Ölümden Sonra Sevabı Devam Eden Ameller
Allah rızası için yapılan iyiliklerin, sadaka-i câriyenin ve faydalı ilmin ölümden sonra da devam eden manevi değerini öğrenin.
Dünya hayatında insan, bir yerlere gelmek, bir şeyler olmak ve geride bir iz bırakmak için çalışır. Kimi ilimle, kimi servetle, kimi sanatla, kimi de insanlara hizmet ederek ömrünü geçirir. Çalışan insan, çoğu zaman gayretinin karşılığını da görür. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koyduğu ilâhî nizâm içerisinde emek ile netice arasında bir bağ vardır. Fakat insanın dünyada elde ettiği karşılıkların yanında, asıl ve ebedî karşılığın verileceği başka bir âlem daha vardır.
KULLUKTA ASIL MESELE SEVAP MI, ALLAH’IN RIZASINI KAZANMAK MI?
Öyleyse insan neden çalışır? Karşılık almak için mi? Yoksa yaptığı işin kendisi bir kulluk olduğu için mi? Bu soruya farklı pencerelerden farklı cevaplar verilebilir. Fakat hakikatin sahibi olan Cenâb-ı Hak ve O’nun Habîbi bize başka bir ufuk açar. Çünkü mümin için mesele yalnızca yapılan işin miktarı değil, niçin yapıldığıdır. Amelin cesameti kadar niyetin yönü, görünüşü kadar kalbin istikameti önemlidir.
İnsan, karşılık bekleyen bir varlıktır. Bu, yaratılışında bulunan bir duygudur. Fakat gönül ehli, salihler ve arifler, insanın beklentisini terbiye etmesi gerektiğini söylerler. Çünkü kulluğun kemali, insanın “Ben bunun karşılığında ne alacağım?” sorusundan yavaş yavaş uzaklaşıp “Rabbim benden razı mı?” sorusuna yaklaşmasıdır.
İşte burada kulluğun en yüksek menzillerinden biri olan muhabbet ortaya çıkar. Çünkü kulluğun nihai gayesi yalnızca korkmak veya yalnızca karşılık beklemek değildir. Korku ve ümit kulluğun vazgeçilmez iki kanadıdır; fakat kalbin yükseldiği daha yüce bir makam vardır: Allah sevgisi.
Kul Rabbini sever, Rabbi de kulunu sever. Kur’ân-ı Kerîm, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler” buyurarak bu karşılıklı muhabbeti haber verir. İnsan Allah’ı sevdiğinde ibadet artık yalnızca bir vazife olmaktan çıkar; sevilen Zât’a yöneliş hâline gelir. Kul, Rabbini sevdiği için O’nun emrini önemser, O’nun razı olmadığı şeylerden uzaklaşır, O’nun yarattıklarına merhamet eder.
ALLAH SEVGİSİ KULLUĞUN EN YÜCE MAKAMI MIDIR?
İnsanların alkışı geçer. Makamlar geçer. Servet geçer. Gençlik geçer. Beden geçer. Hatta insanın kendi adı bile zamanla unutulur. Fakat Allah için yapılan bir iyilik, O’nun rızası için uzatılan bir el, öğretilen bir ilim, yetiştirilen hayırlı bir insan ve ardında bırakılan güzel bir eser, insanın dünya hayatı sona erdikten sonra da yaşamaya devam eder.
Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “İnsan öldüğü zaman, üç amel dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” (Müslim, Vasiyye, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36) Bu hadis, ölümün insanın bütün faaliyetlerini sona erdirmediğini gösterir. İnsan bedenen toprağa girer; fakat Allah için yaptığı bazı işler onun ardından yürümeye devam eder.
Bir kitap yazmıştır; insanlar okudukça onun amel defterine sevap yazılır. Bir öğrenci yetiştirmiştir; o öğrenci başka insanlara ilim öğrettikçe ilk hocasının payı sürer. Bir evlat yetiştirmiştir; o evlat anne ve babasına dua ettikçe onların ardından rahmet kapıları açılır. Bir yetimin başını okşamıştır; o iyiliğin bereketi belki yıllar sonra hiç tanımadığı insanların hayatına ulaşır. Her şeyden öte o kul; Rabbine kul olan ve Rabbinin sevgisini hak etmiş başka bir gönle derman olmuştur da Rabbi onu sevgisine mazhar kılmıştır.
