Mü’minler Din Kardeşinin Acısıyla Nasıl Hemhâl Olur?
Gerçekten bir mü’min, kardeşinin acısını kendi acısı gibi hissedebilir mi? Hz. Muhammed (s.a.v.) ve sahâbe bu konuda bize nasıl örnek oldular?
Kâmil mü’minler, din kardeşlerinin sevinciyle sevinir, ıztırâbıyla muzdarip olurlar.
ALLAH RIZASINI KAZANDIRAN AMEL: DİN KARDEŞİNİN IZTIRABIYLA HEMHÂL OLMAK
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu bir teşbih ile şöyle îzah buyurmuştur:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
Din kardeşinin derdiyle dertlenip ona bir çâre aramak, Allâh’ın rızâsını kazandıran büyük bir ictimâî ibâdettir. Buna bîgâne kalmak ise, bencilliktir. Bu bakımdan her mü’min, din kardeşinin derdini sînesinde hissetmeye mecburdur.
Hak dostu Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin, bu husustaki hissiyâtı ne güzeldir. Hazret buyurur ki:
“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”
İşte gerçek bir İslâm kardeşliğinde sahip olunması gereken gönül ufku...
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de sırf kendini düşünüp din kardeşinin ıztırâbına duyarsız kalmanın, İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını bildirmişler ve:
“Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)
“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, bizden değildir.” buyurmuşlardır. (Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)
Bu itibarla din kardeşinin acısına bîgâne kalmak, çok ağır bir cürümdür. Nitekim bu duygusuzluğu, bir anlık gaflete düşerek yaşamış olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri, o hâlinden duyduğu nedâmeti şöyle ifâde eder:
“Bir gün Bağdat çarşısı yanmıştı. Birisi koşarak bana geldi ve; «–Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de diğer dükkânı yanan kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «–Elhamdülillâh!» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185, 186)
Bir anlık da olsa sırf kendini düşünüp felâkete uğrayan din kardeşlerinin ıztırâbından uzak kaldığı için, otuz sene o gafletin tevbesi içinde olabilmek... Ne hassas bir kardeşlik ufku...
İslâm tarihinde beşinci râşid hâlife sayılan Ömer bin Abdülaziz’in din kardeşliği hassâsiyetiyle yoğrulmuş gönül dokusunu yansıtan bir hâlini, hanımı Fâtıma şöyle nakleder:
“Bir gün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona, niçin bu hâlde olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:
«−Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri...
Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!.»” (İbn-i Kesîr, 9/201)
Bu misal, mü’minlere karşı idârî mes’ûliyeti bulunanların sahip olmaları gereken kardeşlik hassâsiyetini göstermektedir. Lâkin fert olarak da her mü’minin din kardeşleriyle kalbî beraberlik içerisinde bulunması gerekir. Bu hususta sahâbe-i kirâmın sayısız fazîlet tablolarından bir misal de şöyledir:
İslâm’ın ilk yıllarında müslümanların bir kısmı Habeşistan’a hicret etmiş, orada güzel bir şekilde karşılanmışlardı. Bir müddet sonra Mekkeli müşriklerin müslüman olduğu yönündeki asılsız haberler üzerine geri döndüler. Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabul gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da artırdılar.
Akrabâsı Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahatça yaşayan Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh- , Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:
“Vallâhi, Velid bin Muğîre gibi bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayarak, arkadaşlarımın ve akrabâlarımın Allah yolunda çektikleri türlü çileleri benim çekmeyişim, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velid’in yanına gitti ve ona:
“−Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın ve taahhüdünü güzelce yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyeni kaldırdığını bildir!” dedi.[1]
Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh- mü’minlerle hemdert olmayı tercih etmiş, onlar eziyet görürken rahat yaşamayı içine sindirememiştir. Elinden bir şey gelmediği için de, müslümanların derdine ancak böyle iştirâk edebilmiştir. Bugünkü İslâm coğrafyasının mazlum ve mağdur manzaraları karşısındaki vaziyetimizi, bu kardeşlik hissiyâtıyla derin derin tefekkür etmek durumundayız.
Dipnotlar:
[1] İbn-i İshâk, Sîret, Konya 1981, s. 158; Heysemî, VI, 34.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 1, Erkam Yayınları