Kur’an’da Peygamberimize Verilen 10 Özel Emir
Abdullah Sert Hocaefendi anlatıyor: Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) özel olarak indirilen 10 önemli emir ve müminlere yansımaları…
KUR'ÂN-I KERİM'DE PEYGAMBER EFENDİMİZ'E YÖNELİK 10 HUSUSİ EMİR
Çok değerli kardeşlerimiz, hayırlı vakitler olsun. Bugün, namaza başladığımız andan itibaren hep Kur’ân-ı Kerîm’den Resûlullah Efendimiz’i dinledik. Evet, kıldığımız namazda iki rek‘atta değerli hocamız bize hem Tevbe sûresinden hem Ahzâb sûresinden Allah Resûlü’ne dair âyet-i kerîmeler okudu.
“Azîzun aleyhim ma anittum harîsun aleykum bi’l-mü’minîne raûfurrahîm.”
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 128)
Evet, size içinizden gerçekten bir peygamber gelmiştir; sizin en ufak bir sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir, üzülür. Mü’minlere karşı da çok merhametlidir. İşte böyle bir Peygamberi Allah size gönderdi.
Sonra da o Peygamberi niçin gönderdiğini diğer âyet-i kerîmede haber veriyor:
“Lekad kâne lekum fî Resûlillâhi usvetun haseneh.”
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab sûresi, 21)
Şüphesiz ki o, mü’minlere karşı raûf ve rahîm olan, ümmetine çok düşkün, onların en ufak sıkıntısı onu yoran, üzen Peygamberdir. Elbette ki o Peygamber’de sizin için en güzel örnekler vardır. Hayatınızın bütün alanlarında Allah, model olarak size onu göndermiştir.
Evet, namazda iki rek‘atta bu âyetleri dinledik. Kur’ân-ı Kerîm bize Resûlullah Efendimiz’i anlatıyor. Önceki sohbetimizde de arz etmiştim: Ona inanacağımızı, itaat etmemiz gerektiğini, ittibâ etmemiz gerektiğini, sevmemiz gerektiğini, sonra da ona yardımcı olmamız gerektiğini âyet-i kerîmeler beyan ediyor. Ona karşı edep takınmamız, hakemliğine râzı olmamız ve devamlı salavâtla hem dillerimizle hem kalplerimizle onunla ilişkimizi hep diri ve canlı tutmamız gerektiği yine âyetlerle sabittir.
Bugün de kıymetli kardeşlerim, yine Kur’ân âyetleri çerçevesinde bir sohbet arz ediyorum. Konumuz, Cenâb-ı Hak Teâlâ’nın Peygamber Efendimiz’e -sallallâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan kendi şahsına hitaplarıdır. Sonra bu hitaplar mü’minlere de yansır. Yani Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimizin mü’minler için murâd ettiği hayatın her şeyden önce Allah Resûlü’nde tatbik edildiğini görüyoruz. Allah önce Habîbine hitap ediyor: “Habîbim, sen Kur’ân okuyacaksın. Habîbim, sen teheccüde kalkacaksın. Habîbim, sen istikâmet sahibi olacaksın.” Sonra bu emirler mü’minlere de yansıyor.
Yani Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin ve bu âyetlerde yer alan ilâhî buyrukların ilk muhatabı elbette sevgili Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’dir. Kur’ân önce ona iniyor. Sadece “tebliğ et” demiyor; önce “sen” diyor. Kur’ân’ı okuyacaksın, yaşayacaksın.
Hocamızın okuduğu diğer iki âyet-i kerîmede ise Âl-i İmrân ve A‘râf sûrelerinde Peygamber’in bizlere nasıl bir ikram olduğu, vasıflarının nasıl anlatıldığı bildiriliyor.
Âl-i İmrân sûresinde:
“Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kötülüklerden ve inkârdan kendilerini temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân sûresi, 164)
Yani Peygamber’in gönderilmesi Allah’ın büyük bir lütfudur. Ya gönderilmeseydi, biz secdeyi bulur muyduk, rükûyu anlar mıydık? Tezkiyeyi kendi başımıza gerçekleştirebilir miydik? İşte Allah, bize Peygamber göndermiş ki bize âyetlerini okusun, nasıl tertemiz insanlar olacağımızı göstersin, bizi Kitap ve hikmetle buluştursun.
A‘râf sûresinde ise:
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A'râf sûresi, 157)
Hazreti Mevlânâ, Mesnevî’sinde özellikle İncil’de müjdelenen “Nebî”den bahseder ve şöyle der:
“İncil’de de Hazreti Mustafa’nın, Seyyidü’l-Mürselîn olan o Bahr-i Safâ’nın vasfı vardı. Nebî-i Ekrem’in şekli, şemâili, orucu ve iftarı anlatılırdı. Nazaretlilerden bir grup, İncil’de o Peygamber’in ismi ve sıfatı gelince sevap olsun diye onu öperlerdi.”
Evet, bize de Kur’ân-ı Kerîm, bu müjdeyi veriyor. İsa Aleyhisselâm’ın diliyle:
“Ve mubeşşiran birasûlin ye/tî min ba’dî-smuhu ahmed.”
“…Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim…” (Saff sûresi, 6)
İşte Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bütün âlemlere rahmet olarak gönderildi.
İşte o gün, o Nasârâ tâifesi onun adı geçtiğinde, “O da bir peygamber madem” diyerek, sevap olsun diye o ismi öperlerdi. Aralarında daha sonra Hristiyanların fikrî fitneleri çıkınca, bu güruh —yani kitaplarında Muhammed Aleyhisselâm’ın ismini gördüklerinde ona hürmet edenler— Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e olan muhabbetlerinden ve saygılarından dolayı emniyette kaldılar. Çünkü “Ahmed” ismi şerifinin penâhına sığındıkları için, başlarına bela olan Yahudi vezirlerin ve Hristiyan beylerinin şerlerinden emin ve mahfuz oldular. Peygamber’in ismine sığındıkları için onların nesilleri de çoğaldı, Nûr-i Ahmedî onlara yardımcı oldu.
Fakat Hristiyanlardan bir başka güruh, Hz. Ahmed’in ismine hürmet etmezlerdi. Onların aralarında fitneler çıkınca, hor, hakir ve zelil oldular. Zira Hristiyanlık âleminde zaman zaman krizler ve fitneler zuhur etmiş, İncil’de Ahmed ismini okuyup o isme hürmet edenler bu fitnelerden güvende kalmış, fakat saygı göstermeyenler felâketlerin içine düşmüşlerdir.
Hazreti Mevlânâ bu noktada şöyle bir ikazda bulunur:
“Hazreti Peygamber’in nâmı bu şekilde yardım ederse, bizzat Nûr-i Nebevî’nin nasıl muhafaza buyuracağı düşünülmelidir. Adı bu kadar insana bereketler getirmişse, bir de onun nurunun içine girerseniz; o nur ile hayatınızı aydınlatır, ondan ışık alarak hayatınızı düzeltirseniz nasıl muhafaza olunacağınızı fark edersiniz.”
Çünkü âyet-i kerîmede:
“Ve mâ kânallâhu li yu‘azzibehum ve ente fîhim”
“Ey insanlar! Peygamber sizin içinizde olduğu müddetçe Allah size azap edici değildir.” (Enfâl, 33) buyruluyor.
Yani Allah Teâlâ, Kureyş müşriklerine hitap ediyor. Bu âyetin sebeb-i nüzûlü şöyle izah ediliyor: Malum, Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldi. Allah da Kâbe’yi korudu. Kime karşı, kim için korudu? Orada müşrikler vardı. Deniyor ki: “Allah müşrikleri niye korudu Ebrehe’nin baskınından?” Çünkü orada Resûlullah Efendimiz doğmuştu. Resûlullah var diye, o toplumun içinde bulunduğu için Allah müşrikleri de korudu.
Demek ki Hz. Ahmed’in (s.a.v.) ismi şerifi böyle müstahkem bir kale gibi olunca, onun ruhunun nasıl bir emniyet vesilesi olacağı anlaşılmalıdır.
Baktığımızda, salihlerin niyazı, âbitlerin tazarrûu da Cevher-i Muhammedî’nin şualarından ibarettir. Mesela gayet şeffaf bir elmas bir yerde durur, onun parıltısı etrafa akseder. Elmas bulunduğu yerden kaldırılıp bir tarafa götürülürse, şuaları da onunla beraber gider. İşte ümmet içinden birtakım âşıkların niyaz ve tazarrûları da Hazreti Peygamber’in dua ve münâcatlarına nispetle o elmasın parıltıları gibidir. Herkes ondan aydınlanmaktadır.
Hazreti Mevlânâ çok güzel bir temsille devam eder:
“Pencereden gelen ışık evin içinde dolaşır, yer değiştirir. Çünkü güneş bir burçtan başka bir burca geçer. Pencereden gelen ışık, güneş ile pencerenin durumuna bağlıdır. Pencere tamamen güneşe dönük olursa ışık kuvvetli olur. Yan tarafta kalırsa ışık zayıf olur. Hakîkat-i Muhammediyye güneşi de böyledir. Oradan aksedecek feyizlerin ışıkları da gönül penceresinin durumuna göredir.”
Evet, gönül penceremiz Nûr-i Muhammedî’ye doğru açılırsa, o gönül hep nurlu kalır. Ama gönül penceremize perdeler, panjurlar çekersek, güneşe karşı açmazsak o zaman o ışıklardan mahrum kalırız.
Nefsin her nefeste bir hilesi vardır ki, o hilelerin her biri yüzünden yüzlerce Firavun ve askerleri boğulmuştur. Hazreti Mevlânâ der ki:
“Mûsâ’nın Rabbine ve onun himayesine sığın; Firavunluk edip de iman şerefini kaybetme. Allah’ın emrine, Peygamber’in sözüne sıkı sarıl. Ey birader! Şu ten Ebu Cehil’in elinden elini bir kurtar. Evet, şu can ve şu ten Ebu Cehil’in elinden kurtulmaya bak.”
Nefis, insan için Firavun ve Ebu Cehil gibidir. Ona uyan da Firavun ve Ebu Cehil’e uyanlar gibi ebedî hüsrana uğrar. Ebedî kurtuluş ise Cenâb-ı Muhammed Aleyhisselâm’a uymaktır. Nefsini onun yoluna uydur da ebedî kurtuluşa er.
Biraz önce okuduğum A‘râf sûresindeki âyetin âdeta Hazreti Mevlânâ’nın dilinden bir tefsiri de budur:
“O Peygamber’e iman edip ona saygı gösteren, ona yardım eden, onunla birlikte indirilen Kur’ân’a uyanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A'râf sûresi, 157)
Ona uymadıkça kurtuluş mümkün değildir.
Kıymetli kardeşlerim, biraz önce arz ettiğim gibi, Kur’ân-ı Kerîm’de Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile ilgili üç ana başlık var. Biraz tefsir dersi gibi olacak belki ama mühimdir.
Başlık: Allah Teâlâ mü’minlerden, Peygamber’e karşı nelere riayet etmelerini emrediyor?
Başlık: Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in Rabbiyle olan ve bizzat onun kulluğunu alakadar eden emirler.
Kur’ân-ı Kerîm bize Resûlullah Efendimiz’i anlatıyor. Öncelikle birtakım emirler, doğrudan onun şahsına hitaben geliyor. İlk muhatap Peygamberimiz. Fakat daha sonra bu emirler mü’minler için de tekrarlanıyor. Dolayısıyla mü’minler için murad edilen bütün hayat, önce Resûlullah Efendimiz’in şahsında yaşanıyor.
Hani Allah Teâlâ Peygamber’ine “Sen bunları söyle” deyip bırakmıyor. Ey Peygamber! Önce bu emir sana. İnsanlara Kur’ân mı okutacağım? Önce sen okuyacaksın. Namaz senden başlayacak. İstikâmet senden başlayacak. Tevekkül senden başlayacak. Her noktada “ve Resûlün aleykum şehîdâ” — Peygamber size hayatın bütün alanlarında izinden gidilecek bir model olacak. Ona bakacaksınız, ona uyarak yaşayacaksınız.
Birinci Emir: Kur’an Okumak
Birinci emir kardeşlerimizin hazırladığı gibi Kur’ân okumaktır. İşin başında ve temelinde, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkını vererek okumak, âyetleri üzerinde tefekkür etmek, mânâsını anlamaya çalışmak ve gereğince amel etmek vardır.
Onun için de Cenâb-ı Hak Peygamber’ine ilk emir olarak:
“İkra’ bismi rabbikellezî halak” — “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alak sûresi, 1) buyurdu.
Sonra:
“Verettili’l-Kur’âne tertîlâ” — “Kur’ân’ı tane tane, hakkını vererek oku” (Müzzemmil sûresi, 4) buyurdu.
Yine:
“Utlu mâ ûhiye ileyke min kitâbi rabbik” — “Rabbinden sana indirilen kitabı oku” (Kehf sûresi, 27) buyurdu.
Evet, Kur’ân önce Peygamber’e indirildi, önce o okudu. Sonra da ümmete dedi ki: “Ey ümmetim! Bu kitabı okuyun. Bu kitabı okudukça yükseleceksiniz.”
Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de buyurdu ki:
“Kur’ân okumaktan zevk alan kimseler, bu zevki cennette de devam ettireceklerdir. Kur’ân okudukça dereceleri artacaktır.”
Yani dünyada Kur’ân okuyanlara cennette şöyle denecektir:
“Oku ve yüksel! Dünyada tertîl ile okuduğun gibi, burada da tertîl ile oku. Şüphesiz senin merteben okuduğun âyetin son noktasındadır.”
Demek ki Kur’ân ilişkimiz yüzeysel olmamalı. Kalbî, hayâtî bir ilişki olmalı. Çünkü Resûlullah Efendimiz’e ilk emir “oku” idi.
Tûr Dağı’nda “İnni ene’llah, lâ ilâhe illâ ene, fe’budnî ve akımissalâte li-zikrî.” (Ben, şüphesiz Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet et, beni anmak için namaz kıl) vahyiyle Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ’ya kendisini doğrudan tanıtmış, ulûhiyetini bildirmiştir. Allah Teâlâ, “Ben senin Rabbinim, benden başka ilah yoktur” buyurarak, kendisini tanıtmış ve namazla kulluğu emretmiştir. Görüldüğü üzere, bütün peygamberlere gelen emirler aşağı yukarı aynı mahiyettedir.
İkinci Emir: Vahye Tabi Olmak
Nitekim Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri önce peygamberine, “Vahye kulak ver!” diye emretmiştir. Peygamber de bu vahye öylesine heyecanla muhatap olmuştur ki Hz. Âişe annemiz şöyle anlatır:
“Bir gün Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- başımı dizine koymuştu. O sırada kendisine vahiy geldi. O kadar ağır bir hâl aldı ki ya başım kopacak sandım ya da onun dizinin parçalanacağını zannettim.”
Evet, vahiy öyle kolay bir şey değildir. Allah ile Resûl’ü arasında bir sırdır. O vahiy, peygambere gelir ve sadece o yaşar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak buyurur: “O vahye tabi ol! Vahiyde sana ne bildiriliyorsa onu yerine getir!” Sonra da ümmetine, “Rabbinizden size ne indirildiyse, bu peygamber vasıtasıyla ona uyun!” emri gelir.
İtaat, “Tamam yâ Rabbi!” demektir. İttibâ ise gösterildiği şekilde uygulamaktır. Peygamber size namazı nasıl göstermişse öyle kılacaksınız; orucu, zekâtı, haccı nasıl göstermişse öyle yapacaksınız. Aksi hâlde, “Kur’ân bize yeter” diyenlerin düştüğü çıkmaz ortaya çıkar. Zekâtı, namazı, haccı nasıl yerine getireceğiz? İşte burada Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- devreye giriyor. O olmadan emirler soyut kalır, hayattan kopar.
Kur’ân bize üç temel şeyi hatırlatır:
- Kur’ân’ı okumak.
- Vahiye tabi olmak.
- Namaz kılmak.
Bakınız, Kur’ân-ı Kerîm’de namaz önce Peygamber’e emrediliyor:
“Ey Peygamber! Önce sen namazı kıl!” (Ankebût sûresi, 45)
Sabah namazı özellikle vurgulanıyor: “...Sabah namazını da kıl, zira sabah namazı şahitlidir.” (İsrâ, 78)
Yine buyuruluyor: “Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol.” (Hicr, 98)
Bütün bu emirler, önce Peygamber’de tecelli edecek, sonra ümmete örnek olacaktır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hayatın bütün alanlarında modeldir: ailede, ticarette, öğretimde, ibadette…
Üçüncü Emir: Namaz Kılmak
Kur’ân, “Secde et, Rabbine yaklaş!” buyurur. Nitekim Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır.” (Müslim, Salât, 215)
Secde, insanın Rabbine tam teslimiyet hâlidir. Ayakta iken göz sağa sola kayabilir, bir tehlike gelse kendini savunabilirsin. Ama secdede alnın yerde, burnun yerde, ellerin, dizlerin, ayakların yerde… En zayıf hâlindesin. Fakat tam da bu hâlde Allah’a en yakınsın.
Resûlullah sahâbelerini secdeye teşvik ederdi. Rebîa bin Ka‘b -radıyallahu anh- anlatıyor:
“Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in kapısında geceler, abdest suyunu taşır, ihtiyaçlarını görürdüm. Bir gün bana, ‘Bir dileğin var mı?’ buyurdu. Ben de, ‘Ya Resûlallah, cennette seninle beraber olmayı dilerim’ dedim. Başka bir isteğin yok mu, diye sordu. ‘Hayır, sadece bu’ dedim. Bunun üzerine, ‘Öyleyse çok secde ederek bana yardımcı ol!’ buyurdu.” (Müslim, Salât, 489)
Sahâbenin tek arzusu buydu: Resûlullah ile beraber olmak. Nesîbe Hatun gibi Uhud’da şehâdeti göze alanlar bile Resûlullah’tan sadece ahirette beraberliği dilemişlerdir.
Bizim de arzumuz bu olmalı: Dünyada onun sünnetine uyarak beraber olmak, ahirette de havz-ı Kevser’de buluşmak.
Öyleyse secdelerimize dikkat edelim. “Sübhâne rabbiyel-a‘lâ” derken ne dediğimizi farkında olarak söyleyelim. Tahiyyat’ta, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh” derken gerçekten Resûlullah’a selam verdiğimizi hissedelim. Ve “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” diyerek o selamı kendi üzerimize de çekelim.
Cenâb-ı Hak secdelerimizi kabul etsin, bizi secdeyle kendisine yaklaştırsın. Âmin.
Kıymetli kardeşlerim, kulluğu ciddiye alalım ve zevk haline getirelim. Resûlullah Efendimiz imanın zevkinden, tadından bahsediyor. “Halâvetü’l-îmân” diye bir tabir vardır. Efendimiz, imanın tadını şu şekilde tarif ediyor:
Birinci madde şudur: En yekûne’llâhu ve resûlühü ehabbe ileyhi mimmâ sivâhumâ — Allah ve Resûlü, kişinin dışındaki her şeyden daha sevimli olacak.
Evet, imanın tadını bulmak, Allah ve Resûlünü bütün sevgilerden üstün sevmektir. Yani onların sevgisinin önüne hiçbir şey geçmeyecek. Ayetlerde de belirtildiği gibi, dünyaya ait her şey bir tarafa, Allah ve Resûlü’ne olan muhabbet bir tarafa…
Peki muhabbet nedir? Denilmiştir ki: “Muhabbet, muvafakatı gerektirir. Muhabbette muhalefet olmaz.” Yani muhabbet varsa, uyum vardır; muhalefet olmaz. Muhabbet, karşı gelmek değildir, karşı görüş ileri sürmek değildir.
Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, Peygamberine hamd etmeyi, secde etmeyi emrederken; müminlere de aynı şekilde “Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber siz de rükû edin” buyuruyor. Demek ki orada da Allah Teâlâ bize cemaatle ibadeti teşvik ediyor. Rükûlar beraberlik içinde olsun. Ne kadar çok insan aynı anda rükûya eğilirse, o kadar bereket olacak.
Dördüncü Emir: Teheccüd Kılmak ve Geceleri İhya Etmek
Kıymetli kardeşlerim, dördüncü maddemiz teheccüd namazı kılmak ve geceleri ihya etmektir. Bu, Resûlullah Efendimize farzdı. Nitekim:
“Gecenin bir vaktinde kalkıp, kendine mahsus nafile bir ibadet olarak namaz kıl ki, Rabbin sana makam-ı mahmûdu ikram etsin ve yüceltsin.” (İsrâ sûresi, 79)
Evet, Allah Resûlü’nün hayatında yaşanmayan hiçbir şey ümmete emredilmedi. Her şey önce onun hayatında yaşandı. İşte böyle bir Peygamber önümüzde: namazıyla, tesbihiyle, kıraatiyle, rükûsu ve teheccüdüyle bizlere model…
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, ümmetine Allah’ın sevdiği kul olabilmeleri için teheccüd namazına devam etmelerini tavsiye buyurmuştur. Nitekim şöyle buyurmuştur:
“Aman gece kalkmaya gayret edin. Çünkü bu, sizden önceki salih kimselerin âdetidir. Allah’a yakınlık vesilesidir, günahlardan alıkor, hatalara kefaret olur, bedenden de dertleri giderir.” (Tirmizî, Deavât, 101/3549)
Gerçekten de insanın gece kalkması, sıhhate vesiledir.
Efendimiz -aleyhissalâtu vesselâm- buyuruyor ki:
“Biriniz uyuyunca şeytan ensesine üç düğüm atar. Her düğümde ‘Üzerine uzun bir gece var, yat uyu’ der. Eğer kul uyanır da Allah’ı zikrederse bir düğüm çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve canlı, hoş bir şekilde sabaha erer. Aksi halde uyuşuk ve kararmış bir kalple sabahlar.” (Buhârî, Teheccüd, 12; Müslim, Müsâfirîn, 207)
Resûlullah Efendimiz uyandığında ilk sözü şuydu:
“Elhamdülillâhillezî ahyânâ ba‘de mâ emâtenâ ve ileyhi’n-nüşûr.”
“Bizi öldükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.” (Buhârî, Deavât, 8)
Bizler uyanınca çoğu zaman ilk işimiz telefona bakmak oluyor maalesef. Oysa Efendimiz hemen Rabbine hamd ediyordu.
Kıymetli kardeşlerim, sabah namazına kalkmamak için geçerli mazeret yoktur. İki mazeret vardır: Birincisi, kişinin gece bayılması; ikincisi de aklını kaybetmesidir. Bunun dışında hiçbir mazeret kabul edilmez.
Gece geç vakte kadar “hizmet” adı altında uyanık kalıp sabah namazını kaçırmak da mazeret değildir. En güzeli, yatsıdan sonra erkenden yatmaktır. Teheccüde kalkmak da ayrı bir fazilettir.
Beşinci Emir: Zikir ve Tesbih
Cenâb-ı Hak doğrudan Peygamberine hitap ederek buyuruyor:
“Rabbini içten içe, yalvararak ve ürpererek, alçak bir sesle, sabah akşam zikret.” (A'râf sûresi, 205)
Peygamberimizin en başta gelen hasletlerinden biri haşyet haliydi. Sonra merhameti ve zühdü. Müminlere ise şu emir veriliyor:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb suresi, 41)
Zikrin sayısı yoktur; nefes aldıkça Allah’ı hatırlamak gerekir.
Altıncı Emir: Tövbe ve İstiğfar
Cenâb-ı Hak, Habibini de istiğfar etmeye emretmiştir. Müminler için de “Seher vakitlerinde istiğfar ederler” buyuruyor. (Zâriyât suresi, 18)
Yedinci Emir: Şükür
Resûlullah Efendimiz:
“Ben Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı, ey Âişe?” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.)
Müminlere de “Rabbinizi zikredin ve daima şükredin” emri verilmiştir. (Bakara sûresi, 152)
Sekizinci Emir: Tevekkül
Cenâb-ı Hak Habibine:
“Ölmeyecek olan Rabbin’e tevekkül et.” buyuruyor. (Furkân sûresi, 58) Müminler için de:
“Onlar Rablerine tevekkül ederler.” (Ankebût sûresi, 59)
Dokuzuncu Emir: Takvâ
Allah Teâlâ, Habibine:
“Ey Peygamber! Allah’a karşı takvâ sahibi ol.” buyuruyor. (Ahzâb sûresi, 1) Müminlere de:
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının.” (Tevbe sûresi, 119)
Onuncu Emir: İstikâmet
Yine Peygamberine hitap ederek:
“Sana nasıl emredildiyse öyle dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 112)
Resûlullah Efendimiz bu ayet hakkında:
“Beni ihtiyarlatan şey, bu istikâmet emridir.” buyurmuştur. (Tirmizî, Tefsîr, 56/3297; Kurtubî, IX, 107)
Sonuç
Kıymetli kardeşlerim, işte bu 10 esas önce Peygamberimize emredilmiş, sonra da bütün müminlere ilahi emir olarak bildirilmiştir. Rabbimiz bizlere de, yalnız kandil gecelerinde değil, 24 saatin her anında Peygamberimizle kalbî, kavlî ve fiilî beraberlik hâli nasip eylesin. Âmin.