Ölümün Ardındaki Büyük Haber
Ölüm bir yok oluş mu, yoksa asıl hayatın kapısı mı? Kur’ân’ın ‘büyük haber’ diye nitelediği bu hakikat neyi bildiriyor?
İnsanlar ve cinler için bir imtihan mekânı olarak yaratılan bu dünya, ilâhî hikmet ve kudret nakışlarının, ibret dolu bir sergisidir. Son insanla bu serginin hükmü de nihâyete erecektir. Yani kâinat, her şeyiyle fânîdir. Var edilen her varlık yokluğa, dünyaya gelen her canlı da ölüme mahkûmdur. En isyankâr ve inkârcı insanlar bile, günün birinde Cenâb-ı Hakkʼın bu umûmî fermânına -ister istemez- boyun eğmek zorundadır.
Fakat ezelî ve ebedî olan Allâhʼın bizzat yaratıp müstesnâ kâbiliyetler ihsân ettiği insan, aslâ fânîliği istemez, dâimâ ölümden kaçıp sonsuzluğu arar. Bu arayış, onun yaratılışının derinliklerine nakşolmuş en köklü husûsiyetlerden biridir. Bundan dolayıdır ki dünya hayâtı boyunca fânîlik kafesine hapsolmuş bulunan insanın kendi içinde çözmeyi arzuladığı en mühim mesele, “ölüm muammâsı” olagelmiştir.
BÜYÜK HABER: ÖLÜMÜN ÖTESİNE DAİR İLÂHÎ BEYAN
İnsan; hakka ve hakîkate râm olacak bir kıvamda yaratıldığından, özü itibârıyla meçhûle rızâ göstermez. Dâimâ mâlûma koşar; meçhuller ve belirsizlikler, onu derûnî bir ıztırâba dûçâr eder.
Bu sebeple âkıbet belirsizliği, ölümden sonraki hayâta dâir meçhuller, öteden beri insanlığın zihnini ve gönlünü çokça meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve ne zaman kımıldasa insanı içten içe ürpertip tedirgin kılan bu meçhûliyetin üstü türlü telâkkîlerle örtülmeye çalışılmıştır.
Bununla beraber, herkesi şiddetli ve ateşli bir girdap hâlinde saran ölüm, -istisnâsız- başlara çökecek olan en çetin bir istikbâl musîbetidir. Hâl böyle olunca, onu mâlûma bağlamak da beşerî ihtiyaçların ilk sıralarında gelir.
Duygular, düşünceler ve gayretler, ölüm muammâsı üzerinde derinleşmedikçe, toprak altındaki o istikbâl diyârının sırrına erilemez. Korku ve ürperti ile ölümden kaçmak, beyhûde yorulmak; onu görmezden gelip unutmaya çalışmaksa, en büyük hamâkattir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kāf, 19)
Yani ölümden kaçacak bir sığınak olmadığı gibi, ondan kaçanların kurtulduğuna dâir bir haber de duyulmamıştır.
Ölüm vâkıası, inanan veya inanmayan bütün insanlığın müşterek kaygısıdır. İnsanlar, ölüme yükledikleri mânâ itibârıyla birbirlerinden ayrılsalar da; “Acabâ öldükten sonraki hâlim nasıl olacak?” gibi suallerle kalplerde düğümlenen istikbâl endişesi, bütün insanlığın ortak meselesidir.
Hayat Nedir?
Çünkü hayat, beşikle tabut arasındaki kısacık mesâfeye sığmayacak kadar ulvî bir hakîkattir. Hâl böyleyken, insan idrâkinde beliren “Hayat nedir?” sorusuna, yalnızca toprağın soğuk rutubeti ve mezar taşlarının katı sessizliği cevap olarak yükselirse, bu kadar karanlık bir hayattan daha acı ne olabilir? Dünyaya geliş ve ukbâya gidiş manzarası karşısında kendi âkıbetini düşünen bir insanın iç dünyasını böylesine ağır bir muammânın ıztırâbından kurtaracak olan yegâne mercî, ilâhî beyanlardır. Beşer tefekkürü ile kavranması mümkün olmayan bu istikbal düğümünü çözebilmek, ancak vahyin ve peygamberlerin irşâdına gönül vermeye bağlıdır. İnsanın yöneleceği yegâne kurtuluş kapısı, fânî dünyada Kurʼân ve Sünnet istikâmetinde yaşayıp gerçek ve ebedî hayâta hazırlık yapabilmektir.
Hepimiz, ilâhî imtihan diyârı olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Kulluk tahsilimiz, ecel tasdiknâmesiyle son bulacak, amellerimizle toprağın sînesine gömüleceğiz. Yani dünya hayâtı; ilâhî rızâya nâil olmak ve ebedî istikbâli kazanmak için verilen bir mühletten ibârettir.
İnsanlık tarihi boyunca bu ilâhî hakîkatlere sırt dönenler, ölüm ve ötesiyle ilgili sayısız hurâfelere inanarak türlü sapıklıklara sürüklenmekten kurtulamamışlardır. Zira akıllar üstü bir mevzû olan ölüm ve ötesini, cılız idrak mîzanlarıyla ölçebilmek mümkün değildir.
Büyük Haber
Âhiret mefhumunu kendi akıllarıyla ölçüp biçmeye kalkışan nice gâfiller, ilâhî beyanlarla işin aslı kendilerine açıklanınca, gerçeği kabul etmek yerine -nefislerinin hoşuna gitmediği için- bâzen alay, bâzen telâş içinde ihtilâf ve münâkaşalara dalmışlardır. Bunlardan Mekke müşriklerinin hâlini Cenâb-ı Hak şöyle beyân eder:
“Birbirlerine neyi soruyorlar? (İnanıp inanmamakta) ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?” (en-Nebe, 1-3)
Âyet-i kerîmede beyân edilen “büyük haber”i, Müfessir Hamdi Efendi şöyle îzah eder:
“Bu haber, Peygamber Efendimizʼin gönderilmesi ve özellikle Oʼnun Kurʼân ve nübüvvet ile bildirdiği kıyâmet haberidir... Îmân etmeyenler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin peygamber olarak gönderilişiyle ilgili birbirlerine soruyorlar: «Bu haber de ne?! O, Allah tarafından, Allâhʼın birliğine ve âhiret gününe inanmaya çağırmak için gönderilmiş elçi miymiş? Hele o kıyâmet haberi de nedir? Ölüler dirilecek, herkese yaptığından sorulacakmış, öyle mi?» diyorlar. Kimi «Öyle.» diyor, kimi «Böyle şey mi olur?» diyor, kimi de «Acaba!» diye tereddüt ediyordu.” (Hak Dîni Kurʼân Dili, VIII, 488-489)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin verdiği bu istikbal haberinin teşekkürlerle, minnetlerle karşılanması gerekirken -ne yazık ki- alay, hakaret ve bîgânelikle karşılanması, nefsine mağlûp insanların böyle bir âkıbeti kabullenmek istemeyişlerinin en tabiî bir neticesiydi. Müşriklerin, kendilerine haber verilen âhiret gerçeği karşısında sergiledikleri inat ve yalanlama tavırlarına, âyet-i kerîmelerde şöyle temas edilmektedir:
“…Şerefli Kur’ân’a yemin olsun ki, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşakaldılar da kâfirler; «Bu ne tuhaf şey! Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)! Bu, akla uzak bir dönüştür.» dediler.” (Kāf, 1-3)
Hâlbuki öldükten sonra dirilişin, Rabbimiz için hiç de zor olmadığı, diğer bâzı âyet-i kerîmelerde de şöyle beyan edilmiştir:
“İnsan görmez mi ki, Biz onu nutfeden (bir damla sudan) yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Bizʼe karşı misal getirmeye kalkışıyor ve; «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsîn, 77-79)
“İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Bizʼim, onun parmak uçlarını bile[1] aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 3-4)
“Mahlûkâtı ilkin yaratıp sonra (kıyâmette) onu diriltecek olan O’dur, ki bu (öldükten sonra diriltme) Oʼna (ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır...” (Rûm, 27)
Mekkeliler ve bilhassa kendilerini eşraftan sayan, fakat kibir ve gururlarının esiri olan Ebû Cehil ve yandaşları, Peygamber Efendimizʼin nübüvvet vazifesini çekemediklerinden, Oʼnun verdiği âhiret haberini de hayret ve şaşkınlıkla karşıladılar. Kureyşlilerin bu menfî tavrına temasla başlayan Nebe Sûresiʼnde, beşerin ölümden sonraki meçhullerini aydınlatan haberle ilgili olarak “büyük haber” buyrulmuştur. Bunun hikmetiyse çok açıktır: Çünkü insanlar ölüm karşısında müşterek bir ıztırap içindedirler. Bütün hayat yollarının döne dolaşa ölüm ufuklarında kayboluşu, yürekleri derinden derine sızlatmaktadır. Yaşayanlar için ölümden büyük hâdise olmadığı gibi, onun ardını aydınlatan haber de “büyük haber”dir. Bu azameti kavrayan idrakler, fânî ve gelgeç nîmetlerle gereğinden fazla oyalanmayı bırakır, yalancı istikbâl hayallerinden, gerçek ve ebedî istikbâle yönelirler. Zira böylesine büyük bir istikbâl haberini hangi akl-ı selîm sahibi insan göz ardı edebilir?
Ölüm Tefekkürü
Ölümün tefekkürüyle aydınlanmamış bir hayat, karanlık bir musibet gecesinden farksızdır. Ebedî saâdet güneşi, ilâhî beyanlara gönül vererek yaşayıp müsterih bir vicdanla ölmesini bilenlerin ufuklarından doğar. Bundan dolayıdır ki İslâm dîni, ölümü hatırlamayı ve ona dâir hazırlıkla meşgul olmayı, zekâ eseri saymıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
“Akıllı (insan), nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölümden sonrası için çalışandır…” buyrulmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)
Dipnot:
[1] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine asırlar öncesinden dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kurʼânʼın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 2, Erkam Yayınları