Kur’ân Kıssaları İnsana Ne Öğretir?
Kur’ân kıssaları, iman, sabır, tevhid ve ahlâk dersleriyle dolu bu ilâhî mesajları bize hangi hikmetlerle sunuyor?
Kur’ân-ı Kerîm kıssaları, bazı dînî gâyeleri gerçekleştirmek hikmetine mâtuftur. Bu gâyeler, engin ve geniş bir muhtevâ arz eder. Çünkü kıssaların gâyeleri, hemen hemen bütün Kur’ânî gâyeleri içine almaktadır. Bu çerçevede; vahiy ve peygamberliğin ispatı, Allâh’ın vahdâniyetini ispat, dinlerin esasta birliği, îkaz, müjdeleme, kudret-i ilâhiyyenin zuhûra çıktığı yerler, hayır-şer, sabır-sızlanma, şükür-nankörlük ve daha başka nice dînî gâyeler ve ahlâkî hedefleri içine almış ve bunların ifade vâsıtası olmuştur.
KUR’ÂN KISSALARININ İMAN VE VAHİY DELİLİ OLUŞU
Kur’ân kıssalarının en mühim gâyeleri hakkında şunları söylemek mümkündür:
- Îmân esaslarını ispat ve açıklama.
- Vahiy ve risâletin ispatı.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmî idi. Okuma yazma öğrenmemişti. O’nun, yahudî ve hristiyan din adamlarıyla oturup sohbet ettiği de görülmemişti. Buna rağmen Oʼna Kur’ân’da hristiyan ve yahudîleri de şaşırtan kıssalar nâzil oldu. Hele bazısında mevzûlar son derece derin ve hassas bir şekilde beyân edilmişti: İbrahim, Yusuf, Mûsâ ve Îsâ -aleyhimüsselâm- kıssalarında olduğu gibi. Bunların Kur’ân’da beyânı, onun vahy-i ilâhî olduğuna delil teşkil etti. Kur’ân, bazı kıssaların başında veya sonunda bu gâyeleri açıkça tasrîh eder:
“Mûsâ’ya emrimizi vahyettiğimiz vakit (Habîbim) Sen batı tarafında değildin, (o hâdiseyi) görenlerden de değildin. Fakat Biz (Mûsâ’dan sonra) daha birçok nesiller yarattık da ömürleri (uzadıkça) uzadı. Sen Medyen ahâlisi içinde ikâmet edici olup da âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin. Ancak (geçmişlerin haberlerini Sana) gönderen Biz’iz. Mûsâ’ya nidâ ettiğimiz vakit de Sen «Tûr»un yanında değildin. Fakat Sen Rabbinden bir rahmet olarak (gönderildin). Tâ ki Sen’den önce kendilerine uyarıcı (bir peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın. Belki onlar iyice düşünüp öğüt alırlar.” (el-Kasas, 44-46)
- Âdem -aleyhisselâm-’dan Peygamber Efendimiz’e kadar dînin Allah’tan geldiğini, bütün mü’minlerin bir ümmet olduğunu, bir olan Allâh’ın hepsinin Rabbi olduğunu îzah.
- Allâh’ın peygamberlerine ve seçkin kullarına ihsan buyurduğu nîmeti beyan.
- İnsanoğlunu, ezelî düşmanı olan şeytana karşı îkaz.
Allah Teâlâ buyurur:
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayâsızlığı, Allâh’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.” (el-Bakara, 168-169)
- Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve bütün mü’minlere tesellî verip îmanlarını kuvvetlendirmek, Allâh’ın nihâyette peygamberlerine yardım edip yalancıları helâk edeceğini beyan.
Bu da Peygamberimizʼi takviye etmek ve Oʼnun îmâna dâvet ettiği kimselerin ruhlarına tesir etmek maksadını taşır.
- İnsanın tedricî olarak terbiye ve tezkiye edilmesini sağlamak.
Kıssaların daha başka pek çok gâyeleri mevcuttur. Bunlar arasında, Allâh’ın sonsuz ve eşsiz harikalara muktedir olduğunu beyan ve izhâr etmek de mühim gâyelerdendir. Meselâ Hazret-i Âdem’in yoktan yaratılması ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın babasız dünyaya getirilmesi, bu cümledendir.
PEYGAMBER KISSALARINDA AHLÂK VE TEZKİYE EĞİTİMİ
Hâsılı Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalar vesîlesiyle Cenâb-ı Hak, insanoğluna gizli ve âşikâr sayısız ulvî tâlimlerde bulunur. Ayrıca her peygamberde farklı bir husûsiyeti öne çıkararak onu beşer dimağ ve idrâkine yerleştirir. Şöyle ki:
Peygamberler içinde Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’ın hayatına bakıldığında öncelikle; îman dâveti, tahammül, sabır ve neticede de küfre ve küfür erbâbına karşı şiddetli bir buğz göze çarpar.
Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın hayatı, şirke karşı amansız bir mücâdele ve putperestliği yok etme uğrunda geçmiş, ayrıca Nemrud’un ateşlerini gül bahçelerine çeviren Hakk’a teslîmiyet, tevekkül ve îtimat hususunda müstesnâ bir numûne olmuştur.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hayatı, zâlim Firavun ve avenesi ile mücâdele hâlinde geçmiş, daha sonra getirdiği hukuk ile mü’minler için içtimâî bir nizam tesis etmiştir.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın tebliğâtının fârik vasfı, insanlara karşı şefkat ve merhametle dolu bir kalbî rikkattir. O’nun mümtaz vasıfları arasında insanlara af ile muâmele ve tevâzu gibi yüksek hâller dikkat çeker.
Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-’ın dillere destan olan o göz kamaştırıcı saltanatına rağmen, tevâzu ve şükür ile kalbî tavrını muhafaza ederek Allâh’a kullukta yücelmesi hayranlık vericidir.
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayatında belâlara sabrın ve her ahvâlde Allâh’a hamd ile şükrün yüksek tezâhürleri mevcuttur.
Hazret-i Yunus -aleyhisselâm-’ın hayatı, Allâh’a yönelip bağlanmanın ve kusurundan dolayı nedâmet gösterip tevbeye sarılmanın kâmil bir misâlidir.
Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, esâret hâlindeyken dahî Hakk’a bağlılık ve dâvetin zirvesini yaşamıştır. O; servet, şöhret ve şehvet sahibi güzel bir kadının “haydi gelsene bana” diyerek nefsi cezbedici bir teklifte bulunduğu zamanda bile büyük bir iffet sergilemiştir. O’nun yüksek bir takvâ ile müzeyyen gönlü, davranış mükemmelliklerinin muhteşem bir menbaı hâlindedir.
Hazret-i Dâvud -aleyhisselâm-’ın hayatı, ilâhî azamet karşısındaki ibret sayfalarıyla doludur. O’nun da, haşyetullâh içinde, gözyaşı dökerek hamd ü senâ ve zikredişi, tazarrû ve niyaz hâlinde Allâh’a yönelişi pek ibretlidir.
Hazret-i Yâkub’un sîreti ise, insanın gözünde dünya karardığı zaman bile ye’se düşmeyip, sabr-ı cemîl ile Allâh’a bağlanmak ve O’nun rahmetinden ümit kesmemek lâzım geldiğine dâir büyük bir örnektir.
Hazret-i Peygamber -aleyhisselâm-’in hayatı ise hepsini şâmil bir yücelik ve mükemmelliktedir ki, anlatmakla bitmez bir zirvedir.[1]
Dipnotlar:
[1] Nebîler Silsilesi 1 kitabının 12-15. sayfalarından iktibas edilmiştir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları