Mümin Kur’ân’ı Nasıl Okumalı ve Ona Nasıl Hürmet Etmelidir?

KUR’ÂNIMIZ

Kur’ân’ı okurken gerçekten ona layık bir saygı gösteriyor muyuz? Abdestsiz dokunmak veya yanlış tutumlar, okuduğumuz manevî feyzi etkiler mi?

Kur’ân-ı Kerîm, en son ve en yüce ilahî kitaptır. Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.

KUR’ÂN’I NASIL OKUMALI VE ONA NASIL HÜRMET EDİLMELİDİR?

Pek çok âyet-i kerîmede Kur’ân-ı Kerîm’in, ulvî sıfatlarından bahsedilir. Zirâ Kur’ân’ın menşei Cenâb-ı Hak’tır. Âyet-i kerimede:

“Rahmân (olan Allah), Kur’ân’ı öğretti” (Rahmân 55/1-2)

Kur’ân’ın şerefini ve ulviyetini ifâde eden pek çok âyetten üçü şöyledir:

“Kâf. Şerefli (mecîd) Kur’ân’a andolsun!” (Kâf 50/1)

“Hakikatte o (yalanladıkları, aslı) levh-i mahfuzda bulunan şerefli Kur’ân’dır..” (Burûc 85/21-22)

“O (Kur’ân), katımızda bulunan ana Kitap'ta (levh-i mahfuzda) mevcut, yüce (aliyy) ve hikmetle dolu bir kitaptır.” (Zuhruf 43/4)

Kur’ân-ı Kerîm’e Abdestsiz Dokunmak Haram mıdır?

Böylesine değerli, şerefli, ulvî, mübârek ve azamet sahibi bir kitâbı, şânına lâyık bir tâzim ve hürmet hisleriyle ele almak ve okumak, her insanın görevidir. Bu tâzim ve tekrîmin tezâhürlerinden biri de Mushaf’a abdestsiz dokunmamaktır. Zira Cenâb-ı Hak, iyi ve temiz olanların, yine iyi ve temiz olanlara layık olduğunu beyan eder. (Nûr 24/26) O hâlde mü’minler, Kur’ân’a lâyık hâle gelmenin gayreti içinde bulunmalı ve Kur’ân’a karşı gösterilmesi gereken maddî mânevî bütün hürmet ve muhabbet tezâhürleriyle tezyin edilmelidirler. Zira bütün mü’minler aynı rahle önünde otururlar, ancak herkes kendi kalbî varlığına göre sonuçta alır. Kur’ân’da kalbî yapımız kadar derinleşir. Âyet-i kerimede şöyle buyruluyor:

“Sonra Kitab’ı, kullarımızın tamamına verdiklerimiz. O (kullarımızdan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fâtır, 32)

Kur’ân-ı Kerîm’in karşısında ne kadar duygu derinliğine, tâzim ve hürmete sahip olabilirsek o nisbette “hayırlarda ön sınav için yarışan” sâlih kullardan olabiliriz.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şüphesiz bu, yıllık bir kitapta bulunan değerli bir Kur’an’dır; ona günlük olanlardan başkası el süremez. O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” (Vâkıa 56/77-80) [1]

Âyet-i kerime Kur’an’ı senâ için nazil olmuştur. Kur’ân yücedir ve temiz olanlardan başkası el süremez. Bundan dolayı Kur’ân’a hürmet ve tâzim göstermenin vücûbiyeti ve onu uygun olmayan muhâfaza bölünmüş lüzûmu anlaşılabilir. Kur’ân’a abdestsiz dokunmak, hürmet ve tâzimi zaafa uğratır. O hâlde temiz olmayan kişinin dokunmasından da onu korumak gerekir. [2] Kısacası Kur’ân’a abdestsiz dokunmak saygısızlıktır, Kur’ân’a saygısızlık ise haramdır.

Bu âyet-i kerîmelerle alâkalı bir tahlil de şöyledir:

“Mutahhar”ın iadesiyle ifade edilen temizlenme melekler için söz konusu değildir. Çünkü onlar nurdan yaratılmışlardır, nur zâten temizdir. Daha sonra başkaları tarafından temizlenme, insanlar ve bilhassa inananlar mü’minler içindir.

Vâkıa 80. âyet-i kerimede “Âlemlerin Rabbi’nden indirilmiştir.”

  1. âyette, “Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?”
  2. ayette “Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?” buyruluyor.

Şimdi iyi düşünelim, Levh-i Mahfuz’da olan, anlaşılan, işitilmeyen bir kitaptan rızıklanmak nasıl mümkün olur ve o nasıl kâr edilir? Allah Teâlâ, “Bu sözü mü küçümsüyorsunuz” buyururken indirilmiş, görülen, bilinen bir kitaptan bahsetmektedir.

77-78. âyetlere gelince “O elbette değerli bir Kur’ân’dır. Saklı bir kitaptadır.” buyruluyor..

Tabiîdir ki bütün mü’minler Mushaf’ı muntazam bir kap içinde, yüksekçe bir yerde, çocuklar, cünüplerin ve abdestsizlerin eli önünde olmayan yüksek bir dolap veya depolamada saklıdır ve de cünüp ve abdestsiz kimseler O’na el sürmezler. İşte kıyamete kadar devam edecek bu tatbikat, devam ettiği ve şu gelen ayetlerde bildiriliyor:

“Hayır! Bunların (âyetler), değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle (yazılıp) temiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kur’ân’dan) öğüt alır.” (Abese 11-16)

İnmemiş, görmediğimiz, duymadığımız, okumadığımız kitaplarımızı hatırlatır ve biz ondan nasıl öğüt alırız? Yoksa insanlar Levh-i Mahfûz’a çıkıp Kur’ân’ı orada mı okuyacaklar!

Hâlbuki bu âyetlerde Allah Teâlâ mü’minlerin tatbik etmekte olduğu durumu dile getiriyor. Bir durum değerlendirmesi olarak inananların bu tatbikatını tesbit ve tasvib ediyor. (M. Avni Özmansur, Kur’ân’daki Asıl İslâm Bu!-2, İstanbul 2013, s. 298-307)

Hadis-i şeriflerde şöyle buyruluyor:

“Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmizî, Taharet, 98/131; İbn-i Mâce, Taharet, 105)

“Temiz olmadıkça Kur’ân’a dokunma!” (Hâkim, III, 552/6051)

İbn-i Ömer (ra): “Resûlullah (sav): «Kur’ân’a temiz olandan başkası dokunmasın!» buyurdu” der. (Heysemî, I, 276; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 140/7428)

Yine Rasûlullâh (sav), Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri verecek bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hz. Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğinin yanında, temiz olmayan insanlar Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de bildirilmektedir. (Bkz. Muvatta’ , Kur’ân, 1; Hâkim, I, 553/1447; III, 552/6051; Kettânî, I, 216)

Osman bin Ebi’l-Âs (ra) şöyle anlatıyor: Rasûlullah (sav) Efendimiz’in yanında kabilemizin takipçisi olarak gelmiştik. Arkadaşlarımın içinde Kur’ân’ı öğrenme çabası ve gayretli olan bendim. Bakara sûresini öğrenerek onların üstünlüğünü sağlamıştım. (Bu hasletim devamı) Rasûlullah (sav) bana şöyle buyurdu:

“–En küçükleri olmasına rağmen seni arkadaşlarının başına emîr tâyin yaptım. Kur’ân’a temiz olmadığın süreçe dokunma! “ (Heysemî, I, 277)

Hz. Ömer, olmadan evvel kız kardeşi ve eniştesinin îman ettiğini duymuş, büyük bir saklanma yanlarına varmıştı. Eve onların Kur’ân okuduğunu işitti. Hz. Ömer’in geldiği anlayan kız kardeşi ve eniştesi, ellerindeki Kur’ân yazılı sahifeyi sakladılar. İçeri giren eniştesini ve kız kardeşini hırpalayan Hz. Ömer, sonunda yaşadığına pişman oldu ve:

“–Az önce okuduğunuz sahifeyi verin de Muhammed’e gelen şey neymiş bir bakayım!” dedi. Kız kardeşi de onun Müslüman olabileceğini ümîd ederek sahifeyi vermek istedi, ancak her şeyden önce kardeşinden temizlenmesini masal ederek:

“–Kardeşim sen necissin [3] , sen cünüplükten kurtulmak için gusül abdesti almaz ve temizlenmezsin. [4] Buna (Kur’an yazılı sahifeye) ise temiz olanlardan başkası dokunamaz. [5] Kalk, guslet! [6] “ dedi.

Hz. Ömer de gusletti. Bundan sonra kız kardeşi ona sahifeyi verdi. (İbn-i Hişâm, I, 367; İbn-i Sa’d, III, 267)

Bu delillerden hareketle İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel dahil olmak üzere fakihlerin büyük çoğunluğuna göre Mushaf’a abdestsiz dokunmak, onu abdestsiz ele almak haramdır. Kur’an’a dokunabilmek için büyük ve küçük hadesten temizlenmiş olmak, yani abdestsiz veya cünüp olmaması gerekir. Hayızlı ve nifaslı (logsa) kadın için de hüküm aynıdır. [7]

Bunun yanında, dört mezhep fakihlerinin ekseriyetine göre gusül abdesti alması gereken kişinin ezberden bile olsa Kur’an okuması haramdır. Ancak gusülsüzlük hali zikir, tesbih ve dua gibi amellere mânî teşkil etmediğinden bu durumda olan kimse Kur’ân-ı Kerim’de yerleşmiş olsa bile bu tür metinleri dua ve zikir ile kaldığıyla tekrar etmesinde başarısızlık görülmemiştir. [8]

Hanefîler, gusletmesi gereken kişinin tefsir kitaplarına dokunmasını bile haram kabul etmez. (Salim Öğüt, “Cenabet” mad., DİA, VII, 350)

Ancak Mâlikî mezhebindeki şaz bir görüşe göre, âdet süresinin uzun sürmesi hâlinde, unutma söz konusu olduğundan hâfızlık yapan âdetli kadının Kur’ân-ı Kerîm’e dokunup onu okumasına cevâz verildiği bildirilmektedir. (İbn-i Kudâme, el-Muğnî, I, 193)

Günümüzde bazı insanların, dört mezhebin sağlam bir şekilde bir araya geldikleri bu görüşe istinâd ettiği ve Kur’ân öğrenen hanımların, hayızlı hallerinde Kur’ân’ı okuyabileceği iddiâsında bulunduğu görülmektedir. Hâlbuki bu, Kur’ân öğrenmenin rûhuna aykırı bir davranıştır. Kur’ân ibâdet kastıyla ve feyz ve rûhâniyetin alınabilmesi için öğrenilir. Kur’ân’ı takvâ bilgileri içinde öğrenmeli ve okumalı ki onun mü’minler için şifâ ve rahmet varlığını tecellî edebilsin. O hâlde kişi, her şeyden önce Kur’ân’ın ulviyetini ve ona tâzimi öğrenmelidir. Böyle olduğu takdirde Kur’ân’ı öğrenip anlamak ve hayata tatbik etmek daha kolay hâle gelir.

İmâm Mâlik’in, Muvatta’nın isimli eserine bakıldığında, onun Kitâbu’l-Kur’ân bölümünde “Kur’ân’a dokunan kimseye abdestli olmayı emretmek” şeklinde bir bâb başlığının yer aldığı görülmektedir. İmâm Mâlik burada Kur’an’a abdestsiz dokunmamakla ilgili hadis-i şerif zikrettikten sonra şöyle der:

“Tâhir/abdestli olmayan hiç kimse, Mushaf’ı kaplamanın sapından tutmak veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz. Buna cevaz verilseydi o zaman Kur’ân’ı muhafaza etmek da câiz olurdu. Ancak bu yasak, Mushaf’ı taşıyan kişinin ellerinde onu kirletecek bir kirletmek olduğu için değildir. Temiz olmayan kimsenin Kur’ân’ı taşımanın yasaklanması, Kur’ân’ı yüceltmek ve ona tâzîmde bulunmak amacıyladır.” (Muvatta , Kur’ân, 1)

Görüldüğü gibi İmâm Mâlik Hazretleri, abdestsiz kimselerin, Kur’ân’ı taşımasını -kılıfının sapından tutarak bile olsa- câiz görmemektedir. [9] Ayrıca İmâm Mâlik, Nâfi yoluyla İbn-i Ömer (ra)’ın şöyle nakleder:

“Kişi temiz olduğu sürece ne secde edebilir ne de Kur’ân okunabilir.” (Muvatta’ (Muhammed bin Hasan rivâyeti), Salât, 99/297)

İmâm Mâlik’in, Kur’ân’a olduğu gibi hadis-i şeriflere de büyük bir tâzim ve hürmet gösterdiği meşhurdur. Nitekim o, hadis rivayetinin teslim zamanı, hadis imlâ meclisine çıkmadan önceki örnek namaza hazırlanmak gibi abdest alır, en güzel elbiselerini giyer, fesini-sarısını takar ve sakalını tarardı. oranın nedeninin sorunun gidişatı:

“–Benim böyle yapmamam Rasûlullah’a muhabbetimi ve onun hadis-i şeriflerine hürmetimi ifade eder” derdi. [10]

Mağrib ulemâsının ileri gelenlerinden, mâlikî hadis âlimi Hasen bin Sıddîk el-Gımârî, Türkiye’ye geldiğinde kendisine ziyarete gelirken, “hayızlı kadının Kur’ân okuyabileceği” Dai Mâlikî Mezhebi’nden nakledilen fetvâ sorulmuştu. O da bu fetvânın tercihe şâyân olmadığını ve onunla amel etmediklerini söyledi.

Yine Mekke fıkıh ulemâsından Kubeysî ‘ye aynı mes’ele sorusu:

“Allah’ın emrini yerine getirmek farz, nehyini işlemek ise haramdır. Abdestsiz olanların Kur’ân’a dokunmaları da âyet ve hadislerle haram kılınmıştır” demiştir. Zâten Hz. Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir.

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:

“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalblerin takvâsındandır” buyrulmaktadır. (el-Hac, 32)

Âyet-i kerîme açıkça ifâde ediyor ki Allâh’ın hürmet tablosunu kayıtlı olduğu karşı hürmetkâr olmak, kalplerdeki takvâ hissinden çıkmasıdır. Takvâ ise Cenâb-ı Hakk’ın en fazla ehemmiyet meselesi husustur. Kur’ân-ı Kerîm’de “takvâ”nın muhtelif kalıplarında yaklaşık 258 defa zikredilir.

Takvâ sahibi olan mü’minler, târih boyunca Kur’ân’a karşı en büyük saygıyı göstermiş ve topluma da bu hisleri yerleştirmişlerdir. Bir müsteşrike âit olan şu cümleler, Müslümanların her zaman için Kur’ân’a ne derece hürmet ve titizlik gösterdiğine şâhidlik yapmaktadır:

“Kur’ân’ın lisânı son derece sâde ve güzeldir. Dünyâda hiçbir kitap Kur’ân’ın gördüğü hürmeti görmemiş ve görmemektedir. Hattâ Müslümanlar, tamamıyla temiz olmayınca kitaplara dokunmamaktadırlar.” (Eşref Edib, Kur’ân’ın Azamet ve İhtişamı, İstanbul ts., s. 58)

Dört hak mezhebin tamamen reddedildiği bir hususta, sağlam olan yolu terk edip bir mezhepteki zayıf bir görüşe sarılmak, doğru bir davranış değildir. Böyle bir davranış, kişinin Kur’ân’a olan tâziminin ortadan kaldırılmasını sağlar ve sonuçta insanı laubâliliğe sürükleyerek feyz ve rûhâniyetin kesilmesine yol açar.

Hâfızlık veya Kur’ân-ı Kerim hocalığı yapmayı, bu meselede mecbûrî bir sebep olarak kabul edemeyiz. Bu derslerin yanında öğrenilmesi gereken daha pek çok bilgi vardır. Hanım kızlarımız âdet verebildiğiniz abdest mecburiyeti olmayan Arapça, siyer, ilmihal, peygamberler tarihi gibi yine Kur’an’ı öğrenme hizmet eden diğer dersleriyle zaman geçirebilirler.

Diğer taraftan, tıbben de bilinen ki, âdet döneminde kadınların özgürlükleri ve psikolojik olarak kendilerini rahat hissetmezler. Allah Teâlâ, lûtfu ve merhameti gereği kadının bu döneminde en mühim dinî mükellefiyetler olan namaz ve oruçtan bile muâf tutmuştur. Ciddî bir gayret ve ruhâniyet isteyen hâfızlık çalışmasının bu dönemde mecbûrî tutmanın, faydadan çok zararlı olması kaçınılmazdır.

Kur’ân-ı Kerîm’e Hürmet

Kur’ân-ı Kerim, kâinâtın Hâlık’ının bir emânetidir. O, alelâde bir kitap değil, Rahmân’ın öğrettiği ve feyiz iklîminde sadırdan sadıra nakledilerek bize kadar gelen mübârek bir kitaptır.

Kur’ân-ı Kerim’e hürmet, onun sahibine hürmettir. Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için şifâ ve rahmettir. Onu takvâ iklîminde rûhlara sindire okumalı ki “şifâ ve rahmet” vasıfları tam olarak tahakkuk edebilsin.

Bu durumda Müslümanların ona karşı son derece tâzim hisleriyle dolu olması ve büyük bir edeple okumaları gerekir. Zira Kur’ân-ı Kerîm her türlü tazime lâyıktır. Ondan âzâmî düzeyde istifâdenin uygulanması için, maddî ve mânevî her şey, Kur’ân okumaya hazırlanmak îcâb eder. En başta yapılması gereken hazırlık da temizliktir.

Kur’ân-ı Kerîm, temizliğin pek mühim bir düstûr olduğunu, Allah’ın temiz olan ve çok temizlenen kulları bildirmiştir. [11] Peygamber Efendimiz de:

“Allah temizdir, temizliği sever” buyurmuştur. (Tirmizi, Edeb, 41/2799)

O hâlde ilahî kelâmı ortadan kaldırın ve dilimize alarak öncelikle abdest ve gusle dikkat edinîcâb eder. Abdestli bulunmak, ibadetin ifasını güzelleştirdiği gibi ondan alınacak manevî feyzi ve hazzı da arttırmak.

Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’i bel hizâsından aşağıda tutmak, ona doğru ayak uzatmak, üzerine başka kitap ve eşya koymak, Kur’ân-ı Kerim’le tuvalete girmek gibi tâzim ve hürmet dışı çalışmalardan sessizce sakınılmalıdır.

Enes (ra)’ın gösterdiğine göre, Rasûlullâh (sav) tuvalete gireceği zaman, Allâh Teâlâ’ya tâzîminden dolayı üzerinde “Muhammedün Rasûlullâh” yazanın yüzüğünü çıkarırdı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 10/19)

Kur’ân’a tâzim ve hürmetten kaynaklanan şu ince ve zarif davranış ne ibretlidir:

Önceleri, mürekkeple yazılan yazılar silinmek istendiğinde, su ile yıkanırdı. Enes (ra), Hulefâ-i Râşidîn zamanındaki Müslümanların, Kur’ân âyetlerinin yıkandığı suları rastgele sağa sola atmalarını, bilâkis husûsî bir kapta biriktirerek kabir kenarlarında veya ayak basılmayan çalıştırılan temiz kuyulara döktüklerini bildirmektedir. Bu suları aynı zamanda şifâ onlarınkiyle de olmuştur. (Kettânî, II, 200)

İmâm Gazâlî’ye göre, Müslüman Mushaf’ı tutarken abdestli bulunmalı, tırnaklı davranmalı, kıbleye dönmeli, baş eğmeli ve kibirli olarak bulunmalıdır. Kur’an’ı ağlayarak veya en az uzadıkça uzanan, güzel sesle âşikâre ve ağır ağır okumalıdır. (Gazzâlî, İhyâ, I, 283-288)

Zira ashâb-ı kirâm böyle yaparlardı. Hz. Ömer ve Hz. Osman (ra), sabah kalktıklarında Mushaf-ı Şerîf’i hürmetle öpmeyi âdet hâline getirmişlerdi. Abdullah bin Ömer (ra) da her sabah Mushaf’ı eline alır, büyük bir tâzîmle öper ve duygulu bir şekilde:

“Rabbimin ahdi, Rabbimin apaçık fermânı!” diye bağrına basardı. (Kettânî, II, 196-197)

İkrime (ra) Mushaf-ı Şerîf’i tanır, yüzünün gözüne sürerek ağlar ve: “Rabbimin kelâmı! Rabbimin kitâbı!” Cenâb-ı Hakk’a olan tâzîm ve muhabbetini ifâde ederdi. (Hâkim, III, 272/5062)

Kur’ân’a tâzim husûsunda İmam Beyhakî şöyle der:

“Allah’a ve Rasûlüne tâzimin bir gereği olarak Kur’ân ve hadis kitaplarının üzerine başka bir kitap, ev eşyası veya herhangi bir şey koymamalıdır. Üzerleri tozlanmış ise hemen temizlenmelidir. Üzerinde Allah ve Rasûlü’nün sözü yazılı bir kağıtla yiyecek veya başka bir şey tutmamalı ve bu parçaları yırtıp parçalamamalıdır. Yok sayılması gereken yazılar yıkanmalı veya silinmelidir. Yakılmasında da beis yoktur.” (Halil İbrahim Mollahâtır, Muhabbetü’n-Nebî ve taatühû, s. 178)

Hâsılı müslümanlar, hem abdest alarak temiz vaziyette Kur’ân’ı ellerine almak sûretiyle, hem de onun kayıtlarıyle amel yaparak Kur’ân’a hürmette kusur etmemelidirler. Zira hem fizîkî hem de rûhî bir hazırlık yapıldıktan sonra Kur’ân okunduğunda ilahî feyz, bereket ve mârifetten daha çok istifâde mutlaka devamlıdır.

Cenâb-ı Hak, ebedî saâdet ve hidâyet rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerîm’in kadrini idrâk ederek onu büyük bir tâzim ve hürmetle öğrenmeyi ve hükümlerini en güzel şekilde hayatımıza tatbik etmeyi nasib buyursun! Kıyamet günü Kur’ân’ın hüsn-i şehâdetine ve şefaatine erebilmeyi cümlemize nasîb ve müyesser eylesin!..

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] İbn-i Kesîr, Tefsîru Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, IV, 319. Bazı müfessirlere göre bu âyet-i kerimeden anlaşılabilecek bir mânâ da “Levh-i Mahfuz’daki Kur’ân’a temiz olan meleklerden başka dokunamayan”dır. Ancak Katâde, İmâm Şâfiî, Kurtubî gibi âlimler “elimizdeki Mushaf’a abdestsiz olarak dokunmama” mânâsının daha açık ve daha uygun olduğu görüşündedirler. (Bkz. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, V, 300; Serahsî, el-Mebsût, III, 152. Beyhakî, Mârifetü’s-sünen ve’l-âsâr, (thk. Ahmed Sakr), 1979, I, 252. Kurtubî, XVII, 225)

[2] Kâsânî, Bedayiu’s-Sanâî, Lübnan ts., I, 33 vd., İbrahim Halebî, Halebî Kebir, İstanbul 1925, 58 vd.

[3] İbn-i Sa’d, III, 267.

[4] Hâkim, IV, 66/6898.

[5] İbn-i Hişâm, I, 367; Hâkim, IV, 66/6898.

[6] Hâkim, IV, 65/6897.

[7] Bkz. Mehmet Şener, “Kur’an” mad., DİA, XXVI, 409-410; Salim Öğüt, “Cenabet” mad., DİA, VII, 350 ; Abdülkadir Şener, “Abdest” mad., DİA, I, 69; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, I, 87-88.

[8] Salim Öğüt, “Cenabet” mad., DİA, VII, 350; el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, Kuveyt, XVIII, 321.

[9] Hanefî hadis ve fıkıh âlimleri, abdestsiz olarak Mushaf’a el sürmenin, onu el ile taşımanın câiz olmadığını, Mushaf’ı kaplamayla devam etmekte ise bir beis yürümeni sağlarlar. (Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü, s. 64)

[10] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl beyne’r-râvî ve’l-vâî (thk. Muhammed Accâc el-Hatîb), Beyrut 1391, s. 586. Dırar bin Murra şöyle der: “Onlar (sahâbe ve tâbiîn) abdestsiz olarak hadis rivâyet etmekten hoşlanmazlardı.” Katâde de: “Hadislerin ancak temiz/abdestli iken okunduğu müstehap vardı” der. (Râmehürmüzî, s. 586)

[11] Bkz. Bakara 2/222; Mâide 5/6; Tevbe 9/108; Müddessir 74/4.

Hazırlayan: Doç. Dr. Murat Kaya