Kur’ân-ı Kerim’den Alınacak Feyiz

KUR’ÂNIMIZ

Kur’ân müttakîlere, Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştıracak tefekkürü sevdirir, onları düşünmeye sevk eder ve bunu kolaylaştırır. İnsanın iç âlemini arındırır. Gönüller, Kur’ân’ın feyziyle dolduğu nisbette kemâl bulur.

Kur’ân-ı Kerîm, murâd-ı ilâhîyi ifâde eder. Kur’ân’dan Allâh’a yakın olan takvâ sahipleri daha iyi anlarlar. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:

“O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” (el-Bakara, 2)

ALLAH’A YAKINLAŞTIRACAK TEFEKKÜR

Kur’ân müttakîlere, Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştıracak tefekkürü sevdirir, onları düşünmeye sevk eder ve bunu kolaylaştırır. İnsanın iç âlemini arındırır. Gönüller, Kur’ân’ın feyziyle dolduğu nisbette kemâl bulur.

İnsanın kemâli için; bedenî temizliği kadar, kalbî temizliği de zarûrîdir. Bunun yollarını da insanlığa Kur’ân haber vermektedir.

Cenâb-ı Hak, bizden kalb-i selîm, yani temiz bir kalp istemektedir. Bu sebeple kalplerimizin hantallaşmasından nehyetmekte ve bunun reçetesinin de Kur’ân olduğunu haber vermektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Îmân edenlerin Allâh’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (el-Hadîd, 16)

HİDAYET REHBERİMİZ

Bütün ibâdetlerde olduğu gibi hidâyet rehberimiz Kur’ân’dan lâyıkıyla istifâde edebilmek de ona ihlâs, takvâ ve samîmiyetle yaklaşmaya bağlıdır. Kalbî hastalıklar, insanın Kur’ân’la doğru buluşmasına mânî olur. Hattâ Kur’ân’ın rahmeti, şifâsı ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine murdarlığa dûçâr olurlar.

KUR’ÂN’IN SIR VE HİKMETLERİ

Ayrıca Kur’ân, herkese kalbî istîdâdı nisbetinde sır ve hikmetlerini açıp derinleşir. Avâm-havâs bütün mü’minler aynı rahle önünde diz çöküp Kur’ân okurlar, fakat herkes kendi kalbî seviyesine göre ondan bir netice alır.

Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve rûhâniyetle dolmuş bir gönle kim bilir ne muhteşem sırlar ilhâm eder?!

Hazret-i Ömer’in şu hâli, Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl bir keyfiyet ile okumak gerektiği noktasında çok düşündürücüdür. O büyük sahâbî:

“Bakara Sûresi’ni on iki senede hatmettim ve şükür için bir deve kurbân ettim!..” buyurmuştur. (Kur­tu­bî, Tefsîr, I, 40)

Hazret-i Ebû Bekir (r.a) da şöyle demiştir:

“Kur’ân’ın bir âyetinin îzâhını yapmak, bana, onu sadece ezberlemekten daha güzel gelmektedir.” (İbnü’l-Enbârî, Kitâbu Îzâhi’l-Vakf, I, 23)

O güzîde sahâbîlerin Kur’ân okuyuşu, sadece lafızların telaffuzundan ibâret bir okuyuş değildi. O okuyuş, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbedip oradaki ilâhî tâlimatların tefekküründe derinleşerek hassas bir kalp ile okumaktı. Kur’ân’ı gerçek mânâda okumak ve ondan lâyıkıyla istifâde etmek de, ancak bu şekilde mümkündür.

Yani Kur’ân’dan istifâde husûsunda insanlar derece derecedir. İnsanların kimisi nefsine zulmeder, Kur’ân’ı öğrendiği hâlde gereği gibi okuyup amel etmeyerek en büyük nîmeti ziyân etmiş olur. Kimi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi ise Kur’ân’ı hayatının mihveri kılarak Allâh’ın izniyle hayır yolunda ilerler ve Rabb’iyle dost olur.[1]

GERÇEK MÜ’MİNLER

Kur’ân-ı Kerîm’de gerçek mü’minler hakkında şöyle buyrulmuştur:

“Allâh’ın âyetleri okunduğunda sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

KUR’ÂN’I GÜZEL OKU!

Hak Teâlâ, Kur’ân’ı güzelce okumak, zihnen ve kalben idrâk etmek ve muktezâsınca yaşamak sûretiyle onunla mûtenâ bir alâka kurmamızı murâd etmektedir. Bunun aksine Kur’ân ile ilgilenmemek, onunla alâkayı kesmek ve onu ihmal etmek, ağır bir âhiret vebâlidir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Her kim Kur’ân’ı öğrenir de (Mushaf’ı asar) ilgilenmez, bakmaz (onunla istikâmetlenmez) ise, kıyâmet günü gelir, (Kur’ân o kimsenin) yakasına yapışır:

«–Yâ Rabbî, bu kulun beni hapsetti. Beni terk edip uzak kaldı. Benimle amel etmedi. Benimle onun arasında Sen hüküm ver.» der.” (Âlûsî, Rûhu’l-Meâni, XIX, 14)

Bu hakîkatten dolayıdır ki Hazret-i Ömer (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, bunun aksine hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zira Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahman’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır...” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)

Mü’minler olarak Kur’ân-ı Kerîm ile alâkamızı muhâsebe etmemiz zarûrîdir. Acaba Kur’ân ile alâkamız, Allah ve Rasûlü’nün arzu buyurduğu seviyeye ne kadar yakın? Kur’ân’ın rûhânî dokusundan ne kadar hissedar durumdayız?

TEFEKKÜR DÜNYASI

Velhâsıl, Kur’ân ile buluşan mü’min yürekler, Kâinâtın Hâlıkı’nın müstesnâ bir tecellî mekânı olur. Kur’ân ile yaşayan bir insan, şu muazzam ve muhteşem kâinâtın bir yelpaze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olmanın huzur ve saâdetini yaşar. Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyasının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır.

EN BEREKETLİ VAKİTLER

Bu muhteşem kapıdan tilâvet, tefekkür, tezekkür, kıyam ve zikirle girmeye en elverişli, en bereketli vakitler ise, ancak ve ancak seherlerdir.

[1] Bkz. Fâtır, 32.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları