Kendisine Vahiy Ulaşmayan İnsan Allah’ı Bilmekle Yükümlü müdür?
Kendisine vahiy ulaşmayan insan Allah’ı bilmekle yükümlü müdür?
Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim DELEN
Dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir peygamberin davetinden haberdar olmadan yaşayan bir insan düşünün bu kişi ne Kur’an’ı okumuş ne de kendisine Allah’ın varlığından ve birliğinden söz eden birisiyle karşılaşmış olsun. Ancak bu kişi çevresindeki varlıkları gözlemleyebiliyor, kendi varlığı üzerine düşünebiliyor ve akıl yürütebiliyor olsun. Peki böyle bir insan, yalnızca aklını kullanarak Allah’ın varlığını bilmekle yükümlü müdür? Böyle bir durumda olan kişi Allah’ın varlığına ulaşamadığı takdirde bundan dolayı sorumlu tutulabilir mi?
Bu sorular, İslâm düşüncesinde asırlardır tartışılan önemli bir kelâmi meseleye işaret etmektedir. Tartışmanın merkezinde mârifetullah, yani Allah’ı bilme yükümlülüğü yatmaktadır. Tartışma esas itibarıyla insanın akıl yoluyla Allah’ın varlığını bilip bilemeyeceğinden ziyade, bu bilgiye ulaşmasının dinen zorunlu olup olmadığıyla ilgilidir. Başka bir ifadeyle, Allah’ı bilmek aklın insana yüklediği bir sorumluluk mudur, yoksa bu sorumluluğun doğabilmesi için mutlaka ilahî bir bildirimin bulunması mı gerekir? (Yurdagür, 1995)
Akıl Bir Şeyi Zorunlu Kılabilir mi?
Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle şu iki kavram üzerinde durmak gerekir: Aklî vücûb ve şer‘î vücûb. Aklî vücûb, bir davranışın gerekliliğinin akıl yoluyla bilinebileceğini; şer‘î vücûb ise bir yükümlülüğün ancak ilahî bildirimle sabit olacağını ifade eder.
Örneğin kendisine iyilik yapan birine teşekkür etmenin güzel bir davranış olduğunu hemen herkes kabul eder. Peki bu davranış yalnızca güzel midir, yoksa yapılması zorunlu mudur? Daha önemlisi, teşekkür etmeyen kişi sadece ahlâken yanlış mı davranmış olur, yoksa bir yükümlülüğü ihlal ettiği için cezayı da hak eder mi?
Kelâm alimlerinin şükrü’l-mün‘im (nimet verene şükretme) bağlamında ele aldıkları mesele tam olarak budur. İnsan sahip olduğu hayatın, aklın ve çevresindeki nimetlerin bir ikram edeni bulunduğunu düşünerek O’nu tanımakla yükümlü olabilir mi?
Bu konuda kelam alimleri arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır:
Mu‘tezile: İnsan Aklıyla Allah’ı Bilmek Zorundadır
Mu‘tezile’ye göre kendisine bir peygamber ulaşmayan insan Allah’ın varlığını bilmekle yükümlüdür. Çünkü akıl, Allah’ın varlığını bilmeye imkân verdiği gibi bu bilgiye ulaşmanın gerekli olduğunu da kavrayabilir.
Mu‘tezilî âlimler vahiy gelmeden önce temel dinî bilgileri edinmenin ve nimet verene şükretmenin zorunlu olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Onlara göre insan, aklı sayesinde iyi ve kötü davranışlar arasında ayrım yapabilir ve birtakım yükümlülüklerin farkına varabilir (Câhiz, 1384, 4: 298)
Burada bir başka önemli mesele de nazar, yani akıl yürütmedir. Mu‘tezilî kelâmcıların önemli bir kısmına göre mükellefin ilk yükümlülüğü Allah’ın varlığını bilmeye götüren düşünme faaliyetidir. Zira Allah hakkında bilgi sahibi olmak, insanın öncelikle düşünmesini ve deliller üzerinde akıl yürütmesini gerektirir (Kādî Abdülcebbâr, 1996, 1: 75).
Dolayısıyla Mu‘tezile’nin sorumuza verdiği cevap şu şekildedir: İnsana vahiy ulaşmamış olsa bile Allah’ı bilmek aklen zorunludur.
Eş‘arîlik: Yükümlülüğün Kaynağı Vahiydir
Eş‘arîler ise meseleye farklı bir noktadan yaklaşır. Onlara göre aklın bir şeyi bilme imkânına sahip olması, o şeyi bilmenin dinen zorunlu olduğu anlamına gelmez. Dinî yükümlülük ancak Allah’ın emir ve yasaklarıyla sabit olur (Bâkıllânî, 1421, 49).
Bu yaklaşımın temelinde, aklın bir fiilin iyiliğini veya kötülüğünü kavramasıyla o fiil hakkında bağlayıcı bir hüküm vermesi arasında ayrım yapılması yatmaktadır (Nesefî, 1432, 366).
Eş‘arîlerin en önemli delillerinden biri şu âyet-i kerîmedir:
“Biz bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.” (el-İsrâ 17/15).
Bu ayete göre bir kimsenin ilahî azapla karşılaşması, kendisine peygamber gönderilmesiyle ilişkilendirilmiştir. Eş‘arîler buradan hareketle peygamber daveti ulaşmayan kimsenin Allah’ı bilmediği için cezalandırılamayacağını savunurlar.
Eşariler nimet verene şükretmenin aklen vâcip olmadığı görüşünü savunurken bu ayete başvurmaktadır. Onlara göre peygamber gönderilmeden önce böyle bir yükümlülük bulunsaydı bunu yerine getirmeyen kişinin cezalandırılması da mümkün olmalıydı. Oysa ayet, peygamber gönderilmeden azap edilmeyeceğini bildirmektedir (Râzî, 1418, 1: 147 vd.).
Eş‘arîlerin yaklaşımının dikkat çekici yönü, aklın bilgi edinme imkânını bütünüyle reddetmemesidir. Asıl itiraz, aklın kendi başına dinî yükümlülük belirleyen bir merci olarak görülmesinedir.
Bu bakımdan Eş‘arîler için insanın Allah’ın varlığına akıl yoluyla ulaşabilmesi başka, bu bilgiye ulaşmadığı için sorumlu tutulması başka bir meseledir.
Ebû Hanîfe ve Mâtürîdî: Vahiy Olmasa da Allah Bilinebilir
Hanefî-Mâtürîdî gelenekte ise ağırlıklı görüş, insanın Allah’ı bilmekle aklen yükümlü olduğudur.
Ebû Hanîfe’ye (ö. 150/767) nispet edilen iki ifade bu yaklaşımı oldukça açık biçimde ortaya koymaktadır. Bunlardan ilki şöyledir:
“Göklerin ve yerin yaratılışını ve kendi yaratılışını gören hiç kimsenin yaratıcısını bilmemekte mazereti yoktur.”
İkinci ifade ise daha dikkat çekicidir:
“Allah hiçbir peygamber göndermeseydi, insanların O’nu akıllarıyla bilmeleri yine de gerekli olurdu.” (Ali el-Kārî, 1419, 306; Pezdevî, 1424, 214).
Bu yaklaşımın temel düşüncesi şudur: Allah, insana akıl vermiş ve yaşadığı âlemi kendi varlığının delilleriyle donatmıştır. İnsan, çevresindeki varlıkları ve kendi yaratılışını düşünerek bunların bir yaratıcısının bulunduğu sonucuna ulaşabilir.
Kur’an’da Hz. İbrâhim’in yıldız, ay ve güneş üzerine düşünmesini konu edinen anlatım da bu bağlamda önem taşımaktadır (el-En‘âm 6/75-79). Burada insanın gözlem ve akıl yürütme yoluyla hakikati araştırmasının dikkat çekici bir örneği bulunmaktadır.
İmam Mâtürîdî, nimet vereni bilmenin ve O’na şükretmenin aklen güzel, nimetleri inkâr etmenin ise kötü olduğunu belirtir. Ona göre insan aklı, bu temel ayrımı kavrayabilecek bir yeteneğe sahiptir (Mâtürîdî, 1970, 179-181).
Ancak burada önemli bir ayrıntı bulunmaktadır: Mâtürîdî’nin Allah’ı bilme konusunda akla verdiği önem, vahyi gereksiz gördüğü anlamına gelmez.
Aksine, insan aklı kendisine nimet veren bir yaratıcının bulunduğunu kavrayabilse de O’na nasıl şükredeceğini ve hangi davranışların ilahî rızaya uygun olduğunu bütün ayrıntılarıyla bilemez. Bunun için peygamberlerin rehberliğine ihtiyaç vardır.
Örneğin insan, kendisini yaratan Allah’a ibadet etmesi gerektiği düşüncesine ulaşabilir. Ancak namazın kaç rekât olduğunu, orucun hangi zamanlarda tutulacağını veya ibadetlerin nasıl yerine getirileceğini yalnızca aklını kullanarak belirleyemez.
