyum, derdi.

Velhâsıl bu hususta çok büyüklerin işaretleri, telkinleri var.

Yine buyruluyor:

Bazı kimseler vardır ki, onlar, sırf kitap okumakla nefislerini ıslah edeceklerini zannederler. Kibirden kurtulacaklarını zannederler. Böyle bir hareket, bir kanser hastasının tıp kitaplarını okuyarak kendisini tedâvi etmesine benzer. Nasıl bir hâkim kendisini mahkeme edemez, diğer bir hâkim mahkeme eder, onun için insan diğer bir insan tarafından, bir eğitimci tarafından terbiyeye muhtaçtır.

Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri:

“Kibir, bele bağlanmış bir taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de onunla uçulur!”

Velhâsıl tek ifade:

Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur.

Bu cidâl, Allah ile cidâl, zaman zaman meydana geliyor:

“–Efendim; bu zamanda Peygamber olsaydı böyle böyle yapardı.”

Cenâb-ı Hak ne zaman ne peygamber göndereceğini bilmiyor mu?

“–Bugün şu böyle değil de böyle olmalıydı.”

Bunlar tam şeytanın vasfı -Allah korusun-, târihselcilik, işte küfre götüren en büyük bir virüs.

Kimi var -bugün de maalesef var güyâ âlim-;

“–Efendim diyor, o zamanki ahkâm âyetleri o zamanı bağlar.” diyor. Yani Kurʼânʼın ahkâm âyetlerine iptal damgası vurmaya kalkıyor. Yani Cenâb-ı Hakʼla -şeytanın yaptığı gibi- cidâle giriyor.

Bu kibir, o kadar felâket ki, Velid bin Muğîre vardır. Bu, Arabʼın dâhîsidir. Buna Ebû Cehil geldi:

“–Bir çâre bul” dedi. “Sen dedi, hepimizin dedi, üstünüsün.” dedi.

O da dedi ki, Müddessir Sûresiʼnde bahsediliyor:

“‒Ben dedi, şiiri bilirim dedi. Kehâneti bilirim dedi. Sihri bilirim. Üçü de yok Muhammedʼde yok.” dedi.

Fakat dedi Ebû Cehil ısrar etti, sen bir çare bul dedi.

“‒O zaman sihirdir diyelim.” dedi. “Bu dedi Muğîre, bu peygamberlik bana gelmeliydi.” dedi.

Yani Allah tarafından geldiğini kabul ediyor. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm karşısında âciz olarak kalıyor, edebiyatçı kendisi. Fakat bana gelmeliydi diyor. Nefsi gerekçeler söylüyor:

“‒Ben diyor, zenginim diyor, param var. Muhammed zengin değil diyor. Benim diyor, çoluk-çocuk, sülâlem çok kalabalık diyor. Muhammedʼde ondan da yok.” diyor.

Cenâb-ı Hak Zuhruf Sûresiʼnde ise, “Allâhʼın rahmetini onlar mı tevzî ediyor?” buyuruyor. (Bkz. ez-Zuhruf, 32)

“–Bu, iki kişiden birine gelmeliydi.” dedi Velid bin Muğîre. “Ya bana gelmeli yahut da birisi vardı, Amr bin Umeyr vardı, ona gelmeliydi.” diyor. (Bkz. İbn-i Hişâm, I, 385. Krş. ez-Zuhruf, 31)

Velhâsıl demek ki insan daima insanda en büyük felâket, bu enâniyet ortaya çıkıyor. Tabi bu, iblisten gelen bir hâdise.

Diğeri, ihtiras:

Bu da kalbin bir kanseri. Bu, Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ Vâlidemiz, Cennetʼte her türlü nîmetler var. Cennetʼte dâim kalmak istediler. Şeytan da idlâl etti.

İnsan, “nisyan” kelimesinden geliyor. Unutan bir varlık.

“–Siz bu meyveden yiyin dedi, ebediyyen Cennetʼte kalacaksınız.” dedi. Onlar da yediler. Hattâ yediklerinde üzerlerindeki üst baş da döküldü. Çıplak olunca hemen yapraklarla örtünmeye kalktı. Cenâb-ı Hak; “…En güzel libas, takvâ libasıdır…” buyuruyor. (el-A‘râf, 26)

Velhâsıl insan fıtratına böyle bir ihtiras geçmiş oluyor DNAʼlardan. Fakat burada Âdem ne yaptı? Cenâb-ı Hak “hemen istiğfar etti” buyuruyor. “Tevbe etti.” buyuruyor.

Fakat tabi dünyaya inmesine bir esbâb-ı mûcibe olacak. Bu esbâb-ı mûcibe tahakkuk etmesi için bir yanlışlık yapacak. Bu yaptığı yanlışlıkla Âdem ve Havvâ dünyaya indirilecek.

Bu ihtiras, zor bir iş. Takvâ eğitimi istiyor. Burada kalbî eğitim olacak.

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

“…Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4) Bu, kalpte bunun idrâki teşekkül edecek.

Rasûlullah Efendimiz:

“Bir vadi dolusu altın verse, ikinci vâdi yok mu der…” (Bkz. Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)

İşte bugün de aynı; dünya kâfî gelmiyor; “Merihʼte, Ayʼda bir parsel var mı?” diye oralara bakılıyor.

İhtiras… Ne kadar yaşayacaksın?

Cenâb-ı Hak “عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ” buyuruyor. “Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3) Bir de kazandıklarının hesabıyla gidecek öbür tarafa.

Huzur nerede?

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur!” [er-Ra’d, 28])

Kalbin Cenâb-ı Hakʼla beraber olmasında.

“İnsan” kelimesi iki kelimeden geliyor, iki kelimenin müştâkâtında. Bir, “nisyan” kelimesi. Unutan bir varlık. Allâhʼı unuttuğu zaman sapıklığa düşüyor.

Âyet-i kerîmede:

“Allâhʼı unutan, Allâhʼın kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın...” (el-Haşr, 19) buyuruyor.

İkincisi; “üns”ten geliyor, ünsiyet. İnsan kiminle ünsiyet ederse onun şekline, biçimine giriyor. Sâlihlerle olursa sâlihlerden oluyor.

Kehf Sûresiʼnde bir kelp bile sâlihlerle beraber olduğu için, o da, Mevlânâ buyuruyor ki; “Kurʼânî bir ifade kazandı.”

Efendimiz buyuruyor:

“Kişi, dostunun dîni üzeredir. Onun için dostluk ettiğiniz/ahbaplık ettiğiniz kimseye dikkat edin.” buyuruyor. (Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833)

Muhterisin üç bâriz vasfı vardır:

  1. Topladıklarına doymamak. Kârun misâli. Yani toplamaktan lezzet almak. Tâ, ne kadar sülâlesine yeteceğinin şeyinde değil, toplamak ona bir zevk veriyor, bir lezzet veriyor. Kâmil insana da sarf etmek lezzet veriyor. Doyurmak lezzet veriyor.
  2. Muhterisin; umduklarına nâil olmamak. Kâfî görmez.
  3. Gönül, irfan ve maneviyattan mahrum olmak. Mâneviyattan mahrumsa ihtiras artmış oluyor. İşte “عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ” “Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleriʼnin güzel bir misâli var:

“Maddî hayata meyledenler için hayat, deniz suyu içmeye benzer. İçtikçe susarlar, susadıkça da içerler.

Yine, Sâdî-i Şîrâzîʼnin:

“Mide derdi olmasaydı, hiçbir kuş, tuzağa düşmezdi.”

Yine Mevlânâ diyor ki:

“Nice balıklar vardır ki su içinde her türlü gıda varken, bir oltaya tutulurlar.”

Yani bir oltanın ucundaki yarım solucana sevdalanırlar.

“Kurdun diyor, en lezzetli yiyeceği kuzudur diyor. Fakat ne hazin bir şeydir ki diyor, kuzunun diyor kurda sevdalanmasıdır.” diyor. Yani ihtirâsa sevdalanmasıdır.

Yine burada misaller var ama vakit dolacak diye oralara geçmek istemiyorum.

Bir de haset var:

Yine bu haset de insanoğlunun şeyinde var, fıtratında var bu haset. Yani az görmek. Onda var, bende yok. Niçin bende yok? Yahu gaybı bilmiyorsun ki! Sende varsa hayır mı olacak, şer mi olacak?

Kābil, Hâbilʼi öldürdü. Hâbil onu îkâz etti:

“–Bak dedi, sen beni öldürsen bile ben sana elimi kaldırmam dedi. Allâhʼın emrine itaat et dedi, vs.” dedi.

O da, uyurken, tuttu taş attı, kardeşini öldürdü. Kardeşi ona şerîati tenfiz ediyordu, onu irşâd ediyordu.

Sonra sırtına aldı, âyet-i kerîmede, gezdirmeye başladı Hâbilʼin şeyini, bedenini/cesedini. Bir karga gördü. O zaman bir insanın gömülmesi bilinmiyordu. Bir karga gördü. Karga, ölü bir kargayı gömüyordu. “Ben ne kadar ahmak olmuşum dedi. Şu karga kadar bile idrâkim yokmuş dedi, kardeşimi öldürdüm.” dedi. Böylece ilk cinâyet işlenmiş oldu. (Bkz. el-Mâide, 27-31)

Velhâsıl bunun üçünü de selâmete çıkaracak; kulun takvâya, peygamberlerin izinden, evliyâullâhʼın izinden, kendisinin bir nefis terbiyesi.

 قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

((İç âlemini) temizleyen, felâha erdi.” [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى 

(“Temizlenen kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Kendini bir nefis muhâsebesinden geçirmesi. Kalbinin Allah ve Rasûlü, Allâhʼın sevdikleri, Rasûlullâhʼın sevdikleriyle kalbinin dolu olması. Yani “Yâ Vedûd!” esmâsının kalpte tecellî etmesi ancak.

Yine bu, Âdem -aleyhisselâm-ʼda, bu, kurtarıcı olarak “tevbe”yi görüyoruz.

Tabi insanın… Hâfız Şîrâzî var, o bir insanı tarif eder:

İnsan;

يك قطره خونست، هزار انديشه

Yani “Bir damla kan insan, beden kandan mürekkep. Binbir endişe.”

Tabi bu endişe muhteriste ayrı; “az kazandım” vs…

Müslümanda endişe; “Benim âkıbetim ne olacak, o tartı geldiği zaman?”

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ.

(“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” [ez-Zilzâl, 7-8])

Terazide nasıl? Birçok şeyi unuttun, geçti-gitti.

O gün gözler konuşacak, kulaklar konuşacak, deriler konuşacak.

“Kitabını oku! Bugün nefsin kâfidir…” (el-İsrâ, 14) denilecek.

Müʼminde endişe bu olacak. Yani çok güzel bir şey, bir ifade:

“يك قطره خونست” İnsanın birkaç damla kan, bir damla kan, fakat içinde daima endişe, dünyevî endişeler veyahut da uhrevî…

Allahʼtan uzaklaştıkça dünyevî endişeler artıyor, teslîmiyet bitiyor vs… Cenâb-ı Hakkʼa yaklaştıkça, uhrevî endişeler artıyor, teslîmiyet başlıyor; “Acaba ben, Allah dostu muyum değil miyim?..”

Velhâsıl burayı geçelim, bu şeyden, Âdem ve Havvâ Vâlidemizʼin affedilmesi… Bu da bize tevbeyi öğretiyor. “تَوْبَةً نَصُوحًا” (et-Tahrîm, 8) buyruluyor. Bir pişmanlık. Yani dil söyler, fiilde o yok. Öyle tevbe olmaz. “تَوْبَةً نَصُوحًا” isteniyor.

Âdem -aleyhisselâm- gerekçe olarak, bu yanlışlıktan dolayı, yasak meyveye yaklaştıkları için, insan nesli dünyada meydana gelecek, Âdem -aleyhisselâm- Serendibʼe indirildi, o Himalayaʼların oraya indirildi. Havvâ Vâlidemiz de Ciddeʼye indirildi.

Kırk sene yalnız yaşadılar. Düşünün; bir dünya var, siz tek başınıza, tek dünyadasınız, hiç sizden başka insan yok. Bu neye benziyor? Yani düşünün; bir insan denizin ortasında bir kayıkta kalsa ne de? Kimi çağırır? “Aman yâ Rabbi!” der. İşte Âdem -aleyhisselâm-, Havvâ Vâlidemiz devamlı, kırk sene bir istiğfar içinde yaşadılar, o yasak meyveye yaklaştıkları için.

En nihâyet, kırk sene sonra melek geldi. Âdem -aleyhisselâm-ʼı Serendibʼden aldı Arafatʼa götürdü, hacıların arefe günü. Bir melek geldi, şeyi aldı, Havvâ Vâlidemizʼi Arafatʼa götürdü. İkisi de orada istiğfâr ettiler.

Hâkim’in Müstedrek’inde:

“Yâ Rabbi dediler, bizi Muhammed Mustafa’nın hürmetini bizi affet dediler.

Cenâb-ı Hak:

“–Siz nereden biliyorsunuz, daha O gelmedi ki.” deyince;

“–Biz O’nun ismini gördük Arş’ta.” dediler. (Bkz. Hâkim, Müstedrek, II, 672)

Velhâsıl demek ki istiğfar çok mühim. Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfar edenler.” (Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

Seherler çok mühim, açılır kapı…

Kul, istiğfârı unutmayacak, daima “estağfirullah…”

Hep peygamberler dahî hep istiğfar var:

Âdem -aleyhisselâm-’da var, şeyde var, Yunus -aleyhisselâm-’da var. “ظَلَمْنَا, ظَلَمْنَا” diyorlar.

Efendimiz;

“Ben günde yetmiş kere, yüz kere istiğfar ederim.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Deavât, 3; Tirmizî, Tefsîr, 47; İbn-i Mâce, Edeb, 57; Müslim, Zikir, 41; Ebû Dâvûd, Vitir, 26)

Demek ki kul daima, hiçbir şey yok, tertemiz; gafletine istiğfar edecek. Allâh’ın verdiği nîmetlerin bedelini ödeyememekten… Daima düşüneceğiz; “Ben şurada olabilirdim. Şu yamyamların içinde olabilirdim.

İşte görüyorsunuz, yani küresel güçler bir yamyam hâline geldi.

Demek ki daima “ben orada olabilirdim”. Daima kendinden aşağı bakarak, gafletinden istiğfar edecek, Cenâb-ı Hakk’a şükredecek.

Efendim; cahil insan:

“–Allah nasıl olsa Gafûru’r-Rahîm’dir, Erhamu’r-Râhimîn’dir, beni affeder.”

Evet, Allah affeder ama, Cenâb-ı Hak da:

“…(Ey insanlar!) Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, şeytan, Allâh’ın affıyla sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

Yolunda bulunacaksın, istiğfar hâlinde olacaksın, amel-i sâlihler hâlinde olacaksın, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatına, Rahmân, Rahîm esmâsına ilticâ edeceksin, sığınacaksın. Cenâb-ı Hak sana, her an bir ilticâ, her zaman olacak; seher vakitleri ayrı, kandil geceleri ayrı, Ramazan geceleri ayrı mübârek ve her gece ayrı… Her geceyi de Kadir bil, buyruluyor.

Diğer bir husus Âdem -aleyhisselâm-’da gördüğümüz:

Teklik, Cenâb-ı Hakk’a âit. Yani vahdâniyet Cenâb-ı Hakk’a ait. Her şeyi çift yaratıyor Cenâb-ı Hak. Madde de çift. Artı eksiye akıyor, ışık veriyor. Rüzgârlar öyle. Tohumları taşıyor ağaçtan ağaca, o şekilde döllenme oluyor. Her şey çift, yalnız Cenâb-ı Hak tek. Vahdâniyet, kendine mahsus.

Ve ilk evlilik de Cennet’te başladı. Bütün, Cennet’te güzellikler vardı. Bir tarafta boşluk…

“–Yâ Rabbi! Eş…” dedi Âdem -aleyhisselâm-.

Uyurken de bir baktı yanında filiz gibi Havvâ çıktı. Hemen melekler geldi;

“–Nikâhınız yok.” dedi. Nikâhları kıyıldı. Cenâb-ı Hak nikâhlarını kıydı. Üç sefer -mihir karşılığında- salevât-ı şerîfe getirdiler. Bu şekilde evlilik de güzel bir rûhâniyet kazandı.

Tabi beşerî, karşı cinse olan münâsebet, iki uçlu bıçak gibi. Cennet’e de götürür, Cehennem’e de götürür -Allah korusun-.

Ne buyuruyor Cenâb-ı Hak:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Eşler, ne olacak zevc-zevce? “قُرَّةَ اَعْيُنٍ” “göz nûru” olacak. Eğer onlar göz nûru olursa onlardan gelen nesil de göz nûru olacak.

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

Takvâda önder olacaklar. Böylece ne olacak? Güzel bir toplum meydana gelecek.

Velhâsıl bize de Efendimiz’in her hâli örnek. O’nun aile hayatı aynı bir örnek.

Aile hayatında dünyaya ait bir şey yok. Ne var? Rûhâniyet var, feyz var, en büyük saâdet var. Bütün hanımları kendisinden memnun.

Hiçbir kadın, kocasını öyle sevemez. Hiçbir koca, karısını öyle sevemez. Hiçbir evlât babasını, hiçbir baba evlâdını böyle sevemez.

Ne vardı Allah Rasûlü’nün yuvasında? Allah rızâsı vardı. Allah rızâsı olduğu zaman ne oluyor? Allâh’ın rahmet tecellîsi oluyor.

Bugün ise görüyoruz, yuvalar sarsılıyor, vs. boşanmalar artıyor, evlâtlar perişan…

En mühim, ikincisi; evlât emâneti:

“Baba evlâdına güzel edepten daha fazîletli bir şey veremez.” buyuruyor Efendimiz. (Bkz. Tirmizî, Birr, 33/1952)

Onun için evlâtlar, Allâh’ın verdiği emânetler, onlara da çok çok dikkat edilecek.

Yine Ömer bin Abdülaziz’e soruyorlar:

“–Ne verdin evlâdına?” diyorlar. “Malının hepsini dağıttın diyorlar, bitti diyorlar. O da diyor ki:

“–Eğer benim gibi yaşarsa diyor, hiçbir sıkıntı yok. Zira Cenâb-ı Hak, A‘râf Sûresi, 196. âyette:

«…Allah, sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» buyuruyor. Allah kefildir buyuruyor. Benim yolumdaysa diyor, Allah yolundaysa diyor. Yok eğer diyor, değilse diyor, Cenâb-ı Hak yine Nisâ Sûresi’nin 5. âyetinde:

«Mallarınızı sefihlere vermeyin...» buyuruyor.”

Velhâsıl Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu… Tabi biz en kısa olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı anlatabildik. Daha teferruatlar var. Fakat saat dolduğu için giremedik. Diğer bir peygambere -inşâallah- dilimizin döndüğü kadar, kalbimizin idrâk edebildiği kadar anlatmaya çalışacağız -inşâallah-.

Gâye, hisse almak, bu hayatı tanzim etmek.

Sonra, en son Rasûlullah Efendimiz’e geleceğiz. Rasûlullah Efendimiz’de de bütün peygamberlerin başından geçen fârik vasıfların en ötesi, en güzeli Rasûlullah Efendimiz’de. Zira Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sen, en yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4)

İşte sahâbî de Efendimiz’i gördü, hayran oldu. “Ben âhirette acaba beraber olabilecek miyim?” dedi. Bu endişeye kapıldı.

Bizim de endişemiz bu olmalı. Bu olması için de Allah Rasûlü’nü yakından tanımayı Cenâb-ı Hak bize lûtfetmeli ki ashâbın yakından tanıdığı gibi Allah Rasûlü’nü yakından tanımalıyız.

Bu da okumakla filân olmuyor, kalple oluyor. Kalpte muhabbetin tezahürüyle oluyor. Allah cümlemize nasîb eylesin. O zor günde, -inşâallah- Cenâb-ı Hak nasîb eder Cennet’te, bir âbideyi, insanlık âbidesini, O’nunla beraber olmayı Cenâb-ı Hak nasîb eyler.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..