Kişi Sevdiği İle Beraberdir Prensibinin Hayata Yansımaları

PEYGAMBERİMİZ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerifini sahâbe nasıl anladı ve yaşadı? Onlardan almamız gereken dersler nelerdir? Bu hadîsin pratikte hayatımıza yansımaları nelerdir?

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Nerede beraber? 

Mesela Sevbân -radıyallâhu anh- âhirette Efendimiz’le beraber olabilmek için dünyada plan yapıyor.

Sevbân -radıyallâhu anh- dünyada Allah Rasûlü ile beraber olmanın lezzetini almış ki, âhirette de Efendimiz’le beraber olmak istiyor. Kalbi benzersiz bir lezzete nâil olmuş…

Mesela ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları muhabbet, hürmet ve edep hissiyâtı içinde, Rasûlullah Efendimiz’in sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hâlini:

“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş var. Kıpırdasak uçacak zannederdik.” şeklinde ifade buyurmuşlardır.

Bu nedir? Bu büyük bir mânevî lezzet alma hâlidir. Doyulmaz bir lezzettir. Mânevî lezzet alınmadan ashâb-ı kirâmın tarif ettiği o sohbet hâli oluşmaz. 

Sevbân da bu mânevî lezzeti tattığı için, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ayrılmak kendisine çok giran geliyor. 

NEDİR BU HALİN?

Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Sevbân’ı üzgün görünce ona soruyor:

“–Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin? Seni bu kedere süren nedir, niçin gamlısın?”

Sevbân -radıyallâhu anh- muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdâlı gönlüyle, şöyle cevap veriyor: 

“–Yâ Rasûlâllah! Burada ben sizin sohbetinizde hâlden hâle geçiyorum, eve gidiyorum, size hasret kalıyorum. Kim bilir kıyamet günü benim hâlim ne olacak? Nereye savrulacağım? Siz peygamberlerin zirvesinde olacaksınız. Ben ise nerede olacağımı bile bilmiyorum. Bu düşünce beni sararıp solduruyor, mahzun ediyor!”

Bir rivayete göre orada, bir rivayete göre başka bir hâdisede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o hadîs-i şerîfi buyuruyorlar: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Demek ki ashâb-ı kirâm’ın sohbetlerde aldığı mânevî lezzet öyle had safhaya ulaştı ki, artık o lezzetten firak, ayrılış dayanılmaz bir hasret hâline geldi.

O Lezzeti Biz Nasıl Bulacağız?

Yûnus gibi başını eşiğe koymakla başlıyor. Evliyâullahın muhtelif çilelerden geçmesi, hep birbirine benzer misallerdir. Mesela Hâlid-i Bağdadî, Abdullah Dehlevî Hazretleri’ne gittiği zaman etrafındakilere iltifat ediliyor, Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’ne ise; “Evlâdım, tuvaletlerin temizliği sana verildi!” deniyor. 

Aziz Mahmut Hüdayî Hazretleri Bursa kadısı iken, kendisine sırmalı cübbesiyle Bursa sokaklarında ciğer sattırılıyor. Önce o ciğeri satıyor, ama ondan sonra cihana yön veren Osmanlı sultanlarına rehber oluyor. O ciğeri satmadan, olmuyor. 

Dikkat ederseniz bunlar hep teslîmiyet eğitimi, nefs eğitimi. Teslîmiyet olmadan, tevâzu olmadan, nefs eğitimi olmadan o lezzet alınmaya başlamaz. Önce varlığından geçmek gerekiyor.

Oralardan Rasûlullah Efendimiz’e nasıl geliniyor? Yani diyelim ki Hüdayî Hazretleri öyle bir terbiyeden geçiyor, Hâlid-i Bağdadî, Yûnus Emre benzerleri başını eşiğe koyuyor, oradan bir Rasûlullah sevdâsına nasıl geliniyor Efendim?

Âyete baktığımız zaman;

“Sonra da ona (o kişiye) günâhını ve takvâsını (neyin isyan, neyin itâat olduğunu bildirerek) ilhâm edene (yemin olsun).” (eş-Şems, 8) buyrulduğunu görüyoruz.

 Demek ki, önce fücurdan, kötülüklerden uzaklaşılacak, kalp saflaşacak, temizleşecek, berraklaşacak. “Lâ ilâhe” faslı kapanacak. Yani kalp, Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden korunacak. İçimizde hiçbir put kalmayacak. Kendi hevâmızdan, heveslerimizden bir bir korunacağız. 

Sonra “İllallah” ile kalp, Cenâb-ı Hak’la beraber olmaya başlayacak ve cemâlî sıfatlar o kalpte tecellî edecek.  “Sadece Sen varsın, yâ Rabbî!” denecek. 

Rabbimiz, biraz önce okuduğumuz Şems Sûresi’nin 8. âyet-i kerîmesinin devamında şöyle buyuruyor:

(Ki) onu (o nefsini, günahlardan) temizleyen muhakkak kurtulmuştur!” (eş-Şems, 9)

Peygamberler için bile, tâbiri câizse yapılan uygulama böyledir, önce bütün peygamberlerin iç âlemi  temizleniyor. İç âlemin temizlenmesinin neticesinde de  kitap ve hikmet telakkî ediliyor. Kitap, vahiy öyle temizlenmiş, rafine olmuş bir kalbe iniyor. Sonra Kur’ân’da derinleşme başlıyor ve hikmet oluşuyor. 

Hikmet, aklın acziyetinden sonra başlar. Eşyanın, hâdisâtın, vukuatın sırrî tarafı o kalpte tecellî eder. İşte o zaman muhabbet arttıkça artıyor. Allâh’ı da yakından tanıma başlıyor. 

Ashâb-ı kirâm’da bu durum zirve hâlindeydi. Mesela bir tesettür âyeti iniyordu, herkes evinde örtü olarak ne varsa alıp kesiyorlar, başlarına örtüp çıkıyorlardı o anda. Bu nedir? İşte bu teslîmiyettir. İşte bu sevgi ve muhabbetin bir tezahürüdür. 

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’i seviyor, ashâb-ı kirâm da seviyor.

Hattâ bir âyet indiği zaman, “Gökten bir sofra indi zannederdik.” buyuruyorlar. Hemen; “Bu âyette Allâhʼın murâdı nedir? Allâhʼın rızâsına nasıl kavuşuruz?” derlerdi. Hanımlarının da, beyleri eve geldiği zaman ilk sordukları soru şu olurdu:

“–Bugün hangi âyetler indi? Allah Rasûlü’nün fem-i muhsininden ne gibi hadisler vârid oldu?”

Sabahleyin efendilerini yolcularken de;

“–Sakın bizlere haram lokma getirmeyin! Biz açlığa dayanırız, fakat cehennem azabına dayanamayız!” derlerdi.

Bu nedir? Aşk ve muhabbettir. Allah Rasûlü’nün hâliyle hâllenmektir. 

Üsve-i hasene olan Efendimiz’e ne kadar yaklaşılırsa, tefekkür o kadar artar, sunûhat o kadar artar, tulûatlar o kadar artar.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mülakatlar - Rahmet Peygamberi (s.a.v) ve Biz, Erkam Yayınları