Kur’an-ı Kerim’i Doğru ve Güzel Okumak Neden Önemlidir?

VİDEOLAR

Kur’an-ı Kerim’i doğru ve güzel okumak neden önemlidir? Kur’an-ı Kerim’i güzel okumak için neler yapmalıyız? Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma adabı ve kurallarını islamveihsan Youtube kanalımızdan sesli kitap olarak dinleyin.

KUR’AN’I GÜZEL VE DOĞRU OKUMAK

Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiği kelimelerle değil, aynı zamanda onları telaffuz şekliyle de bârizleşir. Ateş ve ölüm saçan bir muhârebeden önce bir kumandanın, askerlerini harbe teşvîk için sarf ettiği sözlerdeki telaffuz tarzının, yâni kelimelerin mûsikîsinin asker üzerinde apayrı bir kuvvet ve tesir husûle getirdiği inkâr olunamaz. Nitekim târih ve kültürümüzde mühim bir yeri olan “mehter”i meydana getiren âmil de, bu tesir gücüdür.

Basit beşerî sözler için bile geçerli olan bu keyfiyetin, ilâhî bir kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Kim bilir belki de, Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın sünnet, dinlemenin farz olması da bu hikmete binâendir. Yine bu hakîkat sebebiyledir ki, İslâmî ilimler arasında Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına dâir müstakil bir ilim teşekkül etmiştir. “Kıraat İlmi” denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imamları gibi imamları ortaya çıkmıştır.

Nitekim, kendisine kitap verilen peygamberlerden Dâvûd -aleyhisselâm- da, diğer vasıflarından ziyâde, beşer târihinde “Dâvûdî” diye bilinen güzel sesi ile yâd edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla da sâbittir ki, Hazret-i Dâvûd’un, en güzel kelâm olan ilâhî kitabı okuyan hârikulâde sesi, kuşları ve tesbîh eden dağları kendisine boyun eğdirirdi.[1]

Yine bu sesle beraber vahşî hayvanlar, hattâ cemâdât bile O’nun tesbîhine iştirâk ederdi.[2]

Sesin Hayatımızdaki Önemi

Ses, Allâh -celle celâlühû-’nun mahlûkâtına bahşettiği en büyük nîmetlerden biridir.

Ses olmasa, kâinatta ne kadar büyük bir boşluk olurdu. Zîrâ ses, müsbet veya menfî tahrik gücü bulunan pek mühim bir keyfiyettir.

Ses de, diğer birçok nîmet gibi hayra olduğu kadar şerre de âlet olunmak istîdâdındadır. Diğer taraftan bu âlem, hayır-şer, hüsün-kubuh gibi her keyfiyette iki vecheli veya iki kutuplu olduğundan, sesin de güzel ve çirkin olanı vardır. Bülbül sesi, hassas bir rûha ne kadar ferahlık verir, gönülleri sürûr ile doldurursa, onun zıddı olan karga sesi de o derecede nâhoş bir tesir bırakır.

Ses, insanlar arasında olduğu kadar hayvanlar arasında da müsbet veya menfî tesirler meydana getirir. Ormanda bir arslanın kükremesi, bütün zayıf mahlûkâtın yüreğini ağzına getirirken; en soğuk hayvan olan yılan, güzel bir nağme ile Hind fakirinin sepetinden çıkıp oynamaya başlar. Çöllerde develerin hareketini hızlandırmak için de tegannînin bir vâsıta olarak kullanıldığı da bilinmektedir ki, buna Arap mûsikîsinde “hidâ” ismi verilir.

Rivâyete nazaran avcılar da, zarif görünüşlü mâsum ceylanları, bir pınar başında “ney” sadâsının câzibesiyle avlarlar. Ney’in tatlı sesini duyan ceylanlar, ağaçların arasından çıkıp pınar başına gelir, çömelir ve hareketsiz bir sûrette mûsikîyi dinler ve sıcak gözyaşları dökerler. O esnâda saklanmış olan avcılar da, bu cevvâl hayvanların böyle hareketsiz hâle gelmesinden istifâde ile onları kolayca avlarlar.

Hayvanlarda bile böyle tesirler husûle getiren ses, onlardan çok daha mütekâmil olduğunda şüphe bulunmayan insanın hissiyâtında neler yapmaz! Nitekim para sesi, materyalistlerin; su ve bülbül sesi, romantik ve şâir ruhlu kimselerin; Kur’ân ile ezânın ulvî sadâsı da, rûhunu arındırmış Hak yolcularının huzur kaynağıdır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, dünyâ meselelerinin, rûhuna verdiği sıkleti gidermek ve gönlünü huzur ve sükûna kavuşturmak için bâzen:

“–Yâ Bilâl! Bir ezan oku da ferahlayalım!..” (Ebû Dâ­vud, Edeb, 78) buyururlardı.

Bülbül tegannî ederken karşı dağlardan; ezan sadâsı da semânın boşluğunu örerken gökyüzünden, başka bir ses gelmez. Hassâsiyetimiz ne kadarsa, bu güzel seslerin tesir ve yakıcılığı da o kadar fazla olur.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, “ney”i konuşturur. Ney derdini döker. Kendisini anlamayanlar için:

“Ney’in sadâsı ateş oldu. Onu boş bir nağme sanma! Kimde bu ateş yoksa, yazıklar olsun ona!..” diye feryâd ü figân eyler. Bir neyzen:

“Seher vakitlerinde ney’imin sadâsı ve figânı daha ayrı oluyor!..” diyerek, “ney sadâsı”ndaki ince ve hassas nükteyi ifâde etmeye çalışmıştır. Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- buyurur:

“Bütün varlıklar kendine has bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Yalnız onların bu hâlleri birbirinden farklıdır.

Birinci derecede cemâdat gelir. Yâni taş, toprak, su, madenler gibi cansızlar âlemi, (Allâh’ı en çok zikreden varlıklardır. Çünkü onlar) nefsâniyetten ve yemek, içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnî oldukları için gafletten daha uzaktırlar.”

Cenâb-ı Hak, cemâdâtın bu uyanıklığını âyet-i kerîmede şu şekilde bildirmektedir:

“Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allâh korkusundan, büyük bir haşyetle paramparça olmuş görürdün. İşte Biz, insanlara düşünüp tefekkür etmeleri için böyle misâller veriyoruz.” (el-Haşr, 21)

Allâh Teâlâ, Enbiyâ sûresinin 79. âyetinde de:

“…Kuşları ve tesbîh eden dağları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) yapan da Biz’iz!” buyurmaktadır.

Yine Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin beyanlarına göre, Allâh’ı zikretme husûsunda cemâdâttan sonra nebâtât gelir. Bunların su, hava ve güneş gibi birtakım ihtiyaçları vardır. Cemâdâttan daha mütekâmildirler. Toprağı emip aldıkları birtakım kimyevî maddeleri, ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler. Bu sebeple nebâtât, cemâdâta nazaran biraz daha az zikrederler.

Sonra hayvânât gelir. Bunların hayâtî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.

En son mertebedeki insanın ise, hem müsbet hem de menfî istikâmette ufku daha geniştir. Bu, onun îman teklîfine muhâtap olmasının tabiî bir netîcesidir. Fakat insanı benlik, hayâlât, havâtır ve dünyevî ihtiraslar, devamlı gaflete sevk eder.

Nitekim Hac sûresinin 18. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulur:

“Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor; birçoğunun da üzerine azap hak olmuştur...”

Bu âyet-i kerîme, yukarıda geçen dört sınıfın hâlini, durumlarına göre ne güzel tasvîr eylemektedir. Bu da gösteriyor ki, kâinatta tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur.[3] Varlıklar içinde en gâfil, zikri en az ve Hak’tan en uzak olan varlıklar ise, ancak insanların bir kısmıdır.

Bir başka âyet-i kerîmede mahlûkâtın devamlı olarak Cenâb-ı Hakk’ı zikrettikleri şöyle beyân edilir:

“Yedi kat gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur. Ne var ki, siz onların tesbîhini anlayamazsınız! Şüphesiz ki O, Halîm (azapta hiç acele etmeyen)’dir, Gafûr (çok bağışlayandır)’dır.” (el-İsrâ, 44)

Ancak gönül hassâsiyeti inkişâf etmiş olan insanlar, her seste bu tesbîh sesini hissederler. Onlar, tıpkı Hazret-i Mevlânâ’nın, bir kuyumcu dükkanı önünden geçerken işittiği çekiç sesinin nağmelerindeki zikirden vecde gelip huşû içinde semâ ederek Allâh’ı zikre dalması gibi, kâinattaki umûmî zikrin âhengine bürünerek yaşarlar.

Zikrullâh’ın esrâr âleminde yaşayan gönül erlerinin hâlini, Şâir Necip Fâzıl, mısrâlarında ne güzel ifâde eder:

O erler ki, gönül fezâsındalar,

Toprakta sürünme ezâsındalar!

Yıldızları tesbîh tesbîh çeker de,

Namazda arka saf hizâsındalar!

İçine nefs sızan ibâdetlerin,

Birbiri ardınca kazâsındalar.

Günü her dem dolup her dem başlayan,

Ezel senedinin imzâsındalar...

Kâinattaki bu umûmî zikir keyfiyeti; harf, hareke ve ses gibi kayıtlardan âzâde ve her kulağın işitemeyeceği bir zikirdir. Bu sırrî zikri duymak, ancak erbâbına mahsus bir keyfiyettir. Yûnus Emre’nin, sarı çiçekle büyük bir vecd içinde sohbet etmesi, bu kabildendir.

Gönlü her dem zikir ile meşgul bulunan ve zikirle hem-hâl olmayı tabiat-i asliye hâline getirebilen kimseler, bu merhaleden sonra işittikleri her sesteki zikir cihetini idrâk ederler.

Kısaca Hak indinde, -harfli veya harfsiz- seslerin en güzeli, zikirdir. Zikir, kendi husûsî mânâsının yanında ilâhî kitaplara da isim olmuş zengin muhtevâlı bir kelimedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde Tevrât-ı Şerîf ve Kur’ân-ı Kerîm’den “Zikir” olarak da bahsedilmektedir.

Bu itibarla sesler ve nefesler, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk fermânı olan: «Yaratan Rabbinin adıyla oku!» emri mûcibince Kur’ân sadâsı ile de husûsî bir zikir izzet ve şerefi kazanmıştır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz (onu güzel seslerle doğru ve güzel bir şekilde okuyunuz)!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176)

“Kur’ân’ı seslerinizle güzelleştiriniz. Çünkü güzel ses, Kur’ân’ın güzelliğini daha da artırır.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir başka rivâyette de:

“Kur’ân’ı tegannî ile okumayan kimse bizden değildir.” (Buhârî, Tevhîd, 44; Ebû Dâvud, Vitr, 20) buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîfteki “tegannî”den maksadın “ses güzelliği” olduğunu söyleyen âlimler, sesi güzel olmayan kişilerin ise, mümkün olduğu kadar güzel okumaya gayret göstermeleri gerektiğini ifâde etmişlerdir.

Çünkü kelâmların en güzeli Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, beşere âit sesin nihâî ihtişam ve güzelliği de Kur’ân sadâsıyla ortaya çıkar.

Her güzel sese bir müddet sonra doyulur, fakat Kur’ân sadâsına asla!.. Zîrâ onun ulvî nağmeleri, nasîbi olan gönüllere âdeta cennet râyihaları bahşeder. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh Teâlâ, güzel sesli bir peygamberin, Kur’ân’ı tegannî ile yüksek sesle okumasından hoşnut olduğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmamıştır.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 19; Tevhîd 32; Müslim, Müsâfirîn 232-234)

Hadîs-i şerîfler, bizlere Kur’ân kıraatinde tertîl ve tecvîdin ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.

Tevbekârların ve çilekeşlerin gönül huzuru da, Kur’ân nağmelerinin ruhları mesteden devâsında gizlidir. Ebedî kurtuluş yolunu arayanlar, onun ruhlara hayat bahşeden cennet lisânının irşâdına muhtaçtırlar. Ancak Kur’ân’ın ses ve sadâsına gönül vermeyen gâfiller, hayâtın dışını bilir de derûnî âlemin hikmet ve hakîkatlerinden mahrum kalırlar. Onlar, ömür boyu dünyâ lezzetleri ve şehvetlerinin peşinde koşar dururlar; lâkin cihânın var oluş hikmetinden gâfildirler.

Onlar, bu dünyâ sofrasından oburca istifâde ederler. Lâkin sofranın gerçek sâhibi olan “Rezzâk”ı tanımazlar. Mezarlara yakınlarını gömerler de toprağın altındaki büyük mâcerâdan habersiz yaşarlar. Onlar, selvilerin harfsiz-sözsüz lisânından anlamazlar.

Zelzele, fırtına ve türlü musîbetlerle tokat yediklerinde bile hakîkatlere sırt döner, “tabiî âfetler” yaygarası ile sahte tesellîlere sığınır, kaçacak delik ararlar. Ne gariptir ki ilâhî mülkte yaşarlar, fakat mülkün gerçek sâhibine düşman kesilirler. Kalbi, Kur’ân nûru ile aydınlanan mü’minler ise, yüce hakîkatleri tefekkür hâlindedirler. Okudukları ilâhî kelâm, onların gönüllerine hâl lisânı ile:

“Sen, Allâh’ın kulusun; O’nun mülkünde yaşıyorsun! O’nun verdiği rızıklarla rızıklanıyorsun. Kur’ân’ın hikmet ve esrârına dal da, Rabbine kalb-i selîm ile yolculuk et!..” telkîninde bulunur.

Kur’ân’ın ilâhî telkînine gönül verenler, dâimâ Cenâb-ı Hakk’a kulluk şuuru içinde bulunurlar. Kendilerine verilen nîmetlere şükreder ve fânî hayatlarını ebedî hayâtın sermâyesi yapmanın gayreti içinde yaşarlar. Bu itibarla Kur’ân, rûhâniyet-i Muhammedî’den bir hisse alabilenler için yerin göğün lisânı, bereket ve füyûzât hazînesidir.

Hazret-i Peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın kullarına ihsan buyurduğu iki büyük nûr kaynağıdır. Allâh’ın sıfatlarının bütünüyle tecellî ettiği üç varlık mevcuttur; “Kâinat, Kur’ân ve İnsan”.

Kâinat, ilâhî sıfatların fiilî tecellîsi; Kur’ân da kelâmî tecellîsidir. İnsan ise zübde (öz) sûretinde bütün tecellîlerin mecmuasıdır. İnsansız bir dünyâ ne kadar sönük olursa, Kur’ân’sız bir insan da tıpkı öyledir. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kalbinde Kur’ân’dan bir miktar bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 18; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)

Kâinat, sessiz bir Kur’ân, Kur’ân da sesli bir kâinattır. İnsan ise, ilâhî esrârın bir tecellî âbidesi olarak, bunların özü ve zübdesi gibidir. Kur’ân, bir beyân mûcizesi ve Hak nutkudur. Kur’ânî hakîkatlerden uzak bir gönül ise, içine katran yağmışçasına karanlık, nursuz ve iki cihan bedbahtıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’in Hikmet ve Bereketlerinden Bazıları

Kur’ân-ı Kerîm’in sayısız hikmet ve bereketlerinden birkaçını zikredelim:

Kur’ân, insana, dış âlemdeki zarâfet ve kudret akışlarını seyrettirerek onun iç dünyâsını uyandırır. Kulu, bu güzel kâinat karşısında, hisli bir yürekle ürpertir. Allâh ve Rasûlü’nün muhabbet iklîmine götürür.

İki cihan saâdetinin rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, kendisine ilticâ edenin hayâtını ulvî ölçülerle tanzim edip onu, muvâzeneli ve huzurlu bir hayâtın saâdet bahçesinde gezdirir.

Kâinat ve onun içindeki her zerre, muazzam bir denge kânununa tabî iken, Kur’ân’a sarılmayıp aslî haysiyet ve muvâzenesini kaybeden insan, kendisini cüceleştirmiş ve hüsran çukurlarına yuvarlamış olur. Çünkü insanın rûh ve bedenindeki ölçü ve denge, Kur’ân-ı Kerîm füyûzâtının bir eseridir.

Kur’ân-ı Kerîm, gönül insanı için derin bir tefekkür deryâsıdır. Her idrâk sâhibi için zaman ve mekân içindeki ilâhî saltanatı tefekkür etmek ve hikmet dolu kıssalardan hisseler alarak kemâle erebilmek şarttır ki, bu da ancak Kur’ân-ı Kerîm’in bir rahmet tecellîsidir.

Görünmez ve bilinmez binbir âlemin esrâr haritasını gözler önüne sererek gayb âleminin ufuklarından hakîkat pırıltıları sunması da, yine Kur’ân’a mahsus bir sır tecellîsidir.

Kur’ân-ı Kerîm, insanı doğruya, güzel ahlâka, ibâdete, ilme, âhiret saâdetine davet eden bir öğütler mecmuasıdır. Öyle ki, bunları lâyıkıyla idrâk etmek de, Rabbin lutfettiği firâset sâyesinde mümkündür.

Kur’ân, bütün insanlığı hidâyete dâvet eder. Canlı bir Kur’ân tefsîri mâhiyetindeki yaşayışıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hidâyet rehberidir. Yâni Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir bakıma beşeriyetin inkâr ve gaflet marazlarının yegâne şifâsını barındıran ulvî birer eczâne hükmündedirler. Bundan dolayı kıyamet kopmadan önce gelecek son ferdine kadar bütün beşeriyet, ümmet-i Muhammed’dir. Bunların bir kısmı O’nun yüce dâvetine icâbet ettiğinden “ümmet-i icâbe” diye isimlendirilir ki, asıl ümmet-i Muhammed’i teşkîl edenler bunlardır. Diğerleri ise, “ümmet-i gayr-i icâbe”dirler.

Bütün insanlığın saâdet ve huzurunun kaynağı, ancak Kur’ân ile duygulanma, onun feyizli iklîmine girebilme, onun ahkâmı ile amel etme ve onun ahlâkı ile ahlâklanmaya bağlıdır. Dolayısıyla Kur’ân’dan uzak her hayat, bir ebediyet intihârı demektir.

Rûh, hayat, ölüm, diriliş, âhiret ve ebediyet gibi beşer idrâkini âciz bırakan en çetrefil muammâlar, en müessir ve tatminkâr bir şekilde ancak Kur’ân-ı Kerîm ile vuzûha kavuşur.

Allâh’ın sonsuz ilim ve kelâmının bir tecellîsi olan Kur’ân’da, târifi mümkün olmayan eşsiz bir itmi’nân, vicdan huzuru ve insicam vardır. Yine târih şâhittir ki, ilâhî dâvetin kandilleri mevkiinde olan peygamberlerden her biri, kendisinden evvelkileri te’yîd ve tasdîk ettiği hâlde, filozoflar, aklın çıkmaz sokaklarında ve sapık felsefelerin girdaplarında bulunduklarından, dâimâ seleflerini tekzîb edegelmiştir. Hayat ve kâinâtın sonsuz mânâsını kavrama adına târih boyunca aklın sınırlı imkânlarıyla ortaya konulmuş olan beşerî ilimler de, yığın yığın ihtilâflar içinde yüzmektedir.

Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm ile yoğrulan mü’minlerin gönülleri, ilâhî hakîkatlerin birer hazîneleri olurken, filozofların âciz idrâkleriyle ortaya koydukları beşerî görüşlerin tâbîleri de, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan ebediyet yoksulları hâline gelmişlerdir.

Gerçek Hayat

O hâlde gerçek hayat, Kur’ân hakîkatlerinin cennetinde yaşamaktan ibârettir.

Nitekim birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Kalbler, demirin paslandığı gibi paslanır.” buyurdu. Bunun üzerine:

“–Onun cilâsı nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorulunca, O’da:

“Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh’ı çok çok zikretmektir.” cevâbını ve­rdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241)

Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“−Gözlerinize ibâdetten nasîbini veriniz!” ifâdesi üzerine ashâb-ı kirâm:

“−Gözlerimizin nasîbi nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“−Mushafa bakmak, onun içindekileri düşünmek ve inceliklerinden ibret almaktır.” buyurdular. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 39)

Allâh Teâlâ, ebedî kazanca nâil olan bahtiyar kullarının başında ilk olarak, çokça Kur’ân okuyanları saymaktadır. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı hakkıyla edâ edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âşikâr sarf edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Tâ ki Allâh, onlara mükâfatlarını tam olarak versin ve lutfundan onlara (daha da) artırsın. Şüphesiz O, çok bağışlayan, kullarının mükâfâtını bol bol verendir.” (Fâtır, 29-30)

“…Onlar, geceleri secdeye kapanarak Allâh’ın âyetlerini okurlar.” (Âl-i İmrân, 113)

Çünkü Allâh’ın âyetlerini okumak îmanları artırır. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allâh zikredildiği zaman yürekleri titrer, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda bu, onların îmânını artırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 2)

En Güzel Kıraat

Allâh’ın kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibâdetler içerisinde en fazîletli olanlardandır. Dolayısıyla onu en güzel bir şekilde kıraat etmek, en mühim mükellefiyetlerimizden biridir. Allâh Teâlâ buyurur:

“...Kur’ân’ı tertîl üzere (tâne tâne) tilâvet et!” (el-Müzzemmil, 4)

Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti yanında onu sükût ile dinlemek de çok mühimdir. Öyle ki, Kur’ân okumak sünnet; dinlemek ise farzdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!” (el-A’râf, 204)

Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur’ân okunurken, onun mânâlarını iyice anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için bütün dikkatleri ona vermek ve sükût etmek gerekir.

Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret îmân ve amele, îmân ve amel de rahmet ve nîmet-i ilâhiyeye vesîle olur.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Kerîm’i başkasından dinlemeyi sever, hattâ bazen İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’a okumasını emreder ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi. Bir defâsında İbn-i Mes’ûd’u Kur’ân okurken dinlemiş ve mübârek gözleri yaşarmıştı.

Bu hâdiseyi Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

“−Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:

“−Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Sana gönderildiği hâlde onu Siz’e nasıl okuyacağım?” dedim.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.

Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;

“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Kâfî!” buyurdular. O sırada gördüm ki, Rasûlullâh’ın gözlerinden yaşlar akıyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Diğer bir hadîs-i şerîf de şöyledir:

Bir defâsında Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-, gece vakti Bakara Sûresi veya Sûre-i Kehf’i (tatlı bir sesle tâne tâne) okuyordu. Atı da yanında bağlıydı. Üseyd, Kur’ân okurken, at ürkmeye başladı. Üseyd sustu; at da sâkinleşti. Tekrar okumaya başladı; at yine şahlandı. Üseyd sustu, at tekrar sâkinleşti. Üseyd bir daha okumaya başlayınca, at yine hırçınlaştı. Bunun üzerine Üseyd (okumaktan) vazgeçti. Oğlu Yahyâ da ata yakın bir yerde yatmakta idi. Atın çocuğa bir zararı dokunmaması için oğlu Yahyâ’yı geriye çekti. Bu sırada başını göğe kaldırıp baktığında beyaz bir bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördü. Sabah olduğunda bu keyfiyeti Rasûlullâh’a arz etti. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:

“−Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!” buyurdu. Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-:

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Atın Yahyâ’yı çiğnemesinden korktum. Çünkü çocuk ata yakın idi. O sırada başımı göğe doğru kaldırdığımda gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir beyazlık içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördüm. Sonra semâya doğru çekilip gittiler.” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ey Üseyd! Bilir misin onlar nedir?” buyurdu. Üseyd:

“−Hayır!” diye cevap verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ey Üseyd! Onlar meleklerdi; senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer Kur’ân okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onları görür, halkın gözünden kaçmazlardı...” buyurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15; Müslim, Müsâfirîn, 240-243)

Hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı Kerîm sadâsının, melekleri, hattâ hayvanları bile duygulandırdığı ifâde edilmektedir. Hâl böyleyken, Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve nûrâniyete bürünmüş bir gönle kim bilir sırlarını nasıl fâş eder?

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hâli de, çok düşündürücü bir misâldir. O:

“Bakara Sûresi’ni on iki senede hatmettim ve şükür için bir deve kurbân ettim!..” (Kur­tu­bî, Tefsîr, I, 40) buyurmaktadır. Çünkü onun Kur’ân okuyuşu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret bir okuyuş değildi. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbedip oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaşayarak okumaktı. Kur’ân’ı gerçek mânâda okumak ve ondan lâyıkıyla istifâde etmek de ancak bu şekilde mümkündür.

Kur’ân-ı Kerîm’i böylesine yüksek bir keyfiyet ile okumaya dâir şu misâl, pek ibretlidir:

Ebû Bekir Verrâk Hazretleri’nin küçük bir oğlu vardı. Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektepten benzi sararmış bir şekilde, titreyerek ve erkenden döndü. Ebû Bekir Verrâk Hazretleri, bu duruma şaşırarak oğluna sordu:

“–Hayırdır evlâdım, bu hâlin ne, niçin mektepten erken döndün?”

Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu netîcesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:

“−Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur’ân’dan bir âyet öğretti, onun mânâsını idrâk edince de korkumdan bu hâle geldim!” dedi. Bu sefer babası:

“−Evlâdım o hangi âyet-i kerîmedir?” dedi. Küçük çocuk okumaya başladı:

“Eğer inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?” (el-Müzzemmil, 17)

Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta olup ölüm döşeğine düştü, çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.

Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise karşısında çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:

“−Ey Ebû Bekir! Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet öğrendi de Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-ı ilâhîden bir çocuk kadar dahî korkmazsın!”

İşte Kur’ân-ı Kerîm, rakîk yürekleri böylesine titreten bir esrâr ve hikmetler ummânıdır. Şu âyet-i kerîme, Kur’ân’ın mânevî hacminin sonsuzluğunu, dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’ın ilim, azamet ve saltanatının nâmütenâhîliğini ne güzel aksettirir:

“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona ilâve edilse, Allâh’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez! Muhakkak ki Allâh, mutlak gâlip ve her işi hikmetli olandır.” (Lokman, 27)

İnsan da, bu deryâdan kalbî istîdâdı kadar nasîb alır. Lâkin bu da, bir karıncanın deryâdan alacağı miktar kadardır. Şâir, bu mânâyı ifâde sadedinde der ki:

Bir bahr-i cevâhir içre daldım

Ben muktedir olduğumca aldım

Bir katredir ancak aldığım hep

Deryâ yine durmada lebâlep

Velhâsıl bu vâdîde beşer için hep acziyet, acziyet, acziyet... Tek çâre, Allâh’ın lutfuna sığınmak!..

Hadîs-i şerîfin sırrı ne müthiştir:

“Kim nefsini tanırsa, (o nisbette) Rabbini tanımış olur.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:

“Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini bir miktar mürekkep ile yazmak mümkündür. Sırlarına ise, misilsiz deryâlar, sâhilsiz denizler kifâyet etmez!..” buyurmaktadır.

Dolayısıyla gerçek Kur’ân ehli, onun tilâvetiyle rûhu mütelezziz olan, ahkâmıyla yaşayan, ahlâkıyla ahlâklanan ve hikmetiyle kâmilleşendir. Bu vasıftaki ehl-i Kur’ân için toprağa, onun cesedini yememesi emredilecektir.

Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın, otuz yıl sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin bile pırıl pırıl durduğunu, bizzat gören bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir.

“Sizin En Hayırlınız Kur’an’ı Öğrenen Ve Öğreteninizdir”

Bütün peygamberler gibi Allâh’ın kitâbını okuyup tebliğ etmekle vazîfeli olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde:

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21) buyurmuştur.

Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’ın, beşeriyete nezdinden gönderdiği en büyük hediyesi olan ulvî bir kelâmdır. Bu hususta da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın kelâmının, yarattıklarının sözlerine olan üstünlüğü; Allâh’ın, kullarına karşı üstünlüğü gibidir.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6)

Yâni Kur’ân-ı Kerîm, beşer kelâmıyla kıyaslanamayacak kadar misilsiz, hudutsuz ve sonsuzdur. Ancak ilâhî kelâmı uyanık bir gönülle okumak lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, kendisini okuyanın kalbî durumuna göre açılır. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kur’ân okuyan mü’min, turunç meyvesi gibidir; onun kokusu da hoştur, tadı da. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir; kokusu yoktur, fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münâfık, reyhâna benzer; kokusu hoş, lâkin tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık, Ebû Cehil karpuzuna benzer; kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır.” (Buhârî, Et’ime 30; Fedâilu’l-Kur’ân 17, 36; Müslim, Müsâfirîn 243)

Bir başka hadîs-i şerîfte de gâfil bir şekilde Kur’ân okuyanlar için:

“Onlar Kur’ân okurlar, (fakat okudukları) boğazlarından aşağıya geçmez!” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) buyrulur. Demek ki, tefekkürle okunmayan Kur’ân-ı Kerîm’den, hiçbir bereket hâsıl olmaz. Böyle bir kıraat, sâhibini cehennem ateşine sürükler. Kur’ân’ı bu şekilde tilâvet eden kimseler için Cenâb-ı Hak:

“On­lar, Kur’ân’ı in­ce­den in­ce­ye dü­şün­mez­ler mi? Yok­sa (on­la­rın) kalb­ler(i) üze­rin­de ki­lit­ler mi var?” (Mu­ham­med, 24) buyurmaktadır.

Derin ve ince düşünüş sâhibi olan engin gönüllü kullar, bu îkazdan büyük hisseler alırlar. Düşünmek gerekir ki, Kur’ân-ı Kerîm’den:

“…Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Bizleri cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191) âyet-i celîlesi nâzil olduğunda, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, göklerin yıldızlarını imrendirecek inci tanesi gibi gözyaşları ile sabaha kadar ağlamışlardır.

Tâbiînden Atâ bin Ebî Rebâh -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

Hazret-i Âişe’ye:

“–Allâh Rasûlü’nde gördüğün en şaşırtıcı hâli bana haber verir misin?” dedim. Âişe vâlidemiz:

“–Onun hangi hâli şaşırtıcı değildi ki!” dedi ve şöyle devâm etti:

“–Bir gece yanıma geldi, yatağa girdi, sonra:

«– Müsâade edersen kalkıp Rabbime ibâdet edeyim.» buyurdu. Ben:

«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Bunun üzerine kalktı, abdest aldı, sonra namaza durdu ve ağladı. O kadar ağladı ki, gözyaşları göğsüne aktı. Sonra rükûya vardı, yine ağladı, sonra secdeye vardı, secdede iken de ağladı, sonra secdeden başını kaldırdı, yine ağladı. Bu durum tâ Bilâl -radıyallâhu anh- gelip sabah ezânını okuyuncaya kadar devâm etti. Bilâl -radıyallâhu anh-, Habîb-i Ekrem’in ağladığını görünce:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Geçmiş ve gelecek bütün günahların affedildiği hâlde Sen’i ağlatan nedir?» diye sordu. Efendimiz:

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle bir âyet indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve ardından şu âyet-i kerîmeleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz, bizi cehennem azâbından koru! (derler.)» (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386)

Bu itibarla mü’minlerin Allâh korkusuyla döktükleri gözyaşları, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının yıldızları, cennet bahçelerinin şebnemleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârı karşısında duygulanmayan yürekten ve yaşarmayan gözden cümlemizi muhâfaza buyursun!

Kur’an’ı Okumak ve Yaşamak

Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm’i sâdece okumakla iktifâ etmemeli, daha ziyâde ahlâkıyla ahlâklanıp ahkâmını tatbîke gayret göstermeliyiz. Zîrâ Kur’ân’dan istifâdenin asıl bereketi bundadır. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbına ve dolayısıyla biz ümmetine tâlimi de bu istikâmettedir.

Ebû Abdurrahmân es-Sülemî şöyle anlatıyor:

“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bizlere Kur’ân-ı Kerîm tâlim eden biri vardı. Bize şöyle demişti:

«Biz, Peygamber Efendimiz’den on âyet alır, bu âyetlerdeki bilgileri ve amelleri öğrenmeden diğer on âyete geçmezdik. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize hem ilmi hem de ameli (birlikte) öğretirdi.»” (İbn-i Hanbel, V, 410; Heysemî, I, 165)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i huşû ile okuyup tatbîk edersen, kendini peygamberler ile, velîler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!”

“Biz bu ten kafesinden ancak bu vesîle ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için, bu yoldan, yâni tevhîd tarîkından başka çâre yoktur!”

Yâ Rabbî! Kalblerimizi Kur’ân-ı Kerîm’in nûrundan ve Habîb’inin muhabbetinden ayırma! Âmîn!

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Enbiyâ, 79.

[2] Bkz. Sebe’, 10.

[3] Zikir ve tesbîh, iki türlüdür:

  1. Teshîrî zikir: Bu tarz zikir, mahlûkâtın kendiliğinden, gayr-i irâdî olarak yaptığı zikir ve tesbîhtir. Nebâtât ve hayvanâtın ömürleri, yaptıkları bu zikre bağlıdır. Bu zikir, onlar için âdeta bir hayat nefesidir. Zikri bitenin, ömrü de nihâyet bulur.
  2. İrâdî zikir: Beşerin, kendi irâdesiyle yaptığı zikir ve tesbîhtir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 3, Erkam Yayınları