Keramet Göstermek Bir Velilik Şartı mıdır? Kerameti Olmayan Birine Mürşid Denilebilir mi?

İHTİSAS

Kerametin sıhhati ve meşruiyeti için şartlar nelerdir? Mucize ile keramet arasındaki farklar nelerdir? Keramet göstermek bir velilik şartı mıdır? Kerameti olmayan birine mürşid denilebilir mi?

Hazırlayan: Dr. Ali İhsan Kılıç

Tasavvuf ve kelâm literatüründe merkezi bir konuma sahip olan keramet, velîden sâdır olabilen ve tabiatın olağan işleyişine (âdet) aykırı görünen hâdise ve tasarruflar için kullanılan bir kavramdır. Ancak keramet, velînin kendi şahsî kudretiyle gerçekleştirdiği bir güç gösterisi değil, Allah’ın (c.c.) kuluna bir lütfu ve aynı zamanda bir imtihanı olarak değerlendirilir. Bu nedenle erken dönem kaynaklar, kerametin varlığını ilke olarak kabul ederken velîliği yalnızca keramet gösterme ile sınırlandırmamışlardır. Tasavvufla ilgili eserler kaleme alan müellifler bu duruma özel olarak dikkat çekmişlerdir. Örneğin, Kelâbâzî’nin aktardığı bilgilere göre bir velide olağanüstü hâllerin meydana gelmesi mümkündür. Ancak o, velâyetin merkezinde Allah’a yapılan kulluk, hâlin kemali ve manevî hayatındaki değişimlerin yer aldığını söylemiştir. Benzer şekilde Abdülkerim Kuşeyrî de velîyi temelde şeriata bağlılık ve mahfûziyet (dinî sınırlar içinde korunmuşluk) üzerinden tanımlayarak kerametin şart olmadığını ifade etmiştir. (Kelâbâzî, 2016, s. 130-131; Kuşeyrî, 2014, s. 348, 433)

Kerametin Sıhhati ve Meşruiyeti İçin Bazı Şartlar

Klasik kaynaklarda kerametin sıhhati ve meşruiyeti için bazı şartlar zikredilir. İlk olarak, kerametle meydana gelen bir fiil veya iddia, şeriata açıkça aykırı olmamalıdır; zira şeriat dışına taşan bir olağanüstülük kişinin veli bir zat olduğunu göstermez. İkincisi, kerametin bir meydan okuma veya kendini ispat amacıyla yapılmaması gerekir, yani kişinin bunu bir üstünlük göstergesine dönüştürmemesi esastır. Sûfîler, böyle bir tavrın riya ve enaniyet riskini büyüttüğünü söyleyerek kerametin gizlenmesinin (kitmân) asıl olup, bunun velî için bir edep ve gereklilik olduğunu vurgular. Ayrıca her olağanüstü (harikulade) olay keramet olmayabilir; eğer kişi istikâmet üzere değilse bu durum onu aldanmaya sürükleyen bir istidrâc (ilahî bir tuzak veya imtihan) olarak değerlendirilir. (Hücvirî, 2010, s. 281-289)

Keramet ile Mucizenin Farkı

Kerametle ilgili karşılaşılan meselelerin başında kerametin mucize ile karıştırılması gelmektedir. Zira bir anlamda olağanüstü hâller olarak da görülen mucizeler de   nübüvveti ispat çabalarının merkezinde yer alır. Bu sebeple kerametin meydana gelmesini mümkün gören âlim ve sûfîler, mucize ile keramet arasındaki farkları izah etme gereği duymuşlardır. Buna göre mucize, peygamberliğin doğruluğuna delalet eden, nübüvvetle ilişkili ve ümmeti ikna etmeyi amaçlayan beşer kudretinin üstünde bir ilahî destektir. Keramet ise velî için bir ispat aracı değildir. Yani onun keramet göstermek gibi bir zorunluluğu yoktur. Hücvirî bu ayrımı şu şekilde vurgular; Mucize ‘peygamberlik iddiasını tasdik eden’ bir işarettir; keramet ise ‘peygamberlik iddiası taşımayan’ velîye Allah’ın ikramı olarak, genellikle onun şahsî hayatında yaşanan olağanüstü bir hâl şeklinde görünür. (Hakîm et-Tirmizî, 2018, s. 166-167; Hücvirî, 282-283; İbnü’l-Arabî, c. 2, s. 221; c. 8, s. 318-319.)

Keramet Göstermek Velîliğin Şartı mıdır?

Bu noktada “keramet göstermek velîliğin şartı mıdır?” sorusunun cevabı belirginleşir: Hayır, velâyetin temel ölçüsü olağanüstülük değil, istikâmettir. Kuşeyrî ve Hücvirî gibi klasik müellifler tarafından vurgulandığı üzere, kuldan istenen keramet değil istikâmettir; zira istikâmet kişinin dinî-ahlâkî çizgideki sahih kulluğunu ve Allah’ın razı olduğu hali temsil eder. Kerametler tek tip de değildir; tayy-i mekân, kalpte geçen düşüncelere nüfuz etmek gibi hissî/kevnî kerametlerden bahsedilir. Ancak daha ziyade, güzel ahlakın korunması, nefsin terbiyesi ve ilmin derinleşmesi gibi manevî kerametler önemsenir. Hatta çoğu sûfîye göre en büyük keramet, Allah’ı ve eşyayı hakkıyla bilmek anlamına gelen “ilim/maarifet”tir ve bu tür manevî kerametler, içinde aldatma ve tuzağın olmadığı daha kalıcı bir kemâl işaretleridir. (Kuşeyrî, s. 288, 348-350, Hücvirî, s. 281; İbnü’l-Arabî, c. 8, s. 308-311.)

Kerameti Olmayan Birine Mürşid Denilebilir mi?

Dolayısıyla “kerameti olmayan birine mürşid denilebilir mi?” sorusunda belirleyici ölçüt mürşidin şeriata bağlılığı, sahih ilmi ve irşâd ehliyetidir. Mürşidlik, müridi tevhid makamına götüren yolu bilen ve ona basîretle rehberlik eden bir “manevî tabiplik” vazifesidir. Keramet, eğer varsa bu irşadın temeli veya şartı değil, en fazla istikâmetle uyumlu bir lütuf olarak değerlendirilir; yokluğu ise mürşidlik vasfına herhangi bir halel getirmez, mürşit için bir eksiklik sayılmaz. Hatta sûfîler içerisinde İbnü’l-Arabî tarafından en üst makama yerleştirilen Melâmîler gibi ricâl sınıfları, sahip oldukları tasarruf yetkisini edeben ve bilginin kemali gereği kullanmayarak kerameti terk etme makamını daha üstün derece olarak görmüşlerdir. (İbnü’l-Arabî, 2008, s. 140-141; İbnü’l-Arabî, c. 8, s. 312; Kılıç, 2021, s. 280-283)

KAYNAKÇA

  • Hakîm et-Tirmizî. Hatmü’l-evliyâ: Velîliğin Sonu. çev. Salih Çift. İstanbul: İnsan Yayınları, 2018.
  • Hücvirî. Hakikat Bilgisi. haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2010.
  • İbnü’l-Arabî. Fütûhât-ı Mekkiyye. çev. Ekrem Demirli. 18 cilt. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007-2012.
  • İbnü’l-Arabî. Fusûsu’l-hikem. çev. Ekrem Demirli. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008.
  • Kuşeyrî, Abdülkerim. Kuşeyrî Risâlesi. haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014.
  • Kelâbâzî. Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta’arruf. çev. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016.
  • Kılıç, Ali İhsan. “İbnü’l-Arabî’nin Velâyet Öğretisi”. Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021.