Müslümanın Parayla İlişkisi Nasıl Olmalı?

HAYATIMIZ

Müslümanların para ile ilişkisi nasıl olmalı? Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, günümüzde kazanç, harcama, helâl kazanç ve servet anlayışıyla ilgili önemli ölçüler ortaya koyuyor.

Altınoluk: Son zamanlarda müslümanın para ile münasebeti üzerine çok şey yazılıp söylenmeye başlandı. Siyasî iktidarla bağlantılı zenginleşme, kapitalistleşme, lükse yöneliş, tüketim ahlâkının değişmesi, kazançta ve harcamada ölçülerden kopuş, fâizli işlemlere dalış, kredi kullanımı, işçi istihdâmında taşeron sistemleri vs...

Dışarıdan gelen tenkitler; “fırsatını bulunca ölçüler kayboluyor, her şey mübahlaşıyor, para her şeyi çözer” şeklinde yapılıyor.

İçeriden de tenkitler var, kimisi “nereye gidiyoruz” gibisinden, kimisi antikapitalist çıkışlar hâlinde, kimisi “Müslüman sol” diye tanımlanan tepkiler hâlinde...

Siz, insanların, üstelik dindar insanların birçok probleminin yansıdığı bir insan olarak mevcut duruma baktığınızda müslümanların para ile münasebeti çerçevesinde, problem olarak nelerin altını çizmek istersiniz?

MÜSLÜMANIN PARA İLE İMTİHANI VE HELÂL KAZANÇ ÖLÇÜSÜ

Osman Nûri Topbaş: İnsan şahsiyetine en çok tesir eden iki mühim müessir vardır:

Birincisi, muhabbet beslenip beraber olunan insanlar, ikincisi de kazançtır.

Bu yüzden, gönlümüzde muhabbetini taşıdığımız insanlara çok dikkat etmeliyiz. Zira insan çoğu zaman, doğru yola da yanlış yola da sevdiği kimselerin teşvik ve telkinleriyle gider.

İkinci olarak da cebimizdeki paraya dikkat etmeliyiz. Ona haram karıştırmamalıyız.

İnsanın gönül âlemi, çoğu zaman bu iki müessirin mânevî keyfiyetine göre şekillenir. Ameller de bu şekillenişe göre gerçekleşir.

Parada bir sır vardır; o, geldiği yoldan gider. Yani helâl para, gerçek mânâda hayra sarf edilirken; şer yoldan gelen para ise, yine şerrin sermayesi olur.

Paranın kaderi, kişinin kaderine müdâhil olur. Herkes zanneder ki, ben parama hükmederek istediğim yere harcıyorum. Hâlbuki para, kazanılışındaki mânevî temizlik durumuna göre, lâyık olduğu yere gider; sahibinin irâdesini de kendi gittiği yere doğru istikâmetlendirir. Yani hâkimiyet çoğu zaman paradadır; sahibinde değil…

Para, yılan gibidir. Hangi delikten girdiyse oradan çıkar. Cebine haram para girenin ameli bozulur. En azından amellerindeki ihlâs kaybolur.

Dolayısıyla paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok mühimdir. Maddî-mânevî huzurumuz için, kazancımızın helâl yoldan olmasına son derece dikkat etmeliyiz.

Bu hususta Behlül Dânâ Hazretleriʼnin çok ibretli bir kıssası var:

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı-pazar ağalığını (denetimini) verir.

Behlül hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar. Hepsi normal ağırlığından noksan gelir. Fırıncıya dönüp:

“–Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğun ağız tadıyla yaşayıp gidiyor mu?” diye sorar.

“Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hîle karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey ölçerek aldıklarında tastamam alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda dîvan duracaklardır.” (el-Mutaffifîn, 1-6)

Fırıncı ise bütün sorulara menfî cevap verir. Hayatta memnun olduğu bir şey yoktur.

Behlül bir şey demeden ayrılır ve bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar ve görür ki bütün ekmekler normal gramajından fazla geliyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sorar ve bütün sorulara müsbet cevap alır. Yani fırıncı gâyet huzurludur.

Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkıp başka bir vazife ister. Harun Reşid:

“–Behlül, daha yeni vazife verdik sana, ne çabuk bıktın?” deyince Behlül şu îzâhı yapar:

“–Efendim, çarşı-pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri de tartmış, vicdanları da. Buna göre herkes zâten hesabını ödeyip duruyor. Bana ihtiyaç kalmamış…”

Demek ki kazancın helâliyeti, kişinin maddî-mânevî huzur ve saâdetinin ilk şartıdır. Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl ise kişiye feyiz ve mânevî zindelik verir. Fakat haram veya şüpheli bir lokma ise, gaflet ve hantallık verir; duyuşları kısırlaştırır; kalbe bir perde olur.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:

“Haram yemek kalbi öldürür (gaflete dûçâr edip hantallaştırır), helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma var seni dünya ile, lokma var seni âhiret ile meşgul eder. (Takvâ üzere kazanılan helâl) lokma ise, seni Allah Teâlâ’ya rağbet ettirir.”

Bunun içindir ki Allah dostlarından Ali Râmîtenî Hazretleri;

“«İbadetler on cüz olup dokuzu helâli talep etmektir. Geri kalan bütün ibadetler, bir cüzdür.»[1] hadîsini okuyup ardından;

“Helâl yemeyen kişi, kendinde Allâh’a itaat etme gücü bulamaz, hep isyâna ve nefsânî arzulara meyleder. Helâl yiyen kişi de Allâh’a isyankâr olamaz…”[2] buyurmuştur. Yani helâl kazanç, takvânın temel müessirlerindendir.

Nitekim, Hak dostlarından Süf­yân-ı Sev­rî Hazretleriʼne:

“–Efen­dim! Na­ma­zı bi­rin­ci saf­ta kıl­ma­nın fa­zî­le­ti­ni an­la­tır mı­sı­nız?” de­dik­le­rin­de, Hazret he­lâl lok­ma­ya dik­kat çekerek:

“–Kar­de­şim! Sen ek­me­ği­ni ne­re­den ka­za­nı­yor­sun, ona bak! Ka­zan­cın he­lâl ol­duk­tan son­ra, han­gi saf­ta di­ler­sen ora­da na­ma­zı­nı kıl; bu hu­sus­ta sa­na güç­lük yok­tur.” ce­va­bı­nı ver­miş­tir. Bir başka vesîleyle de:

“Ki­şi­nin din­dar­lı­ğı, ek­me­ği­nin he­lâl­li­ği nis­be­tin­de­dir.” bu­yur­muş­tur.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Maalesef günümüzde kapitalist zihniyet, mânevî değerleri o kadar tahrip etti ki, bâzı dindarların ticârî faaliyetlerinde bile İslâm ahlâk ve şiarlarına uymayan işler âdeta tabiî hâle geldi. Hacca giden ve namaz kılan birçok kimse dahî; «Ben daha çok hayır yapmak için daha çok kazanmalıyım!» diyerek, kabul edilemez nice yanlışlara, gözü kapalı adım atabiliyor. Yani helâl ile haram, iç içe yaşanıyor.

Hâlbuki haramı mübah addetmek, o cürmü fiilen işlemekten çok daha tehlikelidir. Zira bu durumun, böyle düşünen bir kimseyi, inanç itibâriyle İslâmʼın dışına çıkarma tehlikesi vardır. Yani gayr-i İslâmî bir tavrı meşrû saymaktaki asıl tehlike, onun amelî bir yanlıştan da öteye geçerek “îmân”a zarar verecek olmasıdır.

Helâl Kazançta Hassasiyet ve Haramdan Korunma

Bugün böyle hareket edenlerin bir kısmı, ticârî hayata hâkim olan kapitalist sistemin kâidelerine uymayı “mecbûrî” görerek kendilerini avutuyorlar. Hâlbuki kişinin geçimini temin maksadıyla ticâret sahasını seçip seçmemesinde bir mecbûriyet yoktur. Ayrıca, kazanç hırsıyla İslâm dışı tavırlara yönelmek ve hattâ bunları mübah veya meşrû addetmek de aslâ mecbûrî değildir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüp­heli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”

Kazançta helâliyeti mutlak olan 1 lira, şüpheli 1000 liradan daha değerlidir. Haram veya şüpheli para, kişinin mâneviyâtını ve gönül huzurunu ifsâd ederken; helâl ve temiz para ise maddî-mânevî feyz ve bereket vesîlesidir.

Her zaman olduğu gibi günümüzde de insanların çoğu, inandığı gibi yaşayamadığı takdirde, yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Başlangıçta mecbûrî görülerek yapılan gayr-i İslâmî bâzı ticârî faaliyetler, zamanla zihinde meşrûlaşarak kişinin îmânına zarar verecek noktaya gelebiliyor.

Bu bakımdan ticâretle iştigâl edenler, meselenin îtikāda taalluk ederek îmâna zarar veren bu noktasından dolayı, daha en başından itibâren “haramdan korunma”ya son derece titizlik göstermelidirler.

“BU İŞLER BÖYLE YÜRÜR” MANTIĞI

Meselâ Gayr-i ahlâkî reklâmlar, iş hayatında câzibeleriyle müşteri çekecek sekreterler, bugünkü ticârî hayatta en çok göze çarpan yanlışlardan bâzıları.

Kapitalist Zihniyet, Nefis ve İsraf Ekonomisi

Bu gibi faaliyetlerde kazanç hırsıyla dünya menfaati âhiret endişelerinin önüne geçmiş olduğundan, nefis; “Bu zamanda bu işler böyle yürür!” diye içi boş mâzeretler üreterek işin haram tarafını gözardı ettiriyor. Hâlbuki hiçbir yanlış adımın, doğru bir mâzeret ve niyeti olamaz. Hele “Ben ileride daha çok hayır yapmak için kazanıyorum.” diyerek haram-helâl ölçülerini çiğnemek, en hayırsız bir yöneliş ve nefsin aldatmacasıdır.

Toplumların ve sistemlerin, büyük sermayeler tarafından şekillendirilmesine dayanan kapitalist zihniyetin, hiçbir mânevî tarafı yoktur. Bilâkis o, nefsâniyeti palazlandırdığı için, mâneviyâtı zaafa uğratan bir sistemdir. Zira bu sistem, vicdan sorumluluğu telkin etmez, bilâkis gözyaşı ve merhameti unutturur. Daha çok kazanmak uğruna; “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” der; altta ezilenlerin ve maddî-mânevî zarara uğrayanların durumu, üsttekilere zerre kadar tesir etmez.

Bu zihniyet; sermayesini daha da büyütebilmek adına, aklı ve gönlü çelen modalarla, kampanyalarla, muhtelif propagandalarla israf ekonomisinin reklâmını yapar. Zira enerjisini, aşırı tüketimden alır.

Bu sebeple evvelâ israf ekonomisine yönelik ticaretten kendimizi muhafaza etmeliyiz. Çünkü israf, konfor ve lüksün artması, toplumu perişan etmektedir.

İsraf yönünde dengesiz harcamaları artıran kredi kartları da iktisâdî tuzaklardır, sömürmedir. İhtiyaçlar buna mâzeret olamaz.

Bu öyle bir harcatma tuzağı ki, sırf birileri kazansın diye, fakirleri bile acımasızca bu tuzağın içine çekmektedir.

Bu tavır, sadece îmânî bir tehlikeye kapı açmakla kalmayıp toplum ahlâkının çöküşüne de sebep olmaktadır. Bunda ise birinci derecede vebâli bulunanlar, sâde ve mütevâzı bir hayatı tercih etmek yerine, aksine, güç gösterisiyle lüks ve israf içinde yaşayan, üstelik mâlî imkânları zayıf insanları da bu hayata özendirerek onların şartlarını zorlamalarına sebep olan, gâfil ve menfaatperest zenginlerdir.

Dînin başlıca emirlerinden olan tevâzû ahlâkı kaybolup zengin ile fakir arasındaki uçurumu gidermeye medâr olan zekât, sadaka ve infak ortadan kalkınca, toplumda birçok kurbanlar ortaya çıkmaktadır. Yapılan yaldızlı ve yanıltıcı reklâmlar yüzünden nice zavallı insan, gayr-i meşrû yollara tevessül etmek durumunda kalmaktadır.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyurur:

“İnsanların en câhili, kendi âhiretini başkasının dünyası için satandır.”

Meselâ fakir bir kızcağıza binbir cilâlı reklâmla: «Sen ancak şu tarz elbiselerle ve şu davranışlarla daha çok alâka görürsün. Şöyle yapar ve yaşarsan daha câzibeli olur ve topluma kendini kabul ettirirsin!» gibi aldatıcı telkinler edile edile o kızcağızın dünyası alt-üst ediliyor. Neticede zavallı kızcağız, mâlî gücünün yetmeyeceği bir hayatın hasretine ve hırsına kapılıyor. Fakat arzusunu elde edemedikçe, ihtirâsı daha da körükleniyor ve en sonunda, ne hazindir ki, meşrû olmayan yollara düşerek kendisini toplumun çöplüğünde buluyor…

Bu bakımdan ruhlarımızın huzur bulabilmesi için her şeyden önce “hâle rızâ ve kanaat hazinesi” gibi mânevî hassâsiyetler, gönüllerimizde en büyük zenginlik olarak yerini almalıdır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Allah Teâlâ müttakî, gönlü zengin, kendi hâlinde, işiyle ve ibadetiyle meşgul olan kulunu sever.” (Müslim, Zühd, 11)

İNSANLIK ENKAZI

Günümüzde global kültür istilâsı, televizyon ve internetin menfî telkin ve şartlandırmaları da, âdeta ruhlara zehir serperek mânevî hassâsiyetleri dumura uğratıyor; kapitalist düzenin israf değirmenine su taşıyor.

kapitalizm ve islam ekonomisi arasındaki fark, islam ekonomisi ile kapitalizm arasındaki farklar

Vahşî kapitalizmin neticesi, bir insanlık enkâzıdır. Zira insana gözyaşını unutturur; merhametini yitirmiş bir vicdan ortaya çıkartır. Rûha şifâ verecek eczâhânelerin kapısına da kilit vurur.

Gerek kapitalist, gerekse sosyalist ve komünist sistemlerin yapısında, fazilet ve kalbî hassâsiyetlere yer yoktur. Birinde mülk toplumundur, diğerinde ise ferdindir. Yani malın yerini tespit hususunda ihtilâfları vardır. Her ikisinde de çıkarcı ve sömürücü bir zihniyet hâkimdir. Fertler, bir çarkın dişlisi hâlinde telâkkî edilir.

İslâm’da ise mülk, Allâh’ındır. Bütün mülkler, -bugünkü yaygın tâbiriyle- bir nevî “devre mülk”tür. Kul, kendisine belli bir süreliğine emânet edilen bu mülk üzerinde ancak bir tasarruf memuru mevkiindedir. Bu sebeple İslâmʼda, bir gün bırakılıp gidilecek olan maddî kazancı elde etmek için; insanı ve toplumu sömürmek, kul hakkına girmek, ilâhî hudutları çiğnemek aslâ yoktur. İslâm iktisâdı, insanın problemini çözmekle başlar. Paylaşmak ve başkalarına, bilhassa da ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak şarttır, farzdır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:

“Her sabah iki melek iner. Biri; «Yâ Rab! İnfâk edene, infâkına karşılık yenisini ihsân eyle!» der. Diğeri de; «Yâ Rab! Cimrilik edenin malını telef et!» diye duâ eder.” (Buhârî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)

Âyet-i kerîmede:

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), onların (zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19) buyrulur.

Bu düstur, hem parayı kullanma eğitimidir, hem de gönülleri kaynaştırma vesîlesidir.

İslam’da Hesap Bilinci: Nereden Kazandın?

Yani İslâm, hayatın her sahasında olduğu gibi ticârî ve iktisâdî faaliyet sahasında da bir nizam vaz etmiştir. Helâl ve haram hudutları koymuştur. Merhamet ve şefkati emredip müʼmini müʼmine zimmetli olarak telâkkî ettirmiştir. Kazancı; “hak”, “adâlet” ve “merhamet”le mezcettirmiştir.

Kapitalist sistem, sadece maddî menfaatini ve kârını düşünür. Onun gözünde insan, ekonomi çarkını döndüren dişliden farksızdır. Bu yüzden insanı acımasızca sömürür. Gayesine ulaşmak için her yolu meşrû sayar.

İslâm ise kapitalizmin zıddına, bir vicdan muhâsebesi yaptırır. “Nereden ve nasıl kazandın; nereye ve ne şekilde sarf ettin?” suâlini sorar.

İSLÂM’IN ÜÇ PRENSİBİ

Parayı doğru kullanabilmek; bir sanattır, kalbin şâheseridir. Bunun için de;

1) Kazanç helâl olacak.

2) İsraf edilmeyecek.

3) Pintilik/cimrilik yapılmayacak.

İsraf ve Cimrilik: Mal Karşısındaki Yanlış Tutumlar

İsraf; güç gösterisinde bulunarak aşağılık duygusunu örtbas etmeye çalışmaktır. Pintilik ise şeytanın telkin ettiği “fakir düşme” korkusuyla infaktan kaçıp sırf kendine biriktirmektir. Hakkʼa tevekkül noksanlığının ve korkaklığın getirdiği bir zaaftır. Parayı, sığınak, barınak ve dayanak hâline getirmektir. İsraf da pintilik de mülkün gerçek sahibi olan Cenâb-ı Hakkʼa isyan niteliğindedir.

Şu üç türlü insan, Allah’tan uzaktır:

1) Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar.

2) Hassas olduklarını öne sürerek ıztırap ve sefâletlerin civârına yaklaşmayanlar,

3) Zâlimler ve gâfiller topluluğu ile beraber olanlar.

Müminin Mal Karşısındaki Sorumluluğu

Müʼmin, israf ve pintiliğin zıddına, kalbindeki îmânın seviyesi nisbetinde bol bol infâk edecek. Yani imkânı olan müslüman, çok kazanmaya ve çok infâk etmeye gayret gösterecek. Zira Kurʼân-ı Kerîmʼde 200 küsur yerde “infak” vazifemiz hatırlatılıyor. Hadîs-i şerîfte de:

“Veren el, alan elden hayırlıdır.”[3] buyrularak infâk edebilecek bir müʼmin olmak, teşvik ediliyor.

Bununla birlikte, takvâ sahibi bir müʼmin, her yeni güne başlarken vicdânı ona sorar:

“Bugün Cenâb-ı Hak sana ömür takviminden yeni bir yaprak açtı. Bugünkü mesâinde ne kadar kendine, ne kadar kendinin dışındakilere çalışacaksın? Allah, nîmetlerini sana bol bol ihsân etti, fakat falana vermedi. Demek ki onu sana zimmetli kıldı…”

Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri de ne kadar mânidardır:

“Bir malda üç ortak vardır. Birincisi mal sahibi, yani sen, ikincisi kaderdir. O, hayır mı, yoksa felâket ve ölüm gibi şer mi getireceğini sana sormaz. Üçüncüsü mîrasçıdır. O da bir an önce başını toprağa koymanı bekler, ölünce malını alır götürür, sen de hesâbını verirsin. Eğer gücün yeterse, sen bu üç ortağın en âcizi olma! (En doğrusu, sağlığında kendi elinle infâk etmendir)...” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 163)

Kâmil Müminin Vicdan Hassasiyeti

Zira âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allâhʼın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun!” (el-Kasas, 77) buyuruyor.

Bu sebeple kâmil bir müʼmin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek onların ihtiyaç ve noksanlıklarını şefkat ve merhametle telâfî etmekten kendini dâimâ mes’ûl görür.

Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifâdeleri, kâmil müʼminlerin vicdan ufkunu ne güzel sergiler:

Şems -kuddise sirruh- bana bir şey öğretti: «Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.» Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Yani Şems-i Tebrizî Hazretleri Mevlânâ’ya, Allâh’ın kullarının üşümesinden ürperen bir vicdan hassâsiyetini öğretmişti. Hakîkaten, bedenin ısınması elbiselerle mümkündür. Lâkin vicdânın ısınabilmesi, ancak merhamet mahsûlü davranışlarla kalbin Hakk’a yaklaşmasına bağlıdır. Bu misal, mahlûkâtın her türlü mahrûmiyeti karşısında kullanılması gereken bir şablon gibidir. Dolayısıyla her türlü felâket ve sefâlet manzaralarının, bedenlerden evvel vicdanları ürpertmesi îcâb eder. Bu şekilde Hakk’a istikâmetlenen vicdânî ürperişler, gönülleri ısındırıp huzura gark eder.

İsmail Atâ Hazretleriʼnin şu nasihati, kâmil bir müʼminin gönül hassâsiyetini ne güzel hulâsa eder:

“Güneşte gölge, soğukta kaftan, açlıkta ekmek ol.”

Kâmil Müminin Gönül Ufku

Velhâsıl bir müʼminin gönül ufku öyle olmalı ki:

‒Gâyesi; Hakkʼın râzı olacağı, takvâ sahibi bir kul olabilmek,

‒Vâsıtası; yeryüzünde Allâhʼın şâhidi olabilecek şekilde İslâm karakter ve şahsiyetini sergileyebilmek,

‒Neticesi de, elinden ve dilinden ümmet-i Muhammedʼin, hattâ bütün mahlûkâtın istifâde ettiği, şefkat ve merhamet dergâhı bir kalp âlemine ulaşmaktan ibâret olmalı…

Dünya, üç şeyle cennet hâline gelir:

1) Elden, dilden ve gönülden infâk etmekle.

2) Allâhʼın kullarını affetmekle.

3) Zâlime hidâyet yolunu göstermekle.

Dipnotlar:

[1] Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, III, 107/4062.

[2] Resâil-i Sitte-i Zarûriyye, Delhi 1308, s. 14.

[3] Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Müslümanın Para ile İmtihanı, Erkam yayınları