Kârûn Kıssası Işığında Servet Ahlâkı

TEFEKKÜR

Servet, mümini Allah’a yaklaştıran bir vesile de olabilir; kalpte yer tuttuğunda helâke sürükleyen bir imtihan da…

İnsanoğlu, yaratılışında nimete karşı meyil taşıyan; mala ve imkâna karşı zaaflı bir varlıktır. Rabbimiz kulunu kimi zaman yoklukla, kimi zaman bollukla dener. Fakat bilinir ki bolluğun imtihanı, çoğu zaman yokluğun imtihanından daha ağırdır. Zira yokluk kalbi Rabbine yaklaştırır; bolluk ise kalbi gaflet bulutlarıyla sarabilir. İşte bu nedenle Kur’ân-ı Kerim, servet sahiplerini bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak hem ikaz eder hem de yol gösterir.

SERVET İMTİHANINDA BİR FECAAT ÖRNEĞİ: KÂRÛN

Kasas Sûresi’nde anlatılan Kârûn kıssası; irşad, ikaz ve inzarın iç içe bulunduğu; malın kalpte ilahlaştığında insanı nasıl helâke sürüklediğini ve bu sarmala düşmemek için servetin nasıl kullanılması gerektiğini gösteren, çağları aşan bir ikaz olarak tüm servet sahiplerine bir yol haritası sunar.

Mal, elin nimeti; kalbin belasıdır. Kalpte yer tuttuğu anda insanı ilahî ölçülerden koparır. Kârûn’un serveti öyle büyüktü ki hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluk zorlukla taşırdı. Ne var ki mal çokluğu, kalpteki tehlikeyi ortadan kaldırmaz; aksine çoğu zaman artırır.

Tevrat’ı en iyi bilen, Hz. Musa’ya (a.s.) yakın ve akrabası olan Kârûn, serveti sebebiyle kulluğunu unuttu. Malın kendisine bir üstünlük ve dokunulmazlık verdiğini sandı. İlâhî nizamı kendi hırslarına uydurmaya kalktı. İşte tam bu sırada kavminin ilim sahipleri ona öğüt verdiler. Bu öğütler, bugün de servet sahiplerinin yoluna ışık tutan ilahî işaretlerdir.

Kârûn’a yapılan ilk uyarı şudur: “Şımarma! Çünkü Allah şımarıkları sevmez.” (Kasas, 77)

Şımarıklık nedir? Bugünkü ifadeyle; kontrolsüz özgüven, kendini merkeze koymak ve “Ben olmazsam olmaz!” duygusuna kapılmaktır. Kur’an’ın anlattığı şımarık insan:

Malı arttıkça tevazusu azalan,

Sözünde ölçü kalmayan,

Etrafındaki insanları küçümseyen,

Sahip olduğu her şeyi kendi zekâsı, gücü ve başarısı sanan,

Uyarı kabul etmeyen, nasihate kulak asmayan,

Malın verdiği geçici sarhoşlukla sevinen kimsedir.

Kârûn’un şu sözü bu hâlin zirvesidir:

“Bu servet bana kendi bilgim sayesinde verildi.” (Kasas, 78)

Yani: “Ben kazandım, ben yaptım, benim sayemde!”

Oysa Kur’an bu gerçeği şöyle teşhis eder:

“Gerçekten insan azar; kendini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6–7)

BOLLUK İMTİHANINDA MÜMİNİN YOL HARİTASI

İnsanı azdıran mal değil, malın yanlış okunmasıdır. Nimet arttıkça tevazu artmalı, mal çoğaldıkça secde derinleşmelidir. Şımarıklığın şifası şükür ve mütevazılıktır. Mal, çoğu zaman kalbi inceltmesi gerekirken kabartır; irfanı artırması gerekirken kibri besler. Oysa mümin nimet karşısında sükûnetli olmalı; sevincini taşkınlığa değil, şükre dönüştürmelidir. Çünkü kibir, servetin en tehlikeli virüsüdür.

“Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet.” (Kasas, 77)

Servet, ahirete yatırım yapıldığında kıymet kazanır. İnsan malını zekât, sadaka, infak ve karz-ı hasen gibi yollarla ebedî hayata yönlendirmelidir. Dünyada kalan her mal fanidir; âhirete gönderilen ise bakidir. Ârifler bu yüzden, “Dünya malının en hayırlı yeri, âhirette karşına çıktığı andır.” demişlerdir.

İnsan, mevcut kazancından kapasitesine göre—zekât dışında—bir kısmını âhiret için fedakârlıkla ayırmalı; bunun fırsatlarını kollamalı, önüne çıkan hayır kapılarını kaçırmamalıdır. Bu infak, özellikle ana-baba, evlat, akraba ve komşular gibi birinci derece yakınlardan başlayarak daha uzağa doğru gerçekleştirilmelidir.

“Dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 77)

Dünya tümüyle terk edilmez; çünkü dünya, âhiretin tarlasıdır. Kul nimeti helalden kazanmalı ve elde ettiği kazancı helal dairesinde, israftan ve cimrilikten uzak bir şekilde kullanmalıdır. Dünya nimetlerini kalbine değil, kasasına ya da cebine misafir etmelidir.

Ayrıca Allah, kulunun üzerinde nimetinin eserini görmek ister. Bunun için kişi, meşru dairede, benzer şartlardaki insanların ortalama harcamalarına uygun bir hayat sürer; fakat nimetin kalbi işgal etmesine izin vermez. Asıl olan, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, onu âhiretin hizmetkârı kılabilmektir.

“Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap.” (Kasas, 77)

Bu, servet ahlakının özüdür. Allah insana güç, sağlık, akıl, fırsat, çevre ve rızık vermiştir. Kul da bu ihsanlara karşılık insanlara iyilik taşımalıdır: Yoksulu gözetmeli, bilgiyi paylaşmalı, güçsüzün elinden tutmalı ve topluma hizmeti şeref bilmelidir. Gerçek zenginlik yalnızca malın çokluğu değil, malla yapılan iyiliğin çokluğudur.

Allah Teâlâ insanı anne karnında kanlı bir mekânda büyütmüş; fakat ağzına kan bulaştırmamış, onu temiz ve nezih bir gıdayla beslemiştir. Yeryüzüne geldiğinde ise insana mal kazanacak güç, ilim, fırsat ve çevre vermiştir. O hâlde kul da Allah’ın kendisine yaptığı bu lütufların bir benzerini kullara yapmalıdır. Yeni yetişen nesle helal yoldan kazanmayı öğretmek, bu alanda eğitim veren kişi ve kurumları desteklemek ve girişimlerde bulunmak da bu tavsiyenin kapsamındadır.

“Yeryüzünde bozgunculuğu arama; çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)

Fesat yalnızca savaş çıkarmak değildir. Bugünün dünyasında para ve güç, fesadın çok daha farklı kılıklara bürünmüş hâlidir.

Modern çağdaki fesadın bazı türleri şunlardır:

Kalitesiz ürün üreterek insan sağlığını tehlikeye atmak,

Piyasayı gereksiz ürünlerle doldurarak israf kültürü oluşturmak,

Haksız fiyat artışlarıyla toplumu sömürmek,

Hileli ölçü, aldatıcı reklam ve manipülasyon yapmak,

Ahlâkı ve aileyi tahrip eden projeleri desteklemek,

Harcama alışkanlıklarını fıtrattan koparan tüketim modelleri oluşturmak,

Borçlandırma yoluyla bireyleri ve aileleri bağımlı hâle getirmek.

Kur’an ticarette adaleti şöyle emreder:

“Ölçü ve tartıyı adaletle yapın.” (En‘âm, 152)

“Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin.” (Nisâ, 29)

Dürüstlük müminin en büyük sermayesidir; haksız kazanç ise en büyük fesattır.

Velhâsıl malın hakiki sahibi Allah’tır; kul ise emanetçidir. Emaneti Allah’ın ölçüleriyle taşıyanlar yükselir, onu kendinin zannedenler ise helâk olur. Bu yüzden mümine düşen, malı kendine değil, Rabbine yaklaştıran bir yol arkadaşı kılmaktır.

Rabbimiz bizi Kârûn gibi şımaranlardan değil, Musa gibi hakkın yanında sebat edenlerden eylesin. Kazancımızı helale, harcamamızı ihsana; malımızı fesada değil, marufa yönlendirmeyi nasip etsin. Bizden nasihat eden hikmet sahiplerini de eksik etmesin. Âmin.

Kaynak: Hidayet Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479