Mümin Hayatını Korku ve Ümit Arasında Nasıl Dengeler?
Mümin, Allah’ın rahmeti ve azabını düşünerek hayatında korku ve ümit duygularını nasıl dengeler? Günlük yaşamda ümit ve korku arasında doğru ölçüyü tutturmak mümkün müdür? Allah’a teslimiyet ve emanet bilinci bu dengeyi kurmada nasıl rol oynar?
Bilindiği gibi insan hayatı aynı çizgide devam etmez.
KORKU VE ÜMİT ARASINDA: MÜMİNİN AHİRET YOLCULUĞU
Hayatın İniş ve Çıkışları: Korku ve Ümit
Hayat, inişli çıkışlıdır. Hastalık- sağlık, fakirlik-zenginlik, gençlik-ihtiyarlık vs. Aynı çizgide devam eden bir hayat anlamsız ve heyecansız olur. Beklentiler, ümit ve korkular hayata dinamizm kazandırır. Bunlar hayatın gerçekleridir. Bütün mesele denge ve ölçüyü koruyup-korumamaktır. Mutlu bir hayat buna bağlıdır.
Ümit ve korku her insan için söz konusudur. Fakir, zengin olma ümidiyle; zengin ise fakir olma korkusuyla yaşar. Cennet ümidi ve cehennem korkusu müminin hayatında temel bir belirleyicidir. Sevaba yönelip günahlardan kaçınmanın arka planında bu duygu vardır. Allah’ın rahmeti ve azabı da ümit ve korkuya işarettir. Korku ve ümit arasında yaşamak insanı teyakkuz halinde tutar. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yoktur. Bu âhiret için de söz konusudur. Hiç kimse mutlaka cennetlik veya cehennemlik olduğunu söyleyemez. Zira hayatın ne üzere yani iman üzere mi, inkâr üzere mi sonlanacağının garantisi yoktur. Zira insan inkârdan imana yahut da imandan inkâra geçebilir. Onun için mümin her zaman şu duayı yapmalıdır:
“Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi Hak’tan saptırma. Bize kendi katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz ki sen çok bağışlayansın.” (Al-i İmran, 8)
Dünya ile Ahiret Dengesi
İnsan korku ve ümit arasında yaşarken ilahî kaderi ve küllî iradeyi daima göz önünde bulundurmalıdır. Tedbir almak da takdire razı olmak da kulluk gereğidir. İbadet Allah’ı razı edecek fiilleri yapmak, ubudiyet ise Allah’ın yaptıklarından razı olmaktır. Biz bize gösterilen istikamette cüzî irademizi gücümüz nispetinde hak ve hayır yolunda kullanırız. Görevimiz budur. Küllî iradeye karışmayız. Yaradan dilediğini yapar, programın yapıcısı ve mutlak anlamda yürütücüsü odur. Kader hayatın ve kâinatın programıdır. Her şey ezelî bir programa göre cereyan eder. Buna inanmak insanı telaşsız bir hayata yönlendirir. Ne fazla üzülür ne de fazla şımarır.
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Bunun böyle olması) kaybettiklerinize üzülmeyesiniz, Allah'ın size lütfettikleriyle şımarmayasınız diyedir.” (Hadid, 22-23) Çünkü ilahî programa inanıp da teslim olan kişi her şeyi Allah'tan bilir, teslim ve teselli olur.
Esasen bizim şahıslarımız dâhil her şey Allah’ın mülküdür. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a ait olduğu pek çok ayette tekrar edilir. Bize ait olan mülkiyet nisbî, Allah’a ait olan ise mutlaktır. Bununla beraber insan çoğunlukla bu hususta yanılır. Kendini elindekinin mutlak sahibi zanneder. Hâlbuki kendisi bile kendisinin değildir. Hiç kimse can benimdir diyerek intihar edemez. Zira canı veren Allah’tır. Biz hayvanı boğazlarken Allah’ın adını zikrederek boğazlarız. Bir, bakıma, O’nun malına, O’ndan izin alarak müdahale ediyoruz.
Biz bize verilenin emanetçisiyiz. Bizden emanetleri yerinde sarf etmemizi istiyor. “Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yoluna harcarlar.” (Bakara, 3) Böyle olmakla beraber insanlar cimrilik yaparlar, emanetçi olduklarını unuturlar, bağ bağışlayana iki salkım üzüm vermekten imtina ederler. “De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.” (İsra,100)
Hazreti Peygamber (s.a.v.) vefat eden torununu kucağına aldığında “Verdiği de O’nun, aldığı da O’nundur.” buyurmuştur. Tam bir teslimiyet örneği göstermiştir. Hz.
İbrahim de İsmail’i kurban hadisesinde aynı teslimiyeti sergilemiş, İsmail de kime ait olduğunu göstererek boynunu bıçağı uzatmıştır.
Pek tabidir ki bu teslimiyet tavırları herkesten beklenmez. İnsanların çoğu şeytanın vesvesesine kulak verir. Nefsâni arzularının esiri olur. Bir imtihan aracı olan şeytanın görevi insanı saptırmak, onu kötülüğe yöneltmektir. “Şeytan ise sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaat eder.” (Bakara, 268)
Dünyevi ve Uhrevî Korku-Ümit Dengesi
Başta da belirttiğimiz gibi korku ve ümit insanın tabiatı gereğidir. Bunları yok saymak söz konusu olamaz. Bunları doğru ve ölçülü şekilde kullanmak asıldır. Dünyevi korku ve ümitler yanında asıl olan Allah’ın rahmetine ummak ve onun azabından, gazabından korkmaktır. Dünyevi şeyleri elde etmek veya kaybetmek geçicidir. Fakat ilahi rahmetten mahrum olmak en büyük mahrumiyet, ilahi azap ve gazaba maruz kalmak en büyük felakettir. Hassasiyet bu noktaya teksif edilmelidir. Atâullah el-İskenderi ne güzel söylemiş: “Seni bulan ne kaybetmiş, seni kaybeden ne bulmuştur.” Hintli filozof da pek güzel belirtmiş: “Senden başka hiçbir şeye sahip olmayan ben, senden başka her şeye sahip olanlara acırım.” Mü'min Allah'tan ümidini kesmez. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf, 87) Çünkü Mevla'nın rahmeti gazabına galiptir. En yaygın isimleri Rahman ve Rahim'dir. Bütün mesele O’nun bizden razı olmasıdır. Her şeye bedel olan da budur.
Bununla beraber sadece rahmetine güvenip de azabından gazabından emin olmak da doğru değildir. Zira iyilik ve kötülükle daima imtihan halindeyiz. Günahlar papazın çıkarmasıyla çıkmıyor. Farkında olmadığımız pek çok hatalarla kul haklarıyla karşı karşıyayız. Hazreti İsa “Korkan emin olur.” buyurmuş. Zira korkan titizlik gösterir, hataya düşmekten korunur. Hz. İsa ayrıca “Dar kapıdan girin.” diyerek hassasiyete işaret etmiştir.
Teknolojinin sağladığı imkânlarla büsbütün dünyevileşen insanların bütün korku ve ümitleri dünyayı ve dünyalıkları elde etmek veya kaybetmeye yönelik olduğu için daimî mutluluk ve huzur söz konusu olamamaktadır. Zira kazanç elde edilince kaybetme korkusu başlamakta, hayalî korkular mevcut sevinçleri gölgelemektedir. Allah’a ve âhirete inananların ümit ve korkuları ağırlıklı olarak âhirete yönelik olduğu için daimî huzur ve korkusuzluğu hak etmektedirler. “Kim ki iman eder, durumunu düzeltirse artık onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (En’am, 48)
Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 476