ÖLÜMDEN SONRA DA SEVAP KAZANDIRAN AMELLER: SADAKA-İ CÂRİYE
Salihlerin hayatlarına baktığımızda onların geride bıraktıkları eserlerin, öğrencilerin, kurumların ve güzel ahlâkın aslında birer sadaka-i câriye olduğunu görürüz. İmam Gazzâlî bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Gazzâlî'nin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen İhyâu Ulûmi’d-Dîn hâlâ okunmakta, tartışılmakta ve insanları düşünmeye sevk etmektedir. Onun kaleminden çıkan bir cümle, bugün hiç tanımadığı bir insanın kalbine dokunabiliyorsa, burada yalnızca bir kitap değil, ölümden sonra devam eden bir hizmet vardır. Meçhule yazılan mektuplar adresini bulmaktadır.
Aziz Mahmud Hüdâyî ise makamı, kadılığı ve dünyadaki itibarı terk ederek gönül yolunda başka bir ufka yönelen isimlerden biridir. Onun dünyaya bakışını anlatan şu kısa mısralar, belki de bütün meseleyi birkaç kelimeyle özetler: “Sen verirsin Hüdâyî’ye kurbet/Sensin eden ibâdını da‘vet/Fazlın ile olur sana vuslat” mısraları, aslında bütün kulluk yolculuğunun özünü birkaç kelimeyle ortaya koyar.
Kulun vazifesi yürümektir; fakat o yürüyüşü yakınlığa dönüştüren Allah’tır. Kul kapıya yönelir, kapıyı açan O’dur. Kul muhabbeti arar, kalbe o muhabbeti yerleştiren O’dur. Kul vuslatı ister, vuslatı lütfeden yine O’dur. Bu sebeple sadaka-i câriyeyi yalnızca “ölümümden sonra da sevap kazanayım” düşüncesiyle anlamak eksik kalır.
Asıl mesele, insanın dünyada iken yaptığı her hayrı Rabbine doğru yürüyüşünün bir parçası hâline getirmesidir. Ardında bıraktığı ilim, yetiştirdiği insan, kurduğu hayır, ettiği dua ve dokunduğu gönüller, yalnızca sevap hanesine yazılacak ameller değil, bilakis onun ardından devam eden bir kurbet yolculuğunun izleridir.
Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, onun sevabı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin sevabı, onların sevaplarından hiçbir şey eksiltilmeksizin ona da yazılır.” (Müslim, Zekât, 69) Buradaki güzellik, insanın arkasında hayır üreten bir yol bırakmasıdır. İşte ölümsüzlük budur. Bedenler için değil; iyilik, ilim, dua, hizmet ve güzel ahlâk için bir ölümsüzlük.
ALLAH’IN RIZASI İÇİN YAŞAMAK: KISA ÖMRÜ EBEDÎ HAYRA DÖNÜŞTÜRMEK
Kimsenin bilmediği bir gecede yaptığı dua… Bir insanın hayatını değiştiren tek bir cümle… Bunların her biri Allah katında bambaşka bir değere sahip olabilir. Bu sebeple mümin, sevap tüccarlığına da düşmemelidir; günahkâr insanları hor gören bir anlayışa da. Çünkü son hüküm Allah'ındır. Ve O’nun Rasülü’nün buyurduğu üzere: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155) Öyleyse mesele yalnızca ne yaptığımız değil, kim için yaptığımızdır.
Ne mutlu, kısa ömrünü uzun bir hayra dönüştürebilenlere.
Ne mutlu bedeni toprağa girse de iyilikleri yaşamaya devam edenlere.
Ne mutlu dünyada yaşarken âhiretin hesabını unutmayanlara.
Ne mutlu sevabı biriktirmekten önce sevgiyi biriktirenlere.
Ne mutlu kulluğu yalnızca korkuyla değil, muhabbetle yaşayanlara.
Ve ne mutlu, bütün fânî dostlukların sonunda tek ve gerçek Dost'a varabilenlere…
Çünkü nihayetinde terazi de O'nun, hüküm de O'nun, rahmet de O'nun, kul da O'nun…
Ve insan için geriye tek bir hakikat kalır:
O'nun rızası için yaşamak, O'nun sevgisiyle ölmek ve O'nun rahmetine kavuşmayı beklemek. Selam hidayete talip ve tabi olanlara olsun…
Kaynak: Yusuf Erdem Gezgin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488