Bu nedenle Mâtürîdî düşüncede akıl ve vahiy birbirinin alternatifi değildir. Akıl insanı Allah’ın varlığına götüren bir bilgi kaynağı, vahiy ise bu bilgiyi tamamlayan ve insana kulluğun yollarını öğreten ilahî rehberliktir.
Allah’ı Bilmemek Mutlaka Cezayı Gerektirir mi?
Tartışmanın temelinde, peygamber daveti kendisine ulaşmadan ölen kimsenin ahirette sorumlu olup olamayacağı meselesi yatmaktadır. Mu‘tezile ve aklî yükümlülüğü savunan Hanefî-Mâtürîdî âlimlere göre insan, aklıyla Allah’ın varlığını bilmekle yükümlüdür ve bu yükümlülüğü yerine getirmemesi sorumluluk doğurabilir. Eş‘arîler ise ilahî bildirim olmadan böyle bir yükümlülüğün ve buna bağlı bir cezanın söz konusu olmayacağını savunmaktadır (Pezdevî, 1424, 214). Bununla birlikte Allah’ı bilmenin aklen gerekli olması, bu gerekliliği yerine getirmeyen herkesin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelmeyebilir. Nitekim bazı alimler de yükümlülük ile cezâi zorunluluğu birbirinden ayıran bir yoruma yer vermektedir. Bu yaklaşım, aklî yükümlülük anlayışı ile İsrâ suresinin 15. ayetinde bildirilen, peygamber gönderilmeden azap edilmeyeceği hükmünü birlikte değerlendirmeye imkân tanımaktadır. Dolayısıyla dinî davetin kendisine hiç ulaşmadığı veya yanlış biçimde ulaştığı kişilerin ahiretteki durumları hakkında kesin bir hüküm vermekten kaçınılmalıdır (Ali el-Kārî, 1419, 308).
Sonuç
Vahiy ulaşmadan insanın Allah’ı bilmekle yükümlü olup olmadığı meselesi, İslâm düşüncesinde akıl, vahiy ve insanın sorumluluğu etrafında şekillenen önemli bir tartışmadır. Bu tartışma bize üç farklı sorunun aynı anlama gelmediğini göstermektedir: İnsan Allah’ı aklıyla bilebilir mi? Bilmek zorunda mıdır? Bilmediğinde mutlaka cezalandırılır mı?
Kelâmcıların bu sorulara verdikleri farklı cevaplar, yalnızca aklın sınırlarını değil, ilahî adaletin ve peygamber gönderilmesinin anlamını ve hikmetini de gündeme getirmektedir. Nihayetinde mesele, insanın neyi bilebileceği kadar, bilmediği bir şeyden hangi şartlarda sorumlu tutulup tutulamayacağı ile de ilgilidir.
KAYNAKÇA
- Ali el-Kārî, Ebü’l-Hasen Nûreddîn Alî b. Sultân Muhammed. Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber. thk. Vehbî Süleymân Gāvcî. Beyrut: Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, 1419.
- Bâkıllânî, Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib. el-İnṣâf fîmâ yecibü iʿtiḳādühû ve lâ yecûzü’l-cehlü bih. thk. Muhammed Zahid el-Kevserî. Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 2. Basım, 1421.
- Câhiz, Ebû Osmân Amr b. Bahr b. Mahbûb. Resâʾilü’l-Câḥiẓ. thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn. 4 Cilt. Kahire: Mektebetü’l-Hâncî, 1384.
- Kādî Abdülcebbâr. Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse. thk. Abdülkerîm Osman. 2 Cilt. Kahire: Mektebetü Vehbe, 3. Basım, 1996.
- Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Kitâbü’t-Tevḥîd. thk. Fethullah Halîf. İskenderiye: Dârü’l-Câmiâti’l-Mısriyye, 1970.
- Nesefî, Ebü’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd. Şerhu’l-ʿUmde fî ʿakīdeti ehli’s-sünne ve’l-cemâʿa (el-İʿtimâd fi’l-iʿtiḳād). thk. Abdullah Muhammed Abdullah İsmâil. Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 1432.
- Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed. Uṣûlü’d-dîn. thk. Hans Peter Linss. Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 1424.
- Râzî, Fahreddin Muhammed b. Ömer. el-Maḥṣûl fî ʿilmi uṣûli’l-fıḳh. thk. Tâhâ Câbir Feyyâz el-Alvânî. 6 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 3. Basım, 1418.
- Yurdagür, Metin. “Fetret”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 12/475-480. İstanbul: TDV Yayınları, 1995.