Nur Eraslan’ın Hidayet ve Hizmet Yolculuğu

RÖPORTAJ

Halime Demireşik’in gerçekleştirdiği röportajda, Nur Eraslan’ın hidayet yolculuğu, mânevî arayışı ve hizmet hayatı anlatılıyor.

Röportaj: Halime Demireşik

Cenâb-ı Hak, bir hadîs-i kudsîde şöyle buyuruyor:

“Kulum Bana bir karış yaklaştığı zaman, Ben ona bir arşın yaklaşırım; o Bana bir arşın yaklaşınca Ben ona bir kulaç yaklaşırım; o Bana yürüyerek geldiği zaman, Ben ona koşarak varırım.”[1]

NUR ERASLAN’IN HİDAYET YOLCULUĞU VE MÂNEVÎ ARAYIŞI

Bu kudsî hadîs, bu seferki röportajımızın vücut bulmuş hâli sanki… Kul, Allâh’a doğru yönelip fedakârlık kapısının anahtarını çevirmeye başlayınca, Rabbi de ona yaklaşıyor ve Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere, onu diğer alâka ve bağlardan kopararak kendisine yöneltiyor:

“…De ki: «Allah kendisine yöneleni de doğru yola iletir.»” (er-Ra‘d, 27)

Hidâyet, Allâh’ın kuluna en büyük lûtfu ve ikramı… Kul yeter ki bir kere samimiyetle Rabbine yönelsin ve bütün benliğiyle Rabbini arasın. Rabbimiz, kendisine ulaşan kapıları bir bir açıyor.

Kıymetli Nur Eraslan Hanım Ablamızla yaptığımız bu röportaj; bir genç kızın parlak kariyer basamaklarını başarıyla tırmandığı ve dünyanın kendisine “Heyte lek: Haydi gelsene bana!..” (Yûsuf, 23) dediği zamanlarda; büyük bir cesaret ve fedakârlıkla pek çok kişinin gözünü boyayan bu yaldızlı fânî geleceği elinin tersi ile bir kenara itmesi ve ardından ucu meçhul bir mânevî yol ile tanışmasının hikâyesi… Bir tarafta mânevî mahrumiyet ve sıkıntılar… Bir tarafta ışıl ışıl parlayan bir îman nûru ve hizmet heyecanı…

Bir tercih, aynı zamanda birçok ayrılık ve vazgeçmedir. O da tercihini mâneviyat yoluna bende olmak üzere kurmuş ve aşkla:

“–Allâh’ım, bana bir dergâh nasîb eyle! Hem hizmet edeyim hem de nefsimi terbiye!..” diye duâ etmiş.

Allah Teâlâ da onun bu gönülden yakarışına icâbet etmiş, onu daha önce hiç tanıdığımı muhitlerde, hem dünya hânesi hem de gönül hânesi dergâh olan insanlarla karşılaştırmış.

Nur Ablamız, çeşitli vesîlelerle bu arayışını Mûsâ Efendimiz ile Fatma Feride Annemiz’in âhir ömürlerine yetişerek taçlandırmış. Gerek annesinin gerek kendisinin duâları bereketiyle Cenâb-ı Hak, ona bu kıymetli kapıda üç yıl boyunca hizmet etme ve bu güzîde ailenin mânevî evlâdı olma şerefini nasîb etmiş. Böylece hem husûsî hem de mânevî birçok ahvâlinin canlı şâhidi olmuş.

İşte bu uzunca röportaj; bizi bir Allah dostunun ev hâline misafir edecek. Böylece baba-oğul, Allah yolunda hayatlarını İslâm için vakfetmiş iki büyüğümüzün mümtaz şahsiyetlerine, âile hayatlarına ve onları kuşatan muhabbet hâlelerine şahit olacaksınız.

Elhamdülillah, bizler merhum Mûsâ (Topbaş) Efendimiz’i hayattayken bizzat görebildik ve sohbetlerinde bulunma şerefine eriştik. Muhterem Osman Nûri Topbaş Üstâdımız’ın da talebesiyiz; birçok tasarrufunun şahidiyiz. Ama Mûsâ Efendimiz’e yetişemeyen nice âşık kardeşimiz, bu satırlar vesilesi ile onunla belki de ilk defa yakînen tanışacak, mücellâ bir aynadan seyreder gibi onu seyredecek, bu sayede onunla kurdukları râbıtaları daha da kuvvetlenecek ve muhabbetleri ziyadeleşecek. Öyleyse sözü daha fazla uzatmayalım ve sizi bu yılın en güzel röportajlarından biriyle baş başa bırakalım.

Cenâb-ı Hak, hepimize bu mânevî sofradan gönlümüzce istifade etmeyi nasip buyursun. Âmîn.

NUR ERASLAN’IN HAYAT YOLCULUĞU VE AİLE İMTİHANLARI

Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz Nur Hanım?

İsmim İlknur Eraslan’dı; sonra “Nur” oldu. 1965 doğumluyum. Açık Öğretim İş İdaresi mezunuyum. On üç yaşlarında ortaokula giderken babam kalp krizi geçirip vefât etti. En büyük evlâtları bendim. Babacığım vefât edince, iki küçük kız kardeşim ve annemle birlikte yapayalnız kalmıştık.

Okullarım bitince üniversite sınavına girdim. Puanlarım, şehir dışında bir üniversiteyi kazandırmıştı. Ama annem, okul şehir dışında olduğu için göndermedi. Ben de Açık Öğretim’de eğitimimi tamamladım. Ardından tanıdıklarımız vasıtasıyla Türk Ticaret Bankası’nda memur olarak işe başladım. Dokuz-on sene kadar bu bankada çalıştım.

Babamın ailesi Erzincan’dan göç etmişler. Babacığım, çok dürüst, cömert, milliyetçi, vatansever ve muhafazakâr bir askerdi. Astsubaydı. Ailece dînî bilgi ve şuurları pek yoktu, ama damarlarında muhafazakârlık duygusu çok baskındı. Namaz, abdest vs. düzenli değildi, fakat hiçbir zaman dîne düşman bir kimse de değildi. Bizim çok açık giyinmemize izin vermezdi. Ancak “Uydum kalabalığa!” bir hayatımız vardı. İslâm gündemimizde yoktu, maalesef…

1984-1991 yılları arasında bankada çalıştım. Ama bu süreçte bankadaki arkadaşlara hiç uyum sağlayamadım. Çünkü evlilik dışı ilişkiler, içkili eğlenceler onların hayat tarzıydı. Ben de açıktım. Namazım, abdestim, İslâmî bilgilerim vs. yoktu; ancak bu hayat tarzı, bizim yetiştirilme tarzımıza pek uymuyordu. Bu yüzden böyle hayat süren arkadaş çevremden de rahatsız oluyordum. Onların sık sık düzenledikleri eğlencelere ve gezilere pek katılmazdım. Anneciğim, “o ortamda beni muhafaza etmesi için” hep Allâh’a duâ ederdi. Annem de açıktı, fakat daha sonraki yıllarda babam onun örtünmesini istedi. Bu sebeple annem, başını, yarım da olsa örtmüştü. Annem zaman içinde düzenli namaz kılmaya da başladı.

 Annem Üsküp göçmeniydi. Anneciğimin doğuştan gelen bir kalça çıkığı rahatsızlığı olduğu için dışarı çıkıp evin dış işleri ile meşgul olamazdı. Bu tür işleri hep babam hallederdi. Babam âniden vefât edince annem çok panikledi. Tabi, küçük yaşlardaki üç kız çocuğunun yetiştirilmesi de onu endişelendirmiş olabilir. O sırada en büyüğümüz on dört, en küçüğümüz ise on yaşındaydı.

Annem, “Olgunlaştırma Enstitüsü” mezunu, çok becerikli bir hanımdı. Dikiş-nakış, her türlü işi çok güzel yapardı. Evden pek çıkmazdı, lâkin komşular hep bize gelirdi. Babamın vefâtından bir müddet sonra Göztepe’den Cerrahpaşa’ya, dayımların yanına taşındık. Evin dış işlerini dayım ve teyzem yapar, bizimle de yakından ilgilenirlerdi.

Elhamdülillah bir evimiz ve babamızdan kalma bir maaşımız vardı. Ben çalışıyordum. Kimseye muhtaç değildik. Benim bir yaş küçüğüm olan kardeşim Nurgül ise, Marmara Üniversitesi Kimya Bölümü’nde okuyordu. En küçüğümüz Hayriye de İstanbul Üniversitesi Teknik Kimya’ya başladı.

Ben bankada çalışmaya başlayınca, ister istemez “evin babası” rolüne girdim. Evin ve kardeşlerimin ihtiyacını gidermeye başladım. Bu yüzden annem beni hep ayrı tutar, dışarıda çalışıp yoruluyorum diye evde rahat ettirmeye çalışırdı. Bankaya başladıktan iki yıl kadar sonra annem hasta oldu. Göğüs kanseri teşhisi konuldu. Tabi, o zaman kanser tedavileri bugünkü gibi gelişmiş değildi. Askerî Hastahane’ye gittik, bizi oradan Çapa’ya sevk ettiler. Çapa’da anneme:

“–Bu beş sene sizin için çok önemli, eğer bu beş seneyi atlatırsanız kurtulursunuz!” dediler.

Bir taraftan sürekli tahlil ve tedavilerle uğraşıyorum. Bir taraftan da anneme bir şey olursa, kardeşlerime nasıl bakacağım düşüncesi içten içe gönlümü yoruyordu. Devamlı üzüntü ve stres hâli ile bu dönem, benim için de bir hayli zor geçti. Ama Allah zorluklarla beraber hep bir ferahlık kapısı açıyordu.

Kardeşim Nurgül okulunu bitirince bir kimya şirketinde çalışmaya başlamıştı. Bu sefer ikimizin de çalışması yüzünden annemin bakımı aksamaya başladı. Kardeşim ile konuştuk. O büyük ferâgat gösterdi ve anneme bakmak için işinden ayrıldı. Böylece o kritik beş seneyi atlattık, çok şükür…

 Anneciğim bu beş yıldan sonraki kontrollere gitmedi:

“–Nasıl olsa iyileştim!” dedi.

İki yıl da böyle geçti. Bu iki yılın sonunda farklı bir şey olmuş, hastalık metastaz yapmış ve göğüs tahtasında bir kitle oluşmuş. Doktor:

“–Ameliyat olması gerekiyor. Eğer ameliyatla geçmezse sırtından açıp parça alacağız ve protez takacağız.” dedi.

Annem, bunları duyunca:

“–Ben Hak’tan geleceğe râzıyım. Bu kadar ameliyata dayanamam; kendimi de etrafımdakileri de yormak istemiyorum.” dedi.

Annem kalçasından ve göğsünden defalarca ameliyat olduğu için başına gelebilecek bütün ihtimalleri yakînen biliyordu.

Annem doğarken kalçasından çekilmiş. Bu acılar sebebiyle bebekken kırk gün sürekli ağlamış, ama etrafındakiler bir türlü neden ağladığını anlamamışlar. Ne zaman ki paytak paytak yürümeye başlamış, bunun yürüyüşünde ne var diye doktora götürülmüş, o zaman kalçasındaki problemi öğrenmişler. Ameliyat olmuş, yine yanlış kaynamış. Tekrar ameliyat etmek istemişler. Anneannemiz:

“–Benim çocuğum deneme tahtası değil!” diye izin vermemiş.

Evlendikten sonra tekrar kalçadan ameliyat olmuş. Hep baston kullanıyordu. Çok fazla ayakta duramaz ve yürüyemezdi. Tabi, tedavi için yıllardır hastanelere gidip gelmek onu da çok yormuştu.

Anneciğim, acılarını, ağrılarını belli etmek istemezdi. Hep şükür ve sükût hâlinde bir kimseydi. Son bir yılı çok zor geçti. Morfine başladık. Sırtındaki yara açıldı. Yarası için her gün eve doktor gelirdi. Allah o acıları kimseye yaşatmasın! Çünkü en sevdiğinizin karşınızda erimesini görmek, gerçekten çok zor!.. Doktor:

“–Üç-dört aylık ömrü kaldı!” dedi.

Sadece bakışıyorduk, pek konuşamıyorduk da… O bize bakardı, biz ona bakardık. Hiçbir zaman “Benden sonra şunu şöyle yapın!” diye bir vasiyet veya nasihatte de bulunmadı. Biz üzüleceğiz diye ödü kopardı.

Vefât edince komşulardan duyduk; onlar ziyarete gelince bizden gizli:

“–Çok acım, sızım var. Ancak kızlara belli etmek ve onları üzmek istemiyorum!” dermiş.

Vefâtından birkaç gün önce sekerât hâli başladı. Mânevî pencereler açılmıştı sanki… Bir akşam uykusunun içinde konuşmaya başladı.

“–Ay, çok lezzetli!” diyordu. Ben de yattığım yerden seslendim:

“–Anneciğim, ne yiyorsun?”

“–Ispanaklı börek yiyorum, ama bu çok lezzetli!” dedi. Ben de:

“–Bana da verir misin?” diye sordum.

“–Hayır, o buraya ait, sen yiyemezsin!” dedi.

“–Anne, o börekleri sana kim veriyor?” dedim.

“–Görmüyor musunuz? Melekler veriyor.” dedi. “Şöyle güzel kandiller var, ışıklar yanıyor…” diye devam etti.

Sabah olduğunda konuştuklarımızı sordum. Hiçbir şey söylemedi. Herhalde canı börek istiyor diye düşündüm. Üsküplü oldukları için patlıcanlı, pazılı vs. börekleri çok severek yapardı. Hemen teyzemi aradım.

“–Teyze, annem iyi değil. Galiba canı ıspanaklı börek istiyor.” dedim.

Teyzem hemen geldi, bir tepsi yaptı. Biraz yedirdik.

“–Bunların hiç tadı yok!” dedi.

BİR ANNENİN SABIR, ŞÜKÜR VE GÜZEL SONLA BİTEN YOLCULUĞU

Cennet yiyeceklerini yedikten sonra dünya lezzetlerinin kıymeti kalmıyor demek ki…

Herhalde öyle oluyor. Yediği hiçbir şeyden lezzet alamaz olmuştu. Tabi, annemin durumu ağırlaştıkça, komşuların ziyaretleri artmaya başladı. Üst kat komşumuz gelip Yâsîn okuyacaktı.

“–Kızlar, bu biblo ve resimleri kaldırın!” dedi.

Tabi, biz o zamanlar böyle şeyler bilmiyorduk. Neyse pazartesi ben annemi öptüm, işe gittim. Bir saat sonra evden arayıp:

“–Annem ağırlaştı, hemen gel!” dediler. Anneme:

“–Ablamı aradık, geliyor.” demişler.

Âdeta beni beklemiş. Ben eve girdim. İçimden abdest almak geldi. Hemen abdest alıp annemin yanına girdim. Bana baktı.

“–Huuuh!” diye son nefesini ağzından verdi.

Beyaz bir sis gibi ruhun çıkışını gördük âdeta…

Ben gelmeden evvel:

“–Ağrım çok, ağrı kesici yapar mısın Nurgül?” demiş.

“–Doktor çağıralım!” demişler.

“–Aman doktor ne yapacak, ben öleceğim zaten! Siz komşuyu çağırın, bana Yâsîn-i Şerîf okusun!” demiş.

Kardeşim komşuyu çağırmış. “Lâ ilâhe illâllah!” demeye çalışıyormuş.

“–Kızım, dişim olmadığından dilim dönmüyor; siz de tekbir getirin, «Lâ ilâhe illâllah» deyin!” demiş.

Geldiğimde komşular başında toplanmış, hep birden sesli şekilde kelime-i tevhidler okuyup tekbirler getiriyorlardı. Hepimiz gözyaşları ve tekbirlerle son nefesine şâhitlik ederek ebedî âleme uğurladık. Mekânı Cennet olsun.

ANNE DUASIYLA GELEN MÂNEVÎ YOLCULUK

Gıpta edilecek bir son nefes nasîb olmuş. Amansız hastalıkla vefat etmiş. İnşâallah taksîrâtına kefâret ve terfi-i derecât olup şehidler kervanına katılmıştır.

Elhamdülillah! Gerçekten öyle oldu. Rabbim şehidlerden eylesin. Üç ay içinde babaannem, dayım ve annem vefât etti.

 Bizim bu yola girmemizin sebeplerinden biri de “anne duâsı” almamızdır diye düşünüyorum. Annem hastalığının en şiddetli dönemlerinde bizlere sürekli duâ ederdi:

“–Allah sizden râzı olsun. Allah size kendine ulaşacak yolları açsın. Siz bana çok hizmet ettiniz, size de hizmetçileriniz baksın!” derdi.

“–Anne, niye «Size de evlâtlarınız hizmet etsin, baksın!» diye duâ etmiyorsun?” diye sorduğumuzda:

“–Kızım hasta olmak ve evlâtlarına muhtaç olmak çok zor bir şey! İnsan, evlâdının yorulmasına kıyamıyor. Sizin çok hizmetçileriniz olsun. Evlâtlarınız hiç yorulmasın!” derdi.

Allah mekânını Cennet eylesin! İşte anneciğim, böyle zarif kalpli bir hanımdı. Evlâtlarına hiç kıyamazdı. Bize külfet olduğunu düşünürdü herhalde… Ben akşam işten gelince, bir ihtiyacı olsa hemen yapmak için kalksam:

“–Sen yoruldun, Nurgül gelsin!” derdi.

Nurgül kardeşim, annemin hasta olduğu zamanlarda ona bakmak üzere işten ayrıldığı için annem onun bakımına daha çok alışmıştı.

MANEVÎ YOLCULUĞU BAŞLATAN DÖNÜM NOKTALARI

“Annemiz, Allâh’a kavuşturacak hidâyet ve hayır yollarına erişmemiz için çok duâ etti.” demiştiniz. İslâm’ı yakînen tanıma yolculuğunuza burada değinmek ister misiniz?

Bizim banka müdürü sabah gelir, bizi teftiş ederdi.

“–Git, makyajını düzgün yap!”

Bankanın yakınında bir kuaför vardı. Saçımızı beğenmezse:

“–Hemen kuaföre git, fönünü çektir!” diye emrederdi.

Herkes bakımlı, makyajlı ve dikkat çekici şekilde giyinecek! Ayakkabı, topuklu olacak! Allah affetsin, biz de bilmediğimiz için dediklerini harfiyen yapardık.

Babaannem o günlerde yeni vefat etmişti. Annem, ailemizi temsilen beni Ankara’ya, tâziyeye gönderdi. Amcam da üzüntüsünden kalp krizi geçirmişti. Ben amcamlardayken taziye ziyaretine Ethem Cebecioğlu Hoca geldi. Amcamın iki oğlu meğer ihvanmış. Gençlerin sohbetini de bu ziyaret sebebiyle amcamlara almışlar. Sohbetin ardından duâlar edildi.

Biliyorsunuz, Ethem Hoca’nın sesi de çok tesirlidir. Amcamlarda herkes namaz kılıyordu. Ben oturup onları bekliyordum. İçimden, “Ben niye oturuyorum. Ben niye namaz kılmıyorum?” diye bir sorgulama başladı.

Tabi, babaannem yeni ölmüş; amcam hasta, annem hasta… Böyle bir ortamda daha fazla düşünüyor insan; “Onlar nereye gitti, ben nereye gidiyorum?” diye...

Orada namaza başladım. Benim Ethem Hoca’nın sohbetinden ve ortamdan etkilendiğimi görünce, amcamın oğulları bana Altınoluk dergileri hediye ettiler. Ankara’dan İstanbul’a dönerken otobüste hepsini okudum, bitirdim. Kafamda hiç bitmeyen sorgulamalar başladı tabi…

Henüz yirmi altı yaşındayım. Birkaç hafta sonra da dayım âniden vefât etti. Hacdan yeni gelmişti. Anneme çok hasta olduğu için dayımın vefâtını hiç söylemedik. Son zamanlarında:

“–Abim herhalde hiç beni ziyarete gelemeyecek! Allah ona iyilik ve kolaylık versin.” demişti.

Mart ayında dayım, 3 Haziran’da da annem vefât etti. İki-üç ay arayla… Bankada arkadaşlar sık sık şehirler arası geziler yapıyorlardı. Karadeniz’e folklor, oyun ve eğlence için de giderlerdi. Ben de annemden izin alıp bir defa onlarla gitmiştim.

Annemin vefâtının ardından; “Artık kimseden izin alma zorunluluğum yok, bu gezilere daha sık katılırım!” diye düşünürdüm. Bu benim planımdı. Fakat Allâh’ın planı daha güzelmiş!

Annemin vefâtından sonra bir hafta izin almıştım. Her gün komşular geliyor; Yâsîn, Tebâreke, Kelime-i Tevhid hatmi okuyoruz. Tabi, ben de sürekli abdestli oluyorum. O sıralar namaza başlamışım. Her gün Kur’ân’la, zikirle kalbim huzurun tadını almıştı.

Ölüm izni bitti. Ama benim içimden hiç işe gitmek gelmiyor. O ruhsuz seküler (dünyevî) sisteme geri dönmek istemiyorum. Cuma günü işe başlamam gerekiyor, ben içten içe seviniyorum; “Cumartesi-pazar bankaya gitmeyeceğim!” diye kendimi teselli ediyorum.

Bir hafta sonra bir komşumuz geldi:

“–Tâziye bitti. Televizyonu açıyorum. Artık hayata dönüyorsunuz. Herkesin annesi ölüyor…” falan dedi. Ardından “Haydi, bu akşam bize çaya geliyorsunuz, bekliyorum.” diye emrivâkî yaptı.

Biz akşam dâvete icâbet etmek üzere giderken onların oğlu bisiklet almış.

“–Bir kere de ben bineyim.” dedim.

Bisiklete binerken düştüm. Ayağım kırıldı. Ameliyata aldılar. Ayağım alçıya alındı, beş hafta rapor verildi. Ben içten içe seviniyorum. O sırada bize Altınoluk’ları veren amcamın oğlunun tayini Gebze’ye çıktı. Kendisi teğmendi. Sık sık bize gelip gitmeye başladılar. Dergiler getiriyor, bize sohbette duyduklarını anlatıyor; mâneviyattan, Abdülkâdir Geylânî’den bahsediyor. Allah affetsin, biz de o zamanlar çok sigara ve kahve içerdik. Ama bir taraftan bu sohbetlere de doyamıyoruz. Onlar gidince şaşkınlıkla:

“–Neler varmış? Mâneviyattan hiç haberdar değilmişiz!” diye günlerce kardeşlerimle bu konular üzerinde konuşuyoruz.

Ben evdeyim, kardeşlerim işe gidiyor. Ben evde hiç abdestsiz durmuyorum. Sürekli okuyorum. Çarşaflı bir komşumuz vardı; benim mâneviyata meylimi görünce evliyâ hayatlarını anlatan teyp kasetleri getirmeye başladı. Ben onları dinledikçe ağlaya ağlaya istiğfâr ediyorum.

“–Allâh’ım, ben nelerden mahrum kalmışım!” diye…

Amcamın oğlu da Altınoluk’tan çıkan yeni kitapları getiriyor. Mûsâ (Topbaş) Efendimiz’in “İslam Kahramanları” kitapları filân… Bize:

“–Bu kitapları okuyun, îmânınız güçlenir.” dedi.

Biz de kardeşlerimle oturup beraberce okuyoruz. Bu defa en küçük kardeşim üniversitede kapalı kızlarla arkadaşlık yapmaya başladı. Onlar bize gidip gelmeye başladı ve bizi Haseki’deki HEKVA (Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı) ile tanıştırdılar. Orada Dr. Gülsen Ataseven, Meliha Yalçıntaş, yazar Ayla Hanımlar var. Biz tabi, hâlâ açığız. Oraya gitmeyi de çok sevdik. Onların sohbetlerini dinledikçe:

“–Ömrümüzü boş geçirmişiz! Biz kendimize neler yapmışız!” diye ağlıyoruz.

Bu arada benim rapor sürem doldu, işe başladım. Artık uzun kollu giyiniyorum. Makyajı bıraktım. Öğle yemeğinde yemek yemiyorum. Koşa koşa camiye gidip namaz kılıyorum. Küçücük bir câmi, fakat ben o câmide kıldığım namazlarda öyle bir huşû ve huzur buluyorum ki anlatamam. Ağlayarak Allâh’a duâ ediyorum:

“–Bana bir çıkış yolu göster!” diyorum.

Kapansam işten çıkarırlar. Kardeşlerim var, ev var. İşe geliyorum, hiç çalışmak istemiyorum. Bu arada fâizin haram olduğunu da öğrendim. “Fâize vesîle olan, kâtiplik yapan, alan ve yiyen Allâh’a savaş açmıştır!” yazıyor kitaplarda...

“–Aman Allâh’ım! Şimdi ben ne yapacağım?” derken bana bir kurs çıktı. Şöyle ki: Türk Ticaret Bankası’nın 467 tane şubesi vardı. 67 şubesinden seçkin elemanları seçip özel yetiştiriyorlar, sonra bunlar şubelere müdür olarak vazifelendiriliyor. Müdür de beni buna lâyık görüp kaydettirmiş. Tam ben iç dünyamda, “Dünyayı mı, âhireti mi seçeyim?” derken müdüre gidip:

“–Ben bu kursa gitmek istemiyorum!” dedim. Müdür de:

“–Olmaz, bizim şubenin prestiji sarsılır gitmezsen!.. Herkes gitmek için can atarken sen niye böyle yapıyorsun?” dedi.

Avrupa yakasında, Aksaray’da bu eğitimi alacaktık. Teyzemler de Cerrahpaşa’da oturuyor. Hafta içi akşamları teyzemde kaldım. Hafta sonu eve kardeşlerimin yanına geldim. Eğitim süresince birçok ders alıyorsun. Sonunda bir belge alacağız. Bu dört ay boyunca HEKVA’ya yakın olduğu için oradaki sohbetlere de devam ediyorum tabi… Eğitimin sonunda dördüncü olmak nasîb oldu. Oradan bir para verdiler. HEKVA’ya da gittiğim için bu parayı bu vakfın ilgilendiği yetimlere bağışlamaya niyet ettim. Bunu “riyâ için” söylemiyorum, sadakanın hikmetini göstermek için anlatmam lâzım!

Peygamber Efendimiz de yetimdi, ben de yetimim. O sıralarda Mevlânâ’nın yetimlerle ilgili söylediklerini okuduğum için bu yüklü miktardaki parayı oraya verdim. Bankadaki işime başladım, ama gitmiyor! Bankanın içinde artık nefes alamıyorum. Bir gün müdürümüz beni terfi ettirmek için yanına çağırdı. O bana terfi edeceğimi, artık şef olacağımı söylerken, ben ona işten ayrılmak istediğimi söyledim. Çok şaşırdı.

“–Olmaz, sen biraz bunalıma girmişsin! Ben sana kafadan iki gün izin veriyorum. Git, dinlen, sonra gel, tekrar konuşalım.” dedi.

O gün akşam bankadaki işimden eve dönüyorum. Önümde birisine araba çarptı. Boylu boyunca yere uzattılar. O an içimden:

“–Bu yerde yatan sen de olabilirdin! Daha neyi bekliyorsun? Şu ölen sen olsaydın Allâh’ın emirlerini yapamadan O’nun huzuruna varmış olacaktın.” dedim.

Bu hâdiseden sonra Allâh’a doğru yönelişim daha hızlı oldu. Her şeyden bir ibret, bir hikmet çıkarmaya başlamıştım. Daha çok tefekküre yöneldim. Allah hayır ve hidayeti sevdirince o yöne doğru iştiyâk daha da artıyor. Vermese hiçbir şeyden ibret almıyorsun!

 Bu arada akşamları en küçük kardeşim Hayriye’nin üniversiteden dindar arkadaşları Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin eserlerini getiriyorlar. Biz televizyon falan açmıyoruz, sadece onu okuyoruz. Orada da bazı kısımlarda hitap:

“–Bre gâfil! Bre câhil! Bre kâfir!” diye başlıyor!

“–Eyvah, bunları hep bize söylüyor!” diyoruz.

Neyse o iki günlük aradan sonra işe tekrar başladım. Allah o an bir îman kuvveti verdi. Müdürüme:

“–Kesin kararlıyım, işten ayrılmak istiyorum.” dedim.

“–O zaman tazminat ödemen gerekiyor!” dedi.

Neyse, bir maaş kadar bir tazminattı, ödedim. Bankadan ayrıldım. Amcamın oğlu geldi. Durumu ona anlattım.

“–Bu böyle olmaz, size bir sohbet ayarlayalım!” dedi.

Bu bölgenin sorumlusu Mevlüt Amca’yla görüşmüş. Mevlüt Amca:

“–İstihâreye yatsınlar, ders verelim.” demiş.

Ama biz daha tesettüre falan girmemiştik. Sohbet olarak da:

“–O bölgede Zâhide Hanım var.” demişler.

Biz Zâhide Teyze’ye gittik. Yengemin üzerinde astragan bir kürk var; biz pantolon, deri ceket… Zâhide Teyze, bizi başı açık olarak görünce biraz şaşırdı. Tabi, o zamanlar bu işlerde mahfiyete biraz daha dikkat ediliyordu. Bizden emin olamadı herhâlde…

“–Siz beni nereden buldunuz, siz kimsiniz?” gibi sorular sordu. Bizim niyetimizi anlamak için... Biz durumu anlattık.

“–Biz sohbet istiyoruz.” dedik. Bizi dinledi.

