Mümin Suresi 14. Ayet Ne Anlatıyor?
Mümin Suresi 14. ayetin Arapça metni, meali ve tefsiri ışığında ihlas, dua ve Allah’ın rızasını gözetmenin önemi anlatılıyor.
Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:
ALLAH’A GÖNÜLDEN BAĞLI OLANLAR!
Mümin Suresi 14. Ayet Arapça:
فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Mümin Suresi 14. Ayet Meali:
Haydi, inkârcıların hoşlarına gitmese de, içten bir dindarlıkla yalnız Allah’a bağlanarak O’na dua edin. (Mümin, 40/14)
Bilgi:
Allah’ı inkâr edenler, O’na inanan müminlerin de küfür içinde olmasını arzu eder, böylece Allah’ın dinine zarar vereceklerini düşünürler. Onların bu arzusu, inananlar yanında karşılık bulmaz. Çünkü Allah’a kul olmanın zevkine varanlar, Allah’ın hoşnutluğunu başkalarınınkine değişmez, onların kınamasına aldırmazlar. Bilirler ki, Allah’ın hoşnutluğunu kaybetmek hem dünyayı hem de ahireti kaybetmektir. Allah’a rağmen, insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaksa sonu hüsran olan bir çabadır.
Mesaj:
- Allah’ın rızasını gözetmek her şeyden önce gelmelidir.
- Allah’ın rızasını kazanmak dünya ve ahirette mutlu olmanın sebebidir.
- İhlasla ve karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek yapılan dua da bir ibadettir.
Kelime Dağarcığı:
İhlas: Halkın övmesini veya kınamasını düşünmeksizin, dinî görevleri sırf Allah için, halis bir niyetle yapmak.
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler
TEFSİR
Mümin Suresi 14. Ayet Tefsiri:
- O Allah ki, size kudret ve azametine dâir delillerini göstermekte ve sizin için gökten rızık indirmektedir. Fakat ancak gönülden Allah’a yönelen kimse, bunlar üzerinde düşünüp öğüt alır.
- Öyleyse ey mü’minler, kâfirlerin hoşuna gitmese de her türlü şirk ve gösterişten uzak durup ibâdet ve taati yalnızca Allah’a has kılarak O’na yalvarın!
- Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, o büyük buluşma gününün dehşeti ile korkutmak üzere kendi emrinden olan vahyi kullarından dilediğine indirir.
Kâinat Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren âyetlerle, işaret ve delillerle doludur. Gökler, yerler, güneş, ay ve yıldızlar, rüzgârlar, bulutlar, yağmurlar, ırmaklar, pınarlar, dağlar ve ağaçlar bunlara birkaç misaldir. Canlılar için gökten indirdiği yağmur vesilesiyle rızık ihsan eden de O’dur. Âyetler dini ayakta tutarken, rızıklar da bedeni ayakta tutar. Bu varlıklarda sergilenen ilâhî kudret akışlarını ve azamet tecellilerini, ancak tüm gönlüyle Allah’a yönelen insanlar anlayabilir ve gereken dersi çıkarabilir. Bu başarılınca ibâdet ve itaati sadece Allah’a tahsis ederek O’na yalvarmak mümkün olur.
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı olarak beyân edilen رَف۪يعُ الدَّرَجَاتِ (Rafî‘u’d-deracât) tâbirindeki “rafî” kelimesi hem “yüksek” hem de “yükselten” mânasına gelir. Buna göre âyete iki farklı mâna verilebilir:
✺ “Allah’ın dereceleri yüksektir”: Allah, kendisinin kudret, azamet ve yüceliğini gösteren sayılamayacak derecede üstün sıfatlara sahiptir. Bu sebeple dua ve ibâdete de ancak O lâyıktır. Allah’ı bir kenara bırakarak asla O’nun derecesine ulaşması düşünülemeyecek varlıkları tanrı yerine koyup onlara tapmak doğru olamaz.
✺ “Allah, dereceleri yükseltendir”: Meleklerin, peygamberlerin, sevdiği ve himayesine aldığı diğer kullarının derecesini yükselten O’dur. Şu halde ister maddî ister manevî sahada terakki ve gelişmenin ancak O’nun lütf u inâyetiyle mümkün olacağına işaret edilir.
15. âyette geçen اَلرُّوحُ (ruh)tan maksat, vahiy ve nübüvvettir. Bedenler, kendilerine üfürülen ruhla hayat bulduğu gibi, kalpler de ancak vahiy ruhuyla mânen hayat bulur, dirilirler. Bu sebeple “İşte biz böylece sana emrimizle ölü kalplere hayat bahşeden bu Kur’an’ı vahyettik” (Şûrâ 42/52) âyetiyle Kur’ân-ı Kerîm’in bir isminin “ruh” olduğu haber verilir. Allah Teâlâ bu vahiy ve nübüvvet ruhunu dilediği kuluna ihsan eder, dilediği kulunu peygamberlikle şereflendirir. Bu hususta hiç kimseye seçme ve itiraz hakkı verilmemiştir. Vahiy ve nübüvvetin asıl maksadı ise insanları o büyük buluşma günüyle korkutmaktır. O gün, insanlar, cinler ve şeytanlar Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. İnsanlar amelleriyle buluşacak, putperestlerle taptıkları putlar, müstekbirlerle mustaz’aflar, zâlimlerle mazlumlar karşı karşıya gelecek, müthiş bir hengâme ve hesaplaşma olacaktır.
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com