Kendi Kaleminden Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin Akidesi
Muhyiddin İbnü’l-Arabi Hazretleri kendi kaleminden akidesini anlatıyor.
Muhyiddin İbnü’l-Arabi Hazretleri akidesini anlatıyor.
Birinci Şehadetim
Ey kardeşlerim, dostlarım! Allah’ın rızasına erişesiniz. Ben zayıf, miskin ve her lahza Allah’a muhtaç bir kul ve bu kitabın yazarı olarak Allah’ı ve meleklerini ve yanımda hazır olup da sözümü işiten mü’minleri ve nihayet sizi de şâhid tutarak dil ve gönül ile şehâdet ederim ki:
Allah Teâlâ bir tek ilâhtır. Ulûhiyetinde ikincisi yoktur. Eş ve çocuk edinmekten münezzehtir. Her şeyin sahibi ve mâlikidir. Ortağı yoktur. Öyle bir sultandır ki veziri yoktur. Öyle bir yapıp yaratıcıdır ki beraberinde işlerinin düzenleyicisi ve yardımcısı yoktur. Vâcibü’l-Vücûddur; varlığı bir başkasının varlığına bağlı değildir. Bir başkasının var etmesine ihtiyâcı olmadan vardır. O, tek olarak kendi kendine vardır. Varlığının başlangıcı yoktur. Nihâyeti de yoktur. O bakîdir. Hiç bir şeye bağlı olmayan varlığı mutlaktır. Varlığının devamı da kendindendir.
Belli bir mekâna sığan, bir mekânla sınırlandırılan bir cevher olmadığı gibi, bekâsı düşünülemeyen gelip geçici bir araz da değildir. Ciheti ve yönü olan bir cisim de değildir. Her türlü cihet ve yönden münezzehtir.
Dilerse kalpler ve gözlerle görülür. Buyurduğu vechile Arş’a istivâ etmiştir. Hem de hangi manayı murâd buyurduysa o şekilde. Nitekim Arş ve onun dışındakiler O’nunla istivâ etmiş (ayakta durup düzen içinde kalabilmişler)dir.
Dünya da O’nundur, ukba da. O’nun misli ve dengi düşünülemez. Akıllar O’nu kavrayamaz. O’nu, ne “zaman” sınırlandırabilir, ne de bir “mekân” kaldırabilir. Bilakis mekân yok iken O var idi. O önceden nasıl idiyse şimdi de aynıdır. Mekânı ve onda olanı O yarattı. Zamanı da O halketti. Ve buyurdu ki: “Vâhid (bir tek) ve Hayy (daima diri) olan benim.”
Mahlukâtı koruyup gözetmek O’na zor gelmez. Mahlukâtı yaratması sebebiyle, kendisinde daha önceden var olmayan bir sıfatı kazanmış değildir. O’nun sıfatları sonradan oluşmuş (hâdis) değil kadimdir, ezelîdir. Sonradan olan şeylerin O’na hulûlü (O’na karışıp içine girmesi), ya da O’nun sonradan olan şeylere hulûlü gibi şeylerden O, münezzehtir. O, hâdis (sonradan olan) şeylerin O’ndan sonra olması ya da O’nun onlardan önce olması gibi bir durumdan da müberrâdır. Ancak şöyle denilebilir: O vardı, ancak beraberinde hiçbir şey yoktu. Öncelik ve sonralık O’nun yarattığı zaman parçalarını ifâde eden kelimelerden ibârettir. O’dur uyumayan (her şeyin kendisiyle kaim olduğu) Kayyûm. O’dur kendisine kimsenin zarar eriştiremeyeceği Kahhâr. O’nun gibisi yoktur. Misilsizdir. Arşı yaratıp, onu istivâ sınırı kılan, Kürsi’yi halketip, onu gökleri ve yeri içine alacak şekilde genişleten O’dur. Levh ve Kalemi var eden, mahlûkat arasında hüküm verilecek kıyamet gününe kadar mahlûkatı hakkındaki ilmini o kaleme yazdıran, daha önceden benzeri olmayan bu âlemi, eşsiz bir şekilde baştanbaşa yaratan, var olan her şeyi var eden, yarattığını helâke doğru götürüp eskiten, ruhları cesetlere bekçi olarak indiren ve bu ruh sahibi cesetleri de arzda halifeler yapan, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bize müsahhar kılıp hizmetimize veren O’dur. Hareket eden her bir zerre ya O’ndan gelmekte, ya da O’na gitmektedir.
İhtiyacı olmadığı halde her şeyi yarattı. O’nu böyle yapmaya bir zorlayıcı da yoktur. Fakat O’nun ilmi, halkettiğini yaratma hususunda önceden var olmuştur. Evvel O’dur, Âhir O’dur, Zâhir O’dur, Bâtın O’dur. Ve O, her şeye kâdirdir. İlmiyle her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi bir bir saymıştır. Gizliyi de, gizlinin gizlisini de O bilir. Gözlerin hain bakışlarını ve gönüllerin gizlediklerini bilir. Nasıl bilmesin ki Yaratıcısı O’dur.
“Hiç yaratan bilmez olur mu? O, en ince işleri görüp bilen (Latîf), ve her şeyden haberdâr olan (Habîr)dir.” (Mülk Sûresi, 14)
Tüm varlığı var olmadan önce bilmiş ve bu bilgisi çerçevesinde onları var etmiştir. Onları yine de bilmektedir. İlmine göre inşa ettiği varlıklar sebebiyle, ilminde bir yenilenme söz konusu değildir. Eşyayı mükemmel ve sağlam bir şekilde yaratmıştır.
Eşyaya hükmetmesini dilediği kimse yine ancak O’nunla hükmeder. Külliyyâtı bildiğinde şüphe yoktur. Doğru ve sağlam görüş serdeden ulemanın ittifakı ve icmaı ile cüz’iyyâtı da tam olarak bilir. Görünen şehâdet âlemini ve görünmeyen gayb âlemini bilen O’dur. Müşriklerin O’na koştukları ortaklardan münezzehtir. Dilediğini yapar. Göklerde ve yerde var olan her şey O’nun iradesinin (Mürid oluşunun) eseridir. Bir şeye iradesi tecelli etmeden kudreti taalluk etmez. Zira bilmediği bir şeyi dilemesi ya da fâil-i muhtar olanın dilemediğini yapması gibi bir şey aklen muhaldir. Yine aynı şekilde diri (Hayy) olmayan birine bu nevi hakikatleri nispet etmek muhal olduğu gibi, mevsuf olabilecek bir zât düşünülmeden sıfatların varlığını tasavvur etmek de muhaldir.
Bu varlık âleminde ne varsa, hepsi murad-ı ilâhinin bir neticesidir. Taat-isyân, kâr-zarar, köle-hür, soğuk-sıcak, hayat-ölüm, ele geçirmek-fevt etmek, gündüz-gece, doğruluk-eğrilik, kara-deniz, çift-tek, cevher-araz, hastalık-sıhhat, üzüntü-sevinç, ruh-cesed, karanlık-aydınlık, yer-gök, birleşme-ayrışma, az-çok, sabah-akşam, siyah-beyaz, uyku-uyanıklık, açık-gizli, hareketli-hareketsiz, kuru-yaş, kabuk-öz gibi böyle birbirine zıt, ayrı ve benzer ne varsa hepsi Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi neticesidir. Nasıl olmasın ki onları hep Allah yaratmıştır. Dilemeyen, irade etmeyen nasıl fâli-i muhtar olabilir ki?
O’nun emrini geri çevirecek yoktur. Hükmünü ta’kibe alacak da yoktur. Mülkünü dilediğine verir, dilediğinden söküp alır. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Dilediğini saptırır, dilediğine ise hidâyet eder. Dilediği olmuş, olmasını dilemediği olmamıştır. Bütün yaratılmışlar hep birlik olup, Allah’ın dilemediğini dilemek için toplansalar dileyemezler. Yine Allah’ın olmasını murad etmediğini yapmak için, bir araya gelseler Allah yapmak istediklerini murad etmedikçe bir şey yapamazlar. Güçleri yetmez. Allah onlara bu gücü vermez.
Küfür, iman, taat ve isyan hep O’nun meşiyyeti, hükmü ve irâdesine bağlıdır. Yüce Allah, âlem yok iken -her ne kadar O’nun ilminde hakikatı var ise de- bu irâde sıfatıyla muttasıftı. Daha sonra bütün âlemi, tefekkür ve tedebbüre ihtiyaç hissetmeden var etmiştir. Zira tefekkür ve tedebbür, cehalet ve bilgisizlikten kaynaklanır. Tefekkür ve tedebbür bilinmeyeni bilme yoludur. Yüce Allah için bilinmezlik söz konusu değildir. O cehaletten münezzehtir. Bilakis O, ezelî ilmi ve iradesiyle âlemi halketmiştir. Hem de ne zaman, nerede ve nasıl hâl ve şekilde olacağını murad etmişse öyle. Hakikatte varlık âleminde O’ndan başka mürid (irâde sâhibi) yoktur. Çünkü şöyle buyuran O’dur:
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. “ (İnsan Sûresi, 30)
Hak -sübhânehu ve Teâlâ- her şeyi ezelî olarak bildiği gibi, aynı zamanda hükmetmiş, murâd etmiş, tahsis etmiş, takdir etmiş ve icad etmiştir. Yine böylece, hareket edeni ve duranı, görür, işitir. En alt ve en yüce âlemlerin ötesinden konuşur. Uzaklık, duymasına engel değildir. Çünkü O, her şeye o şeyin kendisinden bile yakındır. Yakınlık, görmesine engel teşkil etmez. Zira O, aynı zamanda uzaktır. Nefsin derinliklerindeki fısıltıları işittiği gibi, çok hafif bir dokunmayla çıkan sesi dahi işitir. Gece karanlığında siyahı gördüğü gibi, su içinde suyu görür. Karışım, aydınlık, karanlık O’nun için bir engel değildir. O (her şeyi işiten) Semî, (her şeyi gören) Basîr’dir.
Hak Teâlâ’nın konuşması, sükûttan sonra oluşmuş bir kelâm değil, ya da vehmedilen bir suskunluktan sonra gerçekleşmiş bir kelâm olmayıp, diğer sıfatları gibi ezelî olan, ezelî kelâm sıfatıyla olmuştur. Musâ -aleyhisselâm-’a bu vasıftaki sıfatıyla konuşmuştur. Bu kelâmını Yüce Allah, tenzil (Kur’ân), Zebûr, Tevrat ve İncil diye isimlendirmiştir. Bu kelâm, harfsiz, savtsız (sessiz), nağmesiz ve lügatsiz olmuştur. Yüce Allah, seslerin, harflerin ve lügatlerin de yaratıcısıdır. Hak Teâlâ’nın kelâmı, dile ve lehçeye muhtaç değildir. Nitekim O’nun işitmesi kulağa, görmesi göze ihtiyaç hissetmez. Yine O’nun iradesi kalbinin olmasını gerektirmez. İlmi, delile ve burhana muhtaç değildir. Hayatı da, azaların imtizacından oluşan kalp boşluğundaki buhar oluşumundan değildir.
Zât-ı Sübhanî, ziyâde ve noksan kabul etmez. Uzaklık, yakınlık gibi mesafelerden münezzehtir. Hükümranlığı büyük, ihsanı umumî, nimetleri çoktur. O’nun dışında her şey O’nun Cûd’undan taşıp var olmuştur. Fazlı ve adaletini yaymak ya da kısmak O’na mahsustur.
Âlemi en mükemmel bir şekilde benzersiz olarak yaratmıştır. Mülkünde ortağı yoktur. Mülkünde O’nunla beraber bir müdebbir yardımcı da yoktur.
O in’am ve ihsan etti mi en güzelini yaparak kişiyi refaha eriştirir. Bu O’nun fazl ve ihsanıdır. Belâya çarptırınca da azaba uğratır ki, bu da O’nun adâleti gereğidir. Başkasının mülkünde tasarrufta bulunuyor değildir ki zulüm ve cevr kendisine nispet edilebilsin. Bir başkasının O’nun üzerinde hükümran olması söz konusu değildir ki, korku ya da ürperti gibi bir şeyle muttasıf olsun. O’nun dışında her şey O’nun hükümranlığına boyun eğmiştir. O’nun irâde ve emri doğrultusunda tasarrufta bulunabilir.
Nefislere (öz benliklerimize) takvayı ve fücûru ilham eden O Allah’tır. Dilediğinin hatalarından vazgeçer, cezalandırmaz. Dilediğini de muaheze eder. Dünyada da edebilir, ukbada da. Adaleti, fazlı ve ihsanı içinde değerlendirilemediği gibi, fazlı ve ihsanı da adaleti içinde değerlendirilemez.
Âlemi iki kabza (tecelli) halinde varlık âlemine çıkarmış ve onlara iki konak yeri yaratmış, sonra da, “şunlar cennetlik, şunlar da cehennemliktir, başka bir şeye aldırmam” buyurmuştur. Burada O’na hiç bir kimse kalkıp da itiraz etmemiştir. Zira orada O’ndan başka varlık sahnesinde hiç bir şey yoktu. Dolayısıyla bütün her şey, O’nun esmâsının tasarrufu altında olmuştur. Bir kabzası Celâl esmâsının, bir kabzası Cemâl esmâsının tasarrufu altına girmiş, kimi nimetler içinde, kimi de belâlar içinde olmuştur.
Hak Teâlâ hazretleri bütün âlemin saîd (iyi kimse) olmasını murad etseydi, elbette öyle olurdu. Şakî (kötü kimse) olmasını murad etseydi hepsi de şakî olurdu. Bunlardan ikisi de olmadı. Fakat ne murad etmişse o olmuş, kimileri şakî, kimileri de saîd olmuştur. Burada böyle olduğu gibi, yarın mahşer gününde de aynı olacaktır. Ezelî olanın verdiği hükmü değiştirmeye de yol yoktur. Allah Teâlâ namaz hakkında -her ne kadar elli vakit hükmünde ise de-beş vakittir hükmünü vermiş ve “katımda söz değiştirilmez. Her türlü tasarrufum ve iradem kendi mülkümde cereyan ettiğinden, Ben asla kullara zulmetmiş olmam”, buyurmuştur. Bütün bunlar, basar ve basiretlerin göremediği, fikirlerin ve kalplerin muttali olamadığı, ancak mevhibe-i ilâhî ve cûd–i Rahmanî ile kullarından bir kısmına Allah’ın bildirmesiyle bilinebilen bir sırr-ı hakikattir. Allah Teâlâ ancak bu özel kullara, önceden bu hakikati göstermiştir. O kullar da kendilerine bildirildiği zaman bu taksimatın ilâhî bir taksimat olduğunu ve bunun Kadim (olan Allah’ın) nüfûz edilmesi güç ince sırlarından olduğunu bilir ve anlarlar.
Kendisinden başka fâil(-i hakiki) olmayan ve varlığı için kendi zâtından başka bir varlık bulunmayan Allah’ı noksan sıfatlardan tenzîh ve tesbih ederim.
“Sizi de taptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat Sûresi, 96)
“O (Allah) mes’ul tutulamaz, onlar ise mes’ul tutulurlar.” (Enbiyâ Sûresi, 23)
“En mükemmel delil Allah’a aittir. Eğer O dileseydi, sizin hepinizi birden hidâyete erdirirdi.” (En’am Sûresi, 149)
İkinci Şehadetim
İkinci şehâdetim şudur ki:
Allah’ın vahdaniyetine, Allah’ı, meleklerini, bütün mahlûkatını ve sizi kendime şahit tuttuğum gibi, yine aynı şekilde Allah Teâlâ’yı, meleklerini, bütün mahlûkatını ve sizi kendime şahit tutarak derim ki:
Ben, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı içinden seçip çıkardığı Efendimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e iman ettim. Allah Teâlâ’nın O’nu bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak, Allah’ın izniyle kulları Allah’a davet edici ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdiğine ve O’nun Rabbinden kendisine indirileni tam olarak tebliğ ettiğine, emâneti yerine getirip ümmetine samimi bir şekilde nasihatte bulunduğuna iman ettim. Veda haccında beraberinde bulunan ashabının huzurunda durup, onlara bir hutbe irad ederek öğüt verdi. Korkutup sakındırdı. Müjdeleyip, uyarılarda bulundu. Vaad ve vaîdle dikkatlerini çekti. Yağmur gibi yağdı, gök gibi gürledi. Bunları bir kişiye değil, Allah’ın izniyle herkese umumî olarak yaptı. Sonra da buyurdu ki: «Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?» Orada bulunanlar: «Tebliğ ettin ey Allah’ın Resûlü!», dediler. Bunun üzerine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah’ım sen şâhid ol!» buyurdular.
Yine ben, bileyim bilmeyeyim O’nun getirdiklerinin tümüne inandım. O’nun getirdiklerinden bir kısmı şunlardır:
“Ölüm, Allah indinde belirlenmiş bir ecel ile olur. Asla geciktirilmez. Şeksiz ve şüphesiz buna böyle inanırım. Yine kabirde Münker ve Nekir’in hesap sormasının, kabir azabının, kabirlerden cesetlerle diriltilmenin, Allah’ın huzuruna arzedilmesinin hak olduğuna inandığım gibi, Havz’ın, Mizan’ın (amellerin tartılmasının) amel defterlerinin verilmesinin, sırattan geçilmesinin, cennet ve cehennemin hak olduğuna da tam imanım vardır. Bir kısım insanların cennete ve bir kısmının cehenneme dâhil olması, o gün bir kısım insanların sıkıntı içinde olması ve yine bir kısım insanların da o büyük korkudan mahzun olmaması da haktır ve gerçektir. Meleklerin, peygamberlerin ve mü’minlerin şefaati haktır. Şefaatten sonra Erhamü’r- Rahimin olan Allah’ın dilediklerini cehennemden çıkarması haktır. Muvahhid mü’minlerin cennette ebedî kalmaları hak olduğu gibi, ateş ehlinin de ateşte ebedî kalmaları haktır. Bilinsin bilinmesin, peygamberler ve ilâhî kitaplar Hak katından ne getirmiş iseler hepsi haktır ve gerçektir. Dil ile ikrar, kalp ile tasdik edip inandım.”
Benim itikadıma dair olan bu şehâdetim, kendisine ulaşan herkese bir emanettir. Nerede olursa olsun sorulunca, bu emaneti yerine getirmesi gerekir. Allah bizi ve sizi bu imanla mükâfatlandırsın. Fânî âlemden bakî âleme geçerken de bizi bu imân üzere sâbit kılsın. Bu iman sayesinden kerâmet ve rıdvân yurduna yerleştirsin. Gömlekleri katrandan olan cehennem yurdu ile aramızda perde olsun. Yine Yüce Allah bizleri, kitaplarını sağ tarafından alanlardan, Havz’ından kana kana içenlerden, mizânı ağır gelenlerden, sırattan ayakları kaymayanlardan eylesin. Muhakkak ki O, in’âm ve ihsan edicidir.
“Lütfedip hidayetiyle bizi buna ( bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Andolsun ki, Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişlerdir.” (A’raf Sûresi, 43)
Kaynak: Dr. Âdem Ergül, Öğütler Pınarı İbn Arabi Konuşuyor, Erkam Yayınları