Kibir: Ruhî Hastalık ve İnsan Akıbeti

İMAN

Kibir neden insanı hem kendine hem de çevresine zarar veren bir hastalığa dönüştürür? İnsan, ne zaman Firavun ve Kârûn misaline düşer?

Ruhî hastalıkların başında kibir gelir. Kibir, haddini bilmemekten kaynaklanır. Tevazuunun zıddıdır. Tedavi edilmezse sahibini helâke götürür. İktidara, güce sahipse firavun gibi hem kendini hem de yönettiklerini mahveder.

KİBRİN KÖKENİ VE TARİHÎ ÖRNEKLERİ

İlk kibirlenen ve kibri sebebiyle Allah'a isyan eden ve cennetten kovulan iblistir. Allah, iblise “Emrettiğim zaman seni Âdem’e secde etmekten alıkoyan nedir?’ diye sordu. İblis: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’ dedi. Allah: ‘Öyleyse cennetten aşağı in, orada büyüklük taslamak senin haddin değil. Çık oradan! Çünkü sen aşağılıklardansın.” (A’raf, 12-13)

Kendini herkesten büyük ve üstün gören kimse dağın tepesinde olup aşağıdakileri uzaklık sebebiyle küçük gören kimse gibidir. Hâlbuki bu bir göz yanılmasıdır.

TEVAZU VE BÜYÜKLÜK: ALLAH’A MAHSUS HAKİKÂT

Gerçek anlamda büyüklük sadece Allah’a mahsustur. Ezanda, kamette, namaz içinde en çok tekrar edilen “Allahu Ekber” (Allah en büyüktür.) ifadesi, kibirlenenlere karşı bir ikaz ve hatırlatmadır. Siz haddinizi bilin, Firavun ve Nemrut gibi ilahlığa kalkışmayın demektir. “Göklerde ve yerde büyüklük yalnız Allah’a aittir. O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Câsiye, 37)

Her konuda olduğu gibi tevazu konusunda da en güzel örnek olan Hazreti Peygamber, “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse asla cennete giremez.” buyurdu. Birisi de “Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever.” deyince, Allah Rasûlü, “Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakkı kabul etmeyip insanları küçük görmektir.” (Müslim, İman, 147)

Kul kibirlendiği zaman bir bakıma Mevlâ ile yarışa girmiş olur. Kudsî hadiste şöyle buyruluyor: “Azamet ve kibriya benim iç ve dış elbisemdir. Bu hususta kim benimle yarışırsa ona azap ederim.” (Müslim, Birr, 136)

İmam Gazali bu davranışı bir hizmetçinin, padişahın tacını giyerek onun tahtına oturup hükmetmeye kalkışmasına benzetir. Bir uşak için bundan daha büyük bir saygısızlık olur mu? Bu uşak padişahın en ağır cezasına çarptırılır. Kendini beğenmek ve başkasından üstün görmek psikolojik bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanmayan pek az kimse vardır. İnsanların en hayırlıları olan ashâb-ı kiram bile on iki bin kişiyle Huneyn savaşına giderken “Artık bizi bugün kimse yenemez.” demişler fakat Hevazinlilerin ok yağmuru karşısında bozguna uğramışlardı. Cenâb-ı Hak bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz. Fakat bu size fayda vermedi. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.” (Tövbe, 25)

Gazalî merhuma göre kibir, “bâtınî” ve “zâhirî” olmak üzere ikiye ayrılır. Bâtınî kibir, nefsin derinliklerinde olan bir hususiyettir. Zâhirî kibir ise bâtınî kibrin dış organlarda tezahür etmesidir. Bu durum insanın davranışlarında kendini gösterir.

Kibirli insan konuşmasından, yürüyüşünden, bakışından, giyinişinden, oturuşundan, kalkışından belli olur. Kendini hep başkalarından farklı konumda göstermek ister. Kibir bir hastalıktır, kibirli ise bir zavallıdır.

Anlatıldığına göre İskender geliyor diye binlerce insan yollara dökülüp heyecanla beklerken Diyojen hiç istifini bozmadan oturuyormuş. “Gelenin kim olduğunu bilmiyor musun?” diye onu tartaklamaya kalkmışlar. İskender “Durun, dokunmayın.” demiş ve Diyojene: “İnsanlar İskender geliyor diye yerlere yatıp kalkıyorlar. “Sen İskender’i tanımıyor musun?” dedi. Diyojen “Tanıyorum, iyi tanıyorum.” diye cevap verdi. İskender: “O halde söyle, kimim ben?” Diyojen: “Sen benim kölemin kölesisin.” dedi. İskender sarsıldı. Yerinde duramadı ve atından inip: “Bu ne demek?” deyince Diyojen: “Sen toprak için insan öldürüyorsun. Dünya benim kölem. Sen de benim köleme köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak.” dedi. İskender bunu kabullendi. Onun büyük bir bilge olduğunu anladı ve “Dile benden ne dilersen.” dedi. Diyojen '”Gölge etme, başka ihsan istemem.” dedi. İskender’de az da olsa insaf varmış. Yoksa Diyojen’i ölümle cezalandırabilirdi.

Acı olan bugün nefsinin kölesi olan bazı liderler dünyaya efendilik taslıyorlar. Servetlerine, silahlarına güvenen modern dünyanın Firavun ve Nemrutları aslında farkında olmadan kendilerinin ve milletlerinin sonunu hazırlıyorlar. “Zulümle âbâd olanın âkıbeti berbat olur.” gerçeğini göremiyorlar. Tarih nice zorba mütekebbirlere ve onların korkunç akıbetlerine şahittir.

Kibirlenme çeşit çeşittir. Bazıları zenginliğiyle kibirlenir. Bunun en çarpıcı misali Kârûn’dur. O servetiyle şımardı. Serveti Allah’tan değil, kendinden bildi. Neticede Allah onu ve sarayını yerin dibine geçirdi. Bugünün Kârûnlarının akıbeti de şüphesiz aynı olacaktır.

Fiziki olarak yakışıklılık ve güzellik de kibir sebebidir. Hâlbuki bunlar insanın gayretiyle elde edilen şeyler değildir. “İnsanları yaratan ve onlara dilediği şekli veren Allah’tır. Sizi ana rahminde dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Âl-i İmrân, 6) Güzel bedene sahip olanlar, kibirleneceklerine, bu güzelliği verene teşekkür etmelidirler.

Soy-sopla övünmek de kibir alâmetidir. Hâlis iman ve sâlih amel sahibi olmayanların nesebi kendilerine bir mertebe kazandırmaz. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, “Kim ki ameli kendisini geri bırakır, nesebi onu ileri götürmez.” buyurmuştur. Hazret-i Peygamber, ilmi, böbürlenmek ve cahillerle münakaşa etmek veya makam mevki için öğrenenlerin cehennemlik olduğunu bildirmiştir.

Peygamberlerin yürüttüğü tevhid mücadelesine karşı direnenler ve ilk karşı çıkanlar hep ekabir takımı olmuştur: “Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara: ‘Siz Salih’in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?’ dediler. Onlar da ‘Şüphesiz biz onunla indirilene inanıyoruz.’ dediler. Büyüklük taslayanlar, ‘Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz.’ dediler.” (Âraf, 75-76)

Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde bu kodaman takımına vurgu yapılır. Bunlar genellikle ekâbir, mücrim, mele’, müstekbir, mütref olarak ifade edilirler. Hz. Nuh’a ve ona iman edenlere karşı tavır koyanlar da bunlardır. “Kavminin inkârcı ileri gelenleri de ‘Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Basit ve dar görüşlülerimizden başkasının sana uyduğunu da görmüyoruz. Sizde bize karşı bir üstünlük olduğunu da görmüyoruz. Aksine biz sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd, 27)

Hz. Peygamber’e karşı koyanlar da Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Ümeyye bin Halef gibi Mekke’nin kodaman ve kibirli takımıydı. Onlar Bilal, Ammar, Süheyb gibi garibanlarla aynı karede görülmek istemiyorlardı. Hz. Peygamber’den kendileri için özel gün belirlemesini istiyorlardı. Zaten Hz. Peygamber’i peygamberliğe lâyık görmüyorlardı. Çünkü yetim ve fakir idi. “Onlar bu Kur’an iki büyük şehirden (Mekke ve Taif'ten) bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” (Zuhruf, 31) Velid bin Muğire şöyle demişti: “Kureyş’in büyüğü ve efendisi olan ben yahut Sakif kabilesinin ulusu Amr bin Umeyr dururken Kur’an Muhammed’e mi inecek?”

Tarih baştan sona bu imansız mücrim ve müstekbirlerle mü'min, gariban ve müstezafların mücadelesiyle doludur. Günümüzün mücadeleleri de aynı çizgi ve tarzda devam etmektedir. Para, silah ve medya gücüne sahip modern firavunlar dünyamızı kaosa ve uçuruma sürüklemektedirler.

Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479