Müslümanların Diriliş Muştusu

İHSAN

Kul Rabbine yâd olur, eylemi berbâd olur. Kul Rabbiyle şâd olur eylemi irşâd olur.

Hemen sadede geçiyoruz: Hakk’a sevdâlı olduğumuzu söylerken bâtıla umut veriyorsak; bir yandan namaz kılan oruç tutan Müslümanlarken, diğer yandan paramız ve ilgimizle bâtılı kuvvetlendiriyorsak; düğünlerimiz zenginler için defile podyumuna, fakirler için de kendini ispatlamak adına paralandıkları bir yarış alanına dönüşüyorsa, tezatlar içindeyiz demektir. Biz, kabûllenmek yerine, tüm bu tehlikeli zıtlıklarla mücâdele etmeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim fiilî eylemimiz: Çelişkiye HAYIR!

Dikkat etmeli: Allah Kelaynak’ları, Tavus gibi kurula kurula gezinmekten korumuştur. Şekere ödül, bibere ceza dersek, şeker verilince sevinir, biber verilince küsersek, üç yaş çocuğundan ne farkımız kalmıştır? Nezdimizde her manzara hikmetli bir lûtuf, maksûdumuz da sadece Allah değilse, kalbimiz nasıl inanmıştır? Evet, mükemmellik ancak Allah’a mahsustur ve O’na dost olmak da elbet kâmillere yakışmıştır. İşte bu sebeple biz ilim yolunda, bir kâmilin eteğinde bildikçe bilmez talebeler olarak ilerlemeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim kalbî eylemimiz: Câhilliğe HAYIR!

Bu dünyada sabır mektebinden geçirilmemiş bir tek kul yoktur. Herkes kendi kuvveti nispetinde, nice sabır tâlimiyle olgunlaşmıştır. Birini sabırsız olmakla itham etmeden evvel bunu hatırlamak ve “En sabırlı benim” zannıyla, muhatabının dayanıklılığını hafife almamak lâzımdır. Bir kimse, “Nefsimin şerrinden iyileri koru” demek yerine, sürekli “İyilerin şerrinden nefsimi koru” diyorsa, kendi mekrinden eminken, iyilerden kötülük bekliyorsa, bu ettiği duâ değil sû-i zandır. Böyle bir su-i zanda bulunan, çok geçmez yalnız kalır. Biz, zanla değil, içinde tüm renklerin cân-u gönülden kaybolduğu siyah gibi, aşkla bakmayı seçip benimsiyoruz.

Bu bizim ulvî eylemimiz: Bencilliğe HAYIR!

Doğru düzgün yürümeyi hep düşe kalka öğrendik. Mâneviyat yolunda kayıp düşünce de elimizden tutup kaldırdılar, yürümeye devam ettik. “Hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ” sırrını idrak etmek için O’ndan gelen her şeyi sükûnetle kabûllenmeye azmettik. Okuma yazmayı ve çarpım tablosunu rehbersiz öğrenememiş kimselerdik. Bir kâmil mürşîde olan ihtiyacımız, okula yeni başlamış bir çocuğun iyi bir öğretmene olan ihtiyâcı gibiydi. Bu gerçeği mertçe kabûl ettik. “Kur’an bize yeter!” diyen, âyetleri kendi sığ akıllarıyla tefsir etmeye kalkışan, sünnet ve hadisleri küçümseyen, müçtehidlerin düşüncelerine değer vermeyen, böylece Kur’ân’a ters düşen anlayışı reddettik. Biz, akıl erdiremediğimiz işler karşısında bilir bilmez hüküm vermemeyi, aczimizi ve haddimizi bilmeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim aklî eylemimiz: Densizliğe HAYIR!

Ekmek güzeldir ve nimettir; fakat ne vakit bizi doyuranın Allah değil de ekmek olduğuna inanmaya başlarsak, işte o vakit ekmek bizim putumuz olur. Doktorlarda tıp ilmi vardır ve hastaları için ellerinden geleni yaparlar; fakat ne vakit Allah’ın değil de doktorun şifâ verdiğine inanırsak, doktor bizim putumuz olur. Çalışkan ve gayretli olmak haktır; fakat ne vakit, biricik lûtuf sahibi Allah iken, elde ettiğimiz başarıyı kendi çalışmamızla kazandığımıza inanmaya başlarsak, yaptığımız çalışmalar putumuz olur. Birer Müslüman olarak “Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur. Hazreti Muhammed Mustafa “sallallâhu aleyhi ve sellem” O’nun kulu ve Rasûlüdür” diyor, şirkten korunmak için, Kur’an ve Sünnet üzere yaşamakta olan bir mürşîd-i kâmilin eğitimini ve duâsını almayı seçip benimsiyoruz.

Bu bizim îmânî eylemimiz: Şaşkınlığa HAYIR!

Herkes biraz kendisinden bilir. Günahkâr kimse yaralı bir kuş gibidir ve günah acısı inançlı insanın canını çokça yakan bir şeydir. Günahkâra merhamet etmek gerekir. Çünkü o zaten utanç ve mahcûbiyyet içindedir. Kimileri ise günahından ötürü rahatsızlık duymadığı gibi bir de pişkinlik ederek övünmeyi mârifet bilir. Allah böyle bir düşüklükten her birimizi korusun. Elbette biz, mü’minler olarak pişmanlığı ve tövbeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim abdî eylemimiz: Arsızlığa HAYIR!

Halk, hak eder; Hak, halk eder. Müslüman güzelliğini, heybetini ve tesirini îmânından ve ihlâsından alır. Hangi gerekçeyle olursa olsun, “Bir giydiğini bir daha giymeyen lady” kavramı, bizim inancımızda yeri hiç olmayan bir şeydir. Bir yanlışı gizlice seyretmiş ve kaydetmiş olmak, şahsiyetiyle mağlup edemediği rakîbini, geçmişte işlediği günah ve kusurları ifşâ ile tehdit ederek sindirmeye çalışmak, insanlıkla ve Müslümanlıkla bağdaşmayan kalleşçe girişimlerdir. Hatâ etmek kullukla; kalleşlik, hakâret ve iftirâ etmek ise sütü bozuklukla ilgili meselelerdir. Şunu da ekleyelim: Asıl mesele nerede konuşması, nerede susması gerektiğini kavramaktır. Lüzumsuz konuşmak ve lüzumsuz susmak sûretiyle zarar verenler, aynıdır. Söz de sükût da lâzım olduğu yerde altındır. Konuşulması gerektiğinde susuyor, susulması gerektiğinde konuşuyorsak, bu çok ciddi bir karakter ve iletişim arızasıdır. Biz şeytanı, “Konuşmak” ya da “Susmak” kelimesinde değil, “Lüzumsuz” kelimesinde aramayı, ince düşünceli olmayı seçip benimsiyoruz.

Bu bizim derûnî eylemimiz: Ahmaklığa HAYIR!

“...mış” ile “...miş” ile hüküm verilmez. Dedikodu ile size gelenin de dedikodusu size gelenin de neye hizmet ettiği bilinmez. Ne zaman ki iyi bir araştırma ve gözlem yapılıp sağlam kaynak ve bilgilere ulaşılır, işte o zaman görüntü netleşir, sisler dağılır. Kul elbette seyirlerinden, aklından, vicdânından, duygularından, tecrübelerinden ve istişârelerinden yardım alarak bir neticeye varır; fakat kalplerin içinde gizlenen niyeti bilme kudreti sadece Allah’tadır. Hem, isâbetsiz görüş probleminin devâsı gözlükte değil, aşkla bakmaktadır. Yemen’deki yakında, yakındaki Fizan’da olabilir. O halde biz, kendi kararlarımızı genel ve en doğru biricik hüküm gibi sunmamayı, meseleleri, “Allah bilir” diyerek kalpleri bilen biricik makâma havâle etmeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim fikrî eylemimiz: Kabalığa HAYIR!

Bir gün fark ettik ki kolaylık adı altında bilinç altımıza sürekli bir telkin sokuşturuluyor: “Kullan at! Kullan at! Kullan at!” Sonra baktık, rahatına düşkünlük, kolaycılık ve vefâsızlık kol geziyor. Kağıt tabak, plastik kaşık derken, hem zarâfetimize, hem sabrımıza halel gelmiş. Anasını, babasını, evlâdını, arkadaşını, kardeşini kullanıp atanın haddi hesabı kalmamış. İşte o gün, kağıt peçeteyi evden çıkartmakla başladık, bu tehlikeli telkinin karşısında durmaya. Artık, baktığımızda bile içimizi ferahlatan, kenarları işli kumaş peçetelerimizle ağırlıyoruz misâfirlerimizi. Onlarla siliyoruz ellerimizi. Kullanıp atmak yerine, yıkamayı, ütülemeyi, tekrar tekrar istifâde etmeyi, yani emek vermeyi ve eşyâya dahî vefâ göstermeyi seçip benimsiyoruz.

Bu bizim irfânî eylemimiz: Vefâsızlığa HAYIR!

Kul Rabbine yâd olur, eylemi berbâd olur / Kul Rabbiyle şâd olur eylemi irşâd olur. Mevlâ’mızdan dileyelim, her fiilimiz ibâdet, her cümlemiz hikmet, her hâlimiz ismet ve her eylemimiz irşâd olsun. Âmin.

Kaynak: Neslihan Nur Türk, Altınoluk Dergisi, Sayı: 357