“–Sizin bir çakmak çakmalık hâliniz kalmış. Ama şerîat çok önemli, böyle olmaz!” dedi. “Önce şerîat, sonra tarîkat!.. Önce kapanın, kazâ namazlarınızı kılın. Büyükler bankanın yolundan bile geçmezler. Banka ile bütün ilişkinizi keseceksiniz. Sohbetten önce bunları halledin!” diye nasihatler verdi.

Biz, tabi, bu durumdan hiç hoşlanmadık. Amcamın oğluna durumu anlattık.

“–Mevlânâ, «Ne olursan ol, yine gel!» diyor. Bu hanım bizi zora soktu.” diye şikâyetlendik.

Amcamın oğlu:

“–Bekleyelim, ne olursa hayırdır…” dedi.

Zâhide Teyze’nin dedikleri bize tokat gibi geldi, iyi de geldi. O rahmet tokadına ihtiyacımız varmış.

“–Tamam.” dedim. “Bu iş böyle olacaksa, ben kapanıyorum!”

Ancak ailede hiç kapalı yok! Amcam albay… Bu amcamın oğlunun babasında namaz, hac var; ama tarîkat işlerini bilmiyor. Tabi, erkekte dînî emâreler üzerinde görülmediği için hâli-tavrı dikkat çekmiyor. Lâkin kadın örtününce, çevresindeki bütün dikkatleri üzerine topluyor. İşten ayrıldığımı, örtündüğümü duyduklarında akrabalarım:

“–Aman, senin kafanı yıkadılar!” diye her fırsatta tepki gösterdiler.

Gittim, Fatih’ten çok kaliteli bir pardösü ile ipek bir başörtüsü aldım. Görsünler, beğensinler de bana “Neden örtündün?” demesinler diye düşünüyorum.

Ben örtününce amcamın oğlu istihâreleri Mevlüt Amca’ya götürmüş:

“–Örtündüler, işi bıraktılar!” demiş.

Ama kardeşlerim henüz örtünmemişlerdi. Mevlüt Amca, hepimize hazırlık dersi vermiş, bize getirdi. Ben hemen giyindim, başörtümü taktım, Zâhide Teyze’ye gittim. Beni kapıda örtülü görünce bana:

“–Yüzüne nur gelmiş, mâşâallah!” dedi.

Ders aldığımızı da söyledim.

“–Hayırlı olsun.” dedi.

“–Kime sohbete başladın?” diye sordu.

Ben de tarih öğretmeni Ravza Teyze’nin sohbetine başladığımı söyledim. Yaşım bu arada 29 olmuştu. Ben Ravza Teyze’ye:

“–Artık Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek istiyorum.” dedim. Ravza Teyze:

“–Bizim ihvandan, kırklardan diye bilinen Saime Hacı Anne’ye hizmet etmiş, çok kıymetli bir Hacı Fatma Ablamız var. O ablamız, sabahtan öğlene kadar Allah rızâsı için Kur’ân dersi veriyor. Saatçi Fehmi Beyamcamız’ın hanımı Hacı Fatma Teyzemiz… Ben seni onunla tanıştırayım.” dedi.

Ben sabahları Kur’ân öğrenmek için Hacı Fatma Teyze’ye gitmeye başladım. O kadar hoş sohbet, feyizli bir hanım ki anlatamam. On dakika ders alıyor, yarım saat mâneviyattan sohbet ediyoruz. Ben doyamıyorum tabi... En sonunda:

“–Hacı Teyze, herkesi okut gönder, en son beni al!” diyorum. Dersten sonraki sohbetimiz hiç bölünmesin istiyorum.

Orada Osman Hocamız’ın gelininin annesi Fatma Birsen Hanım’la tanıştık. Onlar da henüz birkaç yıl önce bu yolla tanışmış. Bir Gönül Ablamız vardı. O da bankadan istifa etmiş, takvâ yoluna meyletmiş. Hepimiz aynı geçmişten geldiğimiz için güzel bir grup olduk. Üst katta Fatma Teyze’nin gelini otururdu, dersten sonra bizi kahveye davet ederdi. Biz orada akşama kadar sohbet ederdik.

Hacı Teyzem; Saime Anneden, Efendi Baba’dan hatıralarını anlatırdı. Hacı Teyzem de Zâhide Abla’nın sohbetine gidermiş. Bir gün:

“–Ben de Zâhide Teyze’nin sohbetine katılmak istiyorum.” dedim.

Zâhide Teyze, bana:

“–Senin sohbet grubun var. Buraya gelme, oraya devam et!” dedi. Ben:

“–Ama Zâhide Teyze, bana bir sohbet yetmiyor, ben bir sonraki için gün sayıyorum!” dedim. Ağladım. Bunun üzerine Zâhide Teyze:

“–Tamam, ben Mûsâ (Topbaş) Efendimiz’e bir danışayım.” dedi. Sonra beni çağırdı ve:

“–Mûsâ Efendimiz’e sordum. O da «Bazısına tek kahve yetmez, iki kahve vermek lâzım. Senin sohbetine de devam etsin!»” dediğini nakletti.

 Kardeşim Nurgül, başını örtmeden ders almıştı, Zâhide Teyze onu da sormuş. Mûsâ Efendimiz:

“–Yakında kapanır.” demişler.

Gerçekten o ay kardeşim de örtündü, elhamdülillah!

En küçük kardeşimize söylemeden kendimiz ders aldığımız için o bize biraz kırılmıştı. Annem vefât etmeden üniversitenin bir gezisine gitmek için izin istemiş, annem de ona:

“–Okul bitince gönderirim.” diye söz vermiş.

Tabi, annem vefât edince:

“–Üniversite bitti, ben okulla geziye gideceğim.” diye bizden izin istedi.

Kızlı-erkekli, şehir şehir kendi bölümlerinin iş imkânlarının olduğu fabrikaları gezecekler. En son durak olan Bodrum’da hep beraber tatil yapıp geziyi tamamlayacaklar. Aşağı yukarı nasıl bir gezi olacağını kestirdiğim için:

“–Ben bu geziye gitmenden râzı değilim. Ama annem söz verdiği için izin veriyorum. Arkandan sana hep duâ edeceğim.” dedim.

Gitti, gördü. Dönünce:

“–Abla, ben kapanıyorum. Oradakilerin yaşadıklarını görünce midem bulandı. İnsanlığımdan utandım!” dedi.

Elhamdülillah! O şer de böyle hayra döndü. Böylece en küçüğümüz de mânevî dersini aldı. Hani derler ya, eski ihvâna “Yaşın kaç?” diye sorduklarında, tarikata girdiklerinden itibaren yılları hesap ederek dersli olduğu yıllar kadar yaşını söylermiş. Biz bunu duyduğumuzda çok şaşırmıştık. Çünkü biz bu yola intisap ettiğimizin ilk yılında kardeşim bir rüya görmüştü. Rüyasında babamı Cennet’te çok güzel, yeşil elbiseler içinde ve genç bir şekilde görünce:

“–Babacığım, ne kadar güzel ve ne kadar yakışıklısın!” demiş. Babam:

“–Bir yaşındayım!” diyerek şehâdet parmağıyla göstermiş.

Bu bize çok büyük bir müjde olmuştu. Bizim bu mânevî yola girmemiz, babamıza sadaka-i câriye oldu diye çok sevinmiştik.

O sıralar öyle aşkla doluyuz ki, sabah kalkıyorum; Kur’ân sayfamı okuyorum. Gidiyorum, aynı sayfayı hocama okuyorum. Dönünce tekrar ediyorum. Hacı Teyzem:

“–Aynı sayfayı üç defa oku, üç hatim yapmış olursun!” demişti.

Kız kardeşimin birisini işe, diğerini okula gönderiyorum. Ben de her gün sohbetlere katılıyorum. Sohbetlere gittikçe hizmet etme iştiyâkı da artıyor. Hizmetin önemini öğreniyoruz sohbetlerde. Zâhide Teyze’ye:

“–Bir işin olursa bana haber ver. Ben sizinle olmaktan çok mutlu oluyorum.” diyordum.

O da bazen evine çağırırdı. Sohbetin ardından çayları ikram ederdim. Evde ona ev işlerinde yardımcı oluyordum. Zâhide Teyze’yle samimiyetimiz oluştu zamanla... Namazlarımın ardından Rabbime gözyaşları içinde:

“–Allâh’ım, bana bir dergâh nasîb eyle, ben de orada hizmet edeyim.” diye sık sık duâ ederdim. Ama bu duâmın hemen kabul olacağını hiç beklemezdim.

 Bu yolu sevmemde Zâhide Teyzemiz’in sohbetleri çok tesirli oldu. Biz seküler dünyadan yeni çıkmışız tabi... Onun sohbetlerinden çok feyiz alır ve etkilenirdik. Zâhide Teyze, Mûsâ (Topbaş) Efendi’nin yakın bir akrabasıydı. Biz, Mûsâ Efendimiz’e muhabbetimizi ve bu yolda hizmet etme aşkımızı onun sohbetlerinde kazandık diyebilirim. Tabi, ilk mânevî heyecan çok güzel, değişik rüyalar görürdük. Sonra o rüyalar alınıyor herhâlde...

O sıralarda Mûsâ Efendimiz’i ilk defa uzaktan görmüştük. Ama Bedirhan Yenge’nin evinde yakından gördüğümüzde çok şaşırmıştık. Boyu çok uzun görünüyordu bize, hâlbuki Mûsâ Efendimiz çok uzun boylu değildi. Bilmiyorum, belki ilk görüşümüzde mânevî heybetini mi gördük acaba diye düşünüyorum. O sıralar yaklaşık seksen yaşlarındaydı.

Dipnot:

[1] Buhârî, Tevhîd, 50. Ayrıca bk. Müslim, Zikir, 2, 3, 20-22, Tevbe, 1; Tirmizî, Deavât, 131; İbn-i Mâce, Edeb, 58.

Kaynak: Halime Demireşik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485-486