Kur’ân’ı Huşû ve Huzûr İle Dinleyenlerin Mükafatı

KUR’ÂNIMIZ

Kur’ân’ı huşu ve huzur ile dinleyenin mükafatı nedir? Ebû Saîd Harrâz’a göre Kur’ân’ı dinleme husûsunda huzur-i kalp nasıl sağlanır?

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” (el-Aʻrâf 7/204)

Kur’ân okunduğu zaman, âyetlerinin mânâsını anlamak, öğütlerinden istifade etmek ve o kelâmın sahibine tâzim ve muhabbetlerimizi arzetmek için sükût edip gönlümüzü ona vermemiz ve huzurla dinlememiz gerekmektedir. Sükût etmeliyiz ki âyetler üzerinde düşünüp tefekkür edebilelim.[1] Bu hüküm öncelikle namazda ve hutbede okunan Kur’ân için geçerliyse de diğer zamanlarda okunduğunda onu dinlemek de kişiye kat kat sevap ve nur kazandıracak güzel bir hasenedir.[2] Bu ilâhî emir aynı zamanda, insanın aklını ve fikrini Kur’ân ahkâmının önüne geçirmemesi gerektiğine işaret eder.

Kur’ân’ı okurken ve dinlerken huşû hâline bürünüp duygulanmak ve gözyaşı dökmek bizim Peygamberimiz’in hâli olduğu gibi önceki peygamberlerin de sünneti idi. Onların hepsi Allah’ın kelâmı okunduğunda bundan müteessir olup duygulanır, hemen secdeye kapanarak gözyaşı dökerlerdi. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine lutuflarda bulunduğu, Âdem’in soyundan gelen peygamberlerden; Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhim ve İsrâil’in (Ya‘kūb) soyundan gelenler ve doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar.” (Meryem 19/58)

Rasûlullah (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin yaptığı eziyet ve işkenceler sebebiyle büyük bir üzüntü içinde idi. Bir çıkış yolu olarak Cafer b. Ebî Talib ve İbn Mesûd’u bir grup sahabeyle birlikte Habeş Necâşîsi’ne gönderdi. Onlara:

“–O sâlih bir kraldır; zulmetmez ve yanında kimseye zulmedilmez. Ona gidin. Umulur ki Allah bu şekilde müslümanlara bir ferahlık ve kurtuluş müyesser kılar” buyurdular. Cafer ve yanındakiler huzuruna varınca Necâşî onlara ikramda bulundu ve:

“–Size indirilen Kur’ân’dan bir şeyler biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar, “Evet” dediler. Necâşî:

“–O halde onlardan biraz okuyun” dedi. Etrafında papaz ve rahipler de vardı. Cafer (r.a) Meryem sûresini okumaya başladı. Her bir âyeti okuduğunda burada zikredilen gerçekleri tanıyıp bildikleri için gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Hatta Necâşî, yerden bir ot parçası alarak:

“–Vallahi, Allah Teâlâ’nın İncil’de Hz. Meryem ve Hz. İsa hakkında bahsettiği ile bu âyetler arasında şu kadarcık bile bir fark yok” dedi. Cafer okumayı bitirinceye kadar da ağlamaya devam ettiler. Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerimeler nâzil oldu:

“O âlim ve rahiplerin, Peygamber’e indirilen Kur’ân’ı dinledikleri zaman, kendi kitaplarında görüp tanıdıkları gerçeği bunda bulmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün! Onlar şöyle derler: «Rabbimiz! Biz iman ettik, artık bizi gerçeğe şâhitlik edenlerle beraber yaz. Bütün arzumuz, Rabbimizin bizi sâlih kullar arasına katarak cennete koyması iken, Allah’a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim!» Bu sözlerinden dolayı Allah onları altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerle mükâfatlandırdı. İyilik yapanların mükâfatı işte budur!” (el-Mâide 5/83-85)[3]

Kur’ân’ı huşû ile dinleyip duygulanmak hakikî âlimlerin de en başta gelen vasfıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“De ki: «Kur’ân’a ister inanın, ister inanmayın.» Daha önce kendilerine ilim verilmiş olan öyleleri var ki, onlara Kur’ân okunduğu zaman derhal yüzüstü secdeye kapanırlar ve şöyle derler: «Rabbimiz, şüphesiz sen her türlü noksanlıktan pak ve yücesin. Eğer Rabbimiz bir şey va‘detmişse, o mutlaka gerçekleşir.» Yine ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar; kendilerine ne zaman Kur’ân okunsa, bu onların huşûlarını artırır.” (el-İsrâ 17/107-109)

KUR’ÂN’I DİNLEME HUSÛSUNDA HUZUR-İ KALP ÜÇ ŞEKİLDE OLUR

İlim ehli olup da Kur’ân ile duygulanmayan kimseye ilm-i nâfî verilmemiş demektir. O gerçek bir âlim sayılmaz. Zira Allah Teâlâ yukarıdaki âyet-i kerimede âlimlerin sıfatını zikrederken Kur’ân okunduğunda huşûlarının arttığını, gözyaşları içinde secdeye kapandıklarını haber vermiştir. Bu vasfı kazanamayan kimse Allah katında âlim sayılmıyor demektir. Zira ilim, haşyet ve takvâdır. Allah’ın huzurunda huşû içinde bulunmayı ve O’na karşı takvâ sâhibi olmayı gerektirir.[4] İnsan Kur’ân’ı dinlerken ağlayamıyorsa bile o hâle girmenin gayreti içinde olmalıdır.

Ebû Saîd Harrâz’a göre Kur’ân’ı dinleme husûsunda huzur-i kalp üç şekilde olur:

  1. Kur’ân’ı Allah Rasûlü’nden dinler gibi dinlemek.
  2. Kur’ân’ı Cebrâîl (a.s)’dan dinler gibi dinlemek.
  3. Kur’ân’ı doğrudan Hak’tan dinler gibi dinlemek.

Kur’ân okunduğunda susup dinlemek, Allah’a saygının en başta gelen tezâhürü olduğundan insanların dinlemek için müsait olmadığı zaman ve mekânlarda Kur’ân’ı açıktan okumamak gerekir ki insanlar Allah’ın emrine muhâlif duruma düşmesinler.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, 13: 344-345.

[2] Bkz. Ahmed b. Hanbel, 2: 341; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 10; İbn Kesîr, Tefsîr, 3: 537-538.

[3] Bkz. İbn Hişâm, 1: 358-360; Ahmed, 1: 201; 5: 290-292; Vâhidî, Esbâbu’n-nuzûl, s. 205-206; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 12: 57; Heysemî, 6: 24-27.

[4] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 29.

Kaynak: Doç. Dr. Murat Kaya, Kitabımız Kur’ân Muhtevâsı ve Fazîletleri, Erkam Yayınları