Önden Gidenlerin İzinden Gitmek ve Arkadakilere Yol Olmak

HAYATIMIZ

Önden gidenlerin bastığı izleri takip etmek ve arkadan gelenlere hayırlı bir yol bırakmak: Peygamberimizin sünnet mirası ve salih amel muhasebesi.

Hayata sıfırdan başlamadık. Konuştuğumuz dili, öğrendiğimiz ilk duayı, iyilikle kötülüğü ayırırken başvurduğumuz ölçüleri, edebi, hayâyı ve merhameti bizden öncekilerden devraldık. Bugün varlığına şükrettiğimiz nice güzel haslet, onların örnekliği sayesinde bize ulaştı. Annelerimizin duası, babalarımızın şahsiyeti, hocalarımızın nasihatleri bugün hâlâ tesirli ise, bu onların hakikatleri yalnızca söylemekle kalmayıp yaşamış olmalarındandır.

ATALARDAN KALAN MİRAS: İYİLİK Mİ, KÖTÜLÜK MÜ?

Çocuk, annesinin ona söylediklerinden çok, yaptıklarını dikkate alır. Talebe, hocasının derste anlattıklarından çok, ders dışındaki hâlinden edep devşirir. Bir defa yapılan iyilik hatıra olur. Tekrar edilen iyilik âdet olur. Âdet zamanla karaktere, karakter de bir topluluğun ortak yaşayışına dönüşür. Kültür dediğimiz şey, nesiller boyunca tekrar edilerek yerleşmiş bu hâllerin, insanların geride bıraktıkları izlerin toplamıdır.

Kültür yalnızca iyilik, doğruluk ve güzellikten ibaret değildir; kötülük de miras bırakılabilir. Kan davaları, nesillerdir süren küskünlükler, gösteriş için yapılan israflar, “bizde böyle gelmiş” diye sorgulanmadan sürdürülen haksızlıklar da öncekilerden öğrenilir. Kur’ân’ımız, hakikate kulak tıkayanların asırlar boyunca aynı cümleyi tekrarladığını haber verir: “Biz babalarımızı bir yol üzere bulduk, biz de onların izlerine uyuyoruz.” (Zuhruf, 23)

Bir şeyin atalardan kalmış olması, hayır olması için yetmez. Mirası değerli kılan, kimden kaldığı değil, neyi taşıdığıdır. İyilik de kötülük de miras bırakılabilir. Kötülüğü miras bırakmak daha kolaydır, çünkü nefsin zaaflarından beslenir. İyiliği miras bırakmak ise sebat, gayret ve fedakârlık ister. Kötülük köpük gibi kabarıp yayılabilir. Ama kalıcı olan, insanlara fayda verendir: “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren ise yeryüzünde kalır.” (Ra’d, 17)

AMELİ KESİLMEYENLER: BÂKÎ KALAN ÜÇ KAPI

Bizden öncekilerin mirasçısıyız. Öncekilerden neleri miras aldık? Bizden sonrakilere ne bırakacağız? Neyi devraldığımızı seçemedik. Fakat devraldıklarımızdan hangisini sürdüreceğimiz ve bizden geriye ne kalacağı konusunda elimizde hâlâ bir fırsat var. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu fırsatı şöyle haber veriyor: “İnsan ölünce ameli kesilir. Ancak şu üç şey müstesnadır: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” (Müslim, Vasiyyet, 14)

Sadaka-i câriye, sahibi göçüp gittikten sonra da akmaya devam eden hayırdır: Yolcunun susuzluğunu gideren bir çeşme, içinde secdeye varılan bir mescit, gölgesinde dinlenilen bir ağaç, bir talebenin okumasını sağlayan bir vakıf… Yaptıran artık yaşamasa da hayrı akan bu eserlerin faydası sahibinin defterine yazılmaya devam eder.

Faydalanılan ilim de böyledir. Bir hocanın yetiştirdiği talebe başka talebeler yetiştirir. Salih evlat da böyledir. Bir annenin çocuğuna öğrettiği dua, nesilden nesile başka dudaklarda yaşar. Bu üç kapının hepsi aynı hakikate açılır: Bâkî kalan, salih ameldir. Salih amel iyi, doğru ve Allah katında makbul olması umulan iştir. Böyle bir amel, toprağa düşen tohum gibi dokunduğu yeri yeşertebilir, yeşerttiği yer başka tohumlara yuva olur.

Salih amelin bereketi her zaman gözümüzün önünde tecelli etmez. Nice salih insanın iyilikleri kimse bilmeden tamamlanmış, nice hayırlı teşebbüs ömrün kısalığına takılıp yarım kalmıştır. Bunların Allah katındaki kıymetini görünür neticeleriyle ölçemeyiz. Bizden istenen, neticeyi garanti etmekten ziyade niyetimizi temiz tutmak ve hayrın devamı için elimizden geleni yapmaktır. Neticesini göremesek de hayra doğru atılan hiçbir adım zayi olmaz; hepsi yazılır.

YOL OLMAK: ADIMLARIMIZIN ARDINDA BIRAKTIĞIMIZ İZLER

Medine’de Seleme oğulları evlerini mescide yakın bir yere taşımak istediklerinde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara, “Evlerinizde kalın, attığınız adımların izleri yazılıyor” buyurmuştu (Müslim, Mesâcid, 280). Bu söz, şu ayeti hatırlatır: “Şüphesiz biz ölüleri diriltiriz. Onların önden gönderdiklerini ve geride bıraktıkları izleri yazarız.” (Yâsîn, 12)

Ayette “izler” diye çevrilen kelime “âsâr”dır. Bugün “eser bırakmak” derken kastettiğimiz aslında budur. Babalarının izlerine uyduklarını söyleyenlerin dilindeki kelime de âsârdır. Demek ki insan hem bir izin peşinden gider hem de arkasında bir iz bırakır. Hangi izi takip ettiğimiz, nasıl bir iz bırakacağımızı belirler. Takip ettiğimiz iz de bıraktığımız iz de yazılıyor ve bir gün önümüze konacak.

Bir tarlanın ortasındaki patikayı tek bir ayak açmamıştır. Önce biri geçmiş, sonra bir başkası onun izine basmış, sonra bir başkası daha… derken iz yol olmuştur. Her yeni adım öncekileri biraz daha belirginleştirir. Bir bakarsınız, o patika hiç tanımadığımız yolculara yön gösterir hâle gelmiştir. Her yolcu hem önündekinin izine basar hem de arkasından gelene yol gösterir.

Nefis kendi izini ister: İlk olmayı, farklı olmayı, adının o izin altına yazılmasını ister. Hayırlı bir yolda yürümek ise tevazu gerektirir. Bizden önce de bu yoldan geçenler olduğunu kabul etmek, kendi adımımızın öncekilerin adımları arasında kaybolmasına razı olmak, hatta buna sevinmek gerekir. Patikaya bakan kimse hangi adımın kime ait olduğunu bilmez. Ama her adım oradadır ve hiçbiri boşa gitmemiştir.

İnsan “ben” demeyi bıraktığı yerde, kendi ömrünü aşan bir şeyin parçası olur. Adı unutulur, fakat adımı yolda kalır. Böyle bir yolun dilimizdeki karşılıklarından biri sünnettir. Sünnet, lügatte “yol, gidişat, takip edilen çığır” demektir. “Kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa…” hadisinde “çığır” diye çevrilen kelime de budur. Bizim için yolların en güzeli, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin açtığı ve ümmetine emanet ettiği yoldur.

Sünnet, nebevî izleri taşıyan yoldur. Peygamberimiz, kendinden önceki peygamberlerin tebliğ ettiği tevhid yolunun son elçisi oldu. O yol, O’nunla birlikte bütün insanlığa hitap eden son ilahî davet olarak tamamlandı. Bir Allah dostunun sohbetinde gönlümüze dokunan incelik, bir mü’min kardeşimizin yüzünde ışıldayan tebessüm, bir yetimin başını okşayan el, mazluma uzanan yardım, zalimin önüne çekilen set gibi ümmetin asırlardır dünyaya taşıdığı nice hayrın, nice güzel ahlâkın kaynağında O’nun örnekliği vardır. Hepsi O’ndan bize ulaşmış birer güzelliktir.

Peygamberimizden sonra gelen Ashâb ve Tâbiîn yaptıkları işlerde kendi izlerini bırakmanın değil, O’nun izini pekiştirmenin yolunu aradılar. O’nun izini takip etmeyi hayatlarının en büyük şerefi bildiler. Onların izini takip eden Hak dostlarının örnek hayatlarında da aynı sadakati görürüz. Onlar kendi adlarına yeni bir yol açmaktan ziyade, Allah Rasûlü'nün izini takip etmeyi ve o izi başkalarına göstermeyi önemsediler. Kendi adımlarını O'nun adımlarında eritmek, onların gönül terbiyesinin özüydü. Böylece sünnet, yalnızca kitaplarda ve hafızalarda korunan bir miras olarak kalmadı; insanların yaşayışında nesilden nesile taşındı. Her nesil kendinden sonrakine yalnızca bir bilgi değil, bir hâl, bir edep, bir yaşayış bıraktı.

GÜLÜN KOKUSUNU TAŞIMAK: YALNIZLAŞAN YOL VE GARİPLER

İstanbul'da bir mü’minin selamında, Buhara'da bir annenin duasında, Afrika'nın bir köyünde yetime uzanan elde aynı güzel ahlâkın izleri vardır. Birbirini tanımayan, aynı dili konuşmayan insanların hayatında aynı güzellik yaşar. Sanki asırlar önce Medine'de açan bir gülün kokusu, farklı iklimlerde yeniden duyulur.

On dört asırdır milyonlarca gül kokulu insan o yolda yürüdü. Bugün o yolu açık ve belirgin bulabiliyorsak, bunu bizden önce o izlere basan nice isimsiz yolcuya borçluyuz. “Senden sonra ne devam edecek?” sorusunu önemseyen Peygamber yolunun izini takip etsin ve kendi adımlarıyla o yolun hem hâdimi hem şâhidi olsun. Yol ona şâhit olsun, o da yola şâhit olsun.

Üzerinden geçilmeyen yolu zamanla ot bürür. İzler önce silikleşir, sonra kaybolur. Yolun yanında açılan kestirmeler çoğaldıkça da asıl yol seçilmez hâle gelir. Sünnetin izi de böyledir. Bu kutlu yolun işaretleri ümmetin hafızasında yaşamaya devam eder. Fakat bizim hayatımızda, evimizde, sofralarımızda, ticaretimizde ve dilimizde, yürünmedikçe silikleşebilir.

Bir nesil selamı terk eder, bir sonraki nesil onu tanımaz olur. Bir nesil kul hakkını hafife alır, bir sonraki nesil onu bilmez olur. Kutlu iz, kendisine basan ayaklar azaldıkça yalnızlaşır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu yalnızlığı haber vermiş, o yalnızlıkta yolu yürümeye devam edenleri de müjdelemiştir: “İslâm garip başladı ve başladığı gibi garip olacak. Ne mutlu o gariplere!” (Müslim, Îmân, 232) Başka bir rivayette o gariplerin, insanların bozduğu sünneti ıslah edenler olduğu bildirilir (Tirmizî, Îmân, 13).

KUTLU İZLE BÜTÜNLEŞMEK: GÜLÜN KOKUSU DEVAM ETSİN

Şimdi sıra bizde. Kendi adımızı yazdıracak yeni bir iz aramaya gerek yok. Bizden sonrakilere bırakabileceğimiz en büyük iz, kendi izimizi en kutlu izle bütünleştirebilmek olsun. Mirasımıza bakanlar bizi değil, En Güzel İnsan’ın izlerini müşahede etsinler. Bizden sonra gelenler bizim izimizi takip ederken, farkına bile varmadan O’nun izine bassınlar, O’nun yolcusu olsunlar.

Öyle yaşayalım ki bizden sonra gelenler bizim izimizde takılıp kalmasın; bizim vesile olduğumuz güzelliklerden hareketle Allah Rasûlü'nün yolunu bulsun. Her hayrın peşinden koşsun, selamı yaysın, içtenlikle tebessüm etsin, bir yetimin başını okşasın, bir yabancıyı kardeş bilsin. Ve bütün bunları yaparken bütün güzelliklerin ilk kaynağını hiç unutmasın.

Gülün kokusu devam etsin.

Rabbimiz bizleri, Rasûlü’nün açtığı hayır yolunda bir halka olan, o güzel ahlâkı bizden sonrakilere taşıyan, ömrü bittiğinde hayrı bitmeyen kullarından eylesin. Âmin.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 489