Karanlık Çağlardan İslam’a, Osmanlı’dan Günümüze Engelliliğe Bakış Nasıldı?
Engellilik tarih boyunca neden “lanet” sayıldı? Pagan toplumlarda “ceza”, Orta Çağ’da “şeytan işi” olarak görülen bu durum, İslam ve Osmanlı medeniyetinde nasıl bir “merhamet ve adalet” mirasına dönüştü? Günümüz dünyası, bu tarihi mirastan hangi dersleri almalı?
İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Her daim birbirine ihtiyaç hâlinde olup acılarını paylaştıkça azaltan, sevinçlerini paylaştıkça artıran nahif bir canlıdır. Bununla birlikte, doğuştan veya sonradan oluşan engeller/hastalıklar ise birlik ve beraberlik içerisinde, dayanışma ile aşılabilecek imtihanlardır. Nitekim bir tane bir, “bir” iken; dört tane bir, yan yana gelip birlikte olursa “bin yüz on bir” olur. Bir elin nesi varken iki el birlikte ses çıkarmaktadır.
TARİHSEL SÜREÇTE ENGELLİLİĞE BAKIŞ NASILDI?
Engellilik, kadîm medeniyetlerde çok farklı karşılanmış, engelli insanlara farklı düşünce ve inanışlarla eziyet edilmiştir. Meselâ çok tanrılı pagan (putperest) dinlerin hâkim olduğu toplumlarda; engelli bir çocuğun içinde bulunduğu aileye, işledikleri bir suçtan ötürü tanrılar tarafından “ceza verildiği” düşünülmüştür. Bu yüzden engelliye yardım etmek, tanrının gazabını çekmek mânâsına geleceği için engellilere hiçbir şekilde yardım edilmemiş, hattâ onun belâ ve lânetinden korunmak için bu zavallıları tek başlarına şehir dışlarına sürmüş, yalnızlığa ve ölüme terk etmişlerdir.
Orta Çağ Avrupası’nda, engelli insanların yok edilmediği, ancak kötü ve zor işlerde çalıştırıldığı görülmüştür. Hor görülüp aşağılanan engelliler, su depolarında hayvanların yerine işe koşulmuş, fuhuş ve dilencilikte kullanılmıştır. Engellerinden dolayı “içlerine şeytan kaçtığı” düşüncesiyle şeytan çıkarma âyinleri düzenlenmiş; geçmemesi durumunda öldürülerek şeytanın ortadan kaldırıldığına inanılmıştır. Avrupa toplumlarında ise ancak cüzzamlılarla aynı kolonilerde yaşamalarına müsaade edilmiştir.
Yine Orta Çağ Avrupası’nda bazı zihinsel engellilerin hastalık belirtisi olan söz ve davranışlarından korkulmuş; onlara kutsallık atfedilerek “doğa üstü varlıklar oldukları” kabul edilmiştir.
Roma İmparatorluğu’nda yeni doğan bebeğin veya küçük yaşlarda engelli olduğu anlaşılan çocukların, babaları tarafından öldürülmesine izin verilmiştir.
Engellilere İyi Davrananlar da Var!
M.Ö. 11 ve 12. yüzyıllarda eski Mısır’da engellilerin toplumdan dışlanmaması için, okullarda okutulan ders kitaplarında engellilere davranış ahlâkı içeren konular işlenmiş ve şu ifadelere rastlanmıştır:
“Bir körle gülüp alay etme! Bir cüceyi aşağılama! Ağır felçli bir insanın durumunu daha da zorlaştırma! Tanrı’nın yarattığı zekâ engelli bir insanla alay etme.”
Okullardaki eğitimin yanında toplumla kaynaşmaları için görme engelliler, bayramlarda ve kültürel toplantılarda şarkıcı ve müzisyen olarak vazifelendirilmiş, böylece halkın onları dışlaması önlenmiştir.
Roma İmparatorluğu’nda engelli hakları aşamalı olarak gelişmiş, önceleri engelli doğan çocukların babaları tarafından öldürülmesine izin verilirken M.S. 4. yüzyılda, bu yasa kaldırılmıştır. Hattâ daha sonraki yıllarda, İstanbul’da bedensel engelliler için “Yaşama Evi” yaptırıldığı belgelerde tespit edilmiştir.
Tevhid Dîni’nde Engellilik
İslâm Dîni, insana yaratılmışların en şereflisi olarak saygı duymuş; zayıf veya engelli kimselere ise hassas davranılması, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmiştir. Abese sûresinde Peygamber Efendimiz’e soru sormak için gelen bir âmâya karşı, incitici söz söylemek bir tarafa, o farkına varmadığı hâlde, yüz ekşitmek bile uygun bulunmamıştır.
Peygamber Efendimiz’in:
“Bir âmâyı kırk adım götürene cennet vacip olur.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 158; Beyhakî, Şuab, X, 95) hadîs-i şerîfi ise müslümanlara rehber olmuş, İslâm tarihi boyunca engelli insanlar için sayısız vakıf ve hastahâne kurulmuştur. Müslüman âlimler, tıbba ve sağlık kurumlarına öncelik vermiş; çeşitli hastalıklar ve tedavileri için çok önemli çalışmalar yapmışlar, eserler vermişlerdir. Bunlardan İbn-i Sînâ’nın Kitâbü’ş-Şifâ’sı ve Ebû Bekir Râzî’nin melankoliklerin meşguliyetle tedavi edilmeleri üzerine yazmış olduğu yazı ve çalışmalar, bu sahanın uzmanları tarafından yıllarca esas alınmıştır.
Zihinsel engellilerin tedavi usûllerinde ilk kurumsal yapılar, Selçuklularda oluşturulmuş, özellikle akıl hastalıklarını müzik ve su sesiyle tedavi etmeleri çığır açmıştır. Osmanlı Devleti’nde, Osmanlı saray hekimi Musa bin Hamun, diş hastalığı ve çocuk psikolojisi hastalıklarını iyileştirmede dahî müzikle tedavi metodunu kullanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde Özel Eğitim
Altı asır dünyaya adâlet ve merhametle hükmetmiş Osmanlı Devleti’nde bu hizmetler artarak devam etmiş, muhtaç insanlar ve hastalar için sayısız vakıf ve rehabilitasyon merkezi açılmıştır. Özellikle cami ve pazar yerlerinin yanında “Bîmarhâne/Bakımevi” isimli kurumlar yaptırılmış; yaşlı ve engellilere, şehrin merkezinde sosyal hayattan kopmadan barınma, tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri verilmiştir.
Dört yaşında sıbyan mektepleriyle başlayan eğitimde, işitme ve konuşma engelli çocuklar da ihmal edilmemiş; Sultan Abdülhamid döneminde “bî-zebanlar” adıyla bu çocuklar için özel merkezler açılmıştır. 1891’de buna “Âmâlar” sınıfı da ilâve edilmiştir.
Mektepte Türkçe ve Fransızca okuma-yazma dersleri yanında, hüsn-i hat, matematik ve meslekî eğitim ile en çok kullanılan kelimeleri telaffuz ettirmeye yönelik “Konuşma Dersleri” okutulmuştur.
Farklı yaş aralığındaki bedensel engelli öğrencilerin okula giderken zorluk yaşamaması için mektebