Mü'min İlâhî Ahlâkla Nasıl Ahlâklanır?

İHSAN

İlâhî ahlâk nedir ve bir mü’min bu yüce ahlâkla nasıl ahlâklanır?

Sahâbeden Hakîm bin Hizâm -radıyallâhu anh-, Hazret-i Hatîce vâlidemizin akrabâsı idi. Cömert, müşfik, hayır-hasenât sahibi biriydi. Câhiliye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, hayatlarını kurtarır ve himâye ederdi. Müslüman olduktan sonra bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, câhiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Sadaka vermek, köle âzâd etmek, sıla-i rahim yapmak gibi… Bunlara mukâbil bana ecir verilir mi?” diye sordu.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Sen zâten, daha önceden yaptığın bu iyiliklerin hayrına İslâm’la şereflendin!” (Buhârî, Zekât 24, Büyû 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îmân, 194-196)

İLÂHÎ AHLÂK İLE AHLÂKLANMAK

Demek oluyor ki güzel ahlâk, Hak katında, îman şerefine nâiliyetin bir bedeli sayılabilecek kadar muazzam bir kıymeti hâizdir. Bizler meccânen, yani bir bedel ödemediğimiz hâlde, lûtfen ve keremen İslâm nîmetiyle şereflendik. Bu yüzden îmânımızın bedelini ödemek için, Rabbimizin bu sonsuz lûtfuna şükrâne olarak, İslâm ahlâkını şahsiyetimizde en zarif bir şekilde temsil etmek mecbûriyetindeyiz.

Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği ahlâk, onu diğer mahlûkattan ayıran en belirgin vasıftır. Ahlâkî değerlerini kaybeden bir insan, aslında insanlık vasıflarına da vedâ etmiş demektir. İnsanı insan yapan, onun güzel ahlâk ile bezenmiş olması; insanlıktan çıkaran ve “bel hüm edall / hayvanlardan da aşağı” bir zillete düşürense, ahlâksızlık batağına saplanmasıdır.

Ahlâksızlık neticesinde “insanlık haysiyeti”ni terk eden nankörlere, nice ilâhî azap ve intikam tecellîleri vâkî olmuştur. Muhtelif ahlâksızlıkları âdeta meslek edinmiş olan Âd, Semud ve Lût gibi kavimler, bunların en bâriz misalleridir. Geçmişte helâk edilmiş bu gibi kavimlerden bugüne intikâl etmiş bâzı insanların, günümüz toplumlarında da mevcûdiyetini görmekteyiz. Cenâb-ı Hak bunlara dikkat çekerek ibret almamızı ve mânevî helâke dûçâr olmaktan sakınmamızı istemektedir.

O hâlde en mühim insanlık vasfımız olan ahlâkımızı tekâmül ettirerek îmânımızın zaafa uğramaması için gayret göstermemiz îcâb eder.

Zira dî­nin gâ­ye­si; gü­zel, in­ce ruh­lu ve iç âle­mi­ni te­miz­le­miş in­san ye­tiş­tir­mek­tir. Bu da, Hakk’a kul­lu­ğu id­râk ile olur. İs­lâm’a gö­re ide­al in­san, Al­lah ve Ra­sû­lü’nün ah­lâ­kıyla ah­lâk­lan­mış olan­ kim­se­dir. Bu ide­ale va­ra­bil­me­nin yo­lu ise mânevî terbiye ve eği­tim­den ge­çer.

Diğer taraftan en zor terbiye, insanın terbiyesidir. Zira insanda, diğer varlıklarda olmayan, terbiyeye muhtaç bir nefs ve şiddetli bir benlik vardır. Şüphesiz ki bu durum, insanoğlunun ilâhî imtihana tâbî olmasının bir neticesidir.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, insanlığa en büyük insan terbiyecileri olan peygamberleri göndermiştir. Peygamberler, en yüce ahlâk numûneleri ve mürebbîleri/terbiyecileridir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ben baş­ka bir mak­sat­la de­ğil, an­cak gü­zel ah­lâ­kı ta­mam­la­mak için gön­de­ril­dim.”[1] buyurarak vazifesinin özünü ifâde etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkı, Rabbimizin kullarından istediği en yüce ahlâkın zirve numûnesidir. Bu hakîkati Rabbimiz; “(Rasûlüm!) Şüp­he­siz ki Sen, yü­ce bir ah­lâk üze­re­sin.”[2] âyet-i kerîmesiyle beyan buyurmuştur.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de; “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel kıldı.”[3] beyânıyla, mübârek şahsındaki yüce ahlâkın, “ilâhî ahlâk” menbaından olduğuna işâret buyurmuştur.

Dolayısıyla “ilâhî ahlâk”ın hakîkatine vâkıf olabilmek için en güzel vesîle, Muhammedî ahlâkı yakînen tanımaktır. O’nda ne kadar fânî olunabilirse, ilâhî ahlâkın esrârı o kadar ayân olur. Allah Teâlâ’ya en çok yaklaşanlar da, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in izini güzel ah­lâk ile tâkip edenlerdir.

Haz­ret-i Âi­şe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, kendisine Ra­sû­lul­lah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ah­lâ­kı sorulduğunda;

“O’nun ah­lâ­kı Kur’ân’dır.”[4] buyurarak Muhammedî ahlâkı veciz bir sûrette ifâde etmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da bizlere şu telkinde bulunmuştur:

“Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, vereceği mükâfâtı azap ile birlikte zikretti ki, bu vesîleyle kul, ibadete ve güzel ahlâka riâyet etsin ve azaptan sakınsın.”

Bizler de gönül feyzimizi, ilâhî ahlâk sergisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet derslerinden ve Kur’ân ahlâkını yaşayışıyla şerh ve îzah etmiş olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîretinden almalıyız.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri ne güzel söyler:

“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve vasıflarıdır. Okuyup tatbik edersen, kendini peygamberlerle, velîlerle görüşmüş farzet! Kur’ân okuduğun hâlde, onun emirlerine uymaz ve Kur’ân ahlâkını yaşamazsan, peygamberleri ve velîleri görmenin sana ne faydası olur?.. Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi anlayanlar, onu yaşayanlardır.”

Mü’min; Kur’ân’ın ahkâmıyla âmil, ah­lâ­kıy­la da kâmil olduğu takdirde âde­ta ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış olur. Bunun için de Kur’ân-ı Ke­rîm’i, mâ­nâ­sı­nı te­fek­kürle ve ona kalbini samimiyetle açarak ti­lâ­vet etmek, aklen ve kalben Kur’ân iklîminde yaşamak ve davranışlarına Kur’ân ölçülerini hâkim kılmak gerekir.

Bunun neticesinde mü’minde merhamet, şefkat, ikram, sehâvet, affedebilme, kendi imkânlarını din kardeşleriyle paylaşabilme hasletleri, târifsiz bir huzur ve lezzet hâline gelir.

Dipnotlar:

[1] İmâm Mâlik, Muvat­ta, Hüsnü’l-Hulk, 8.

[2] el-Kalem, 4.

[3] Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12.

[4] Müslim, Müsâfirîn, 139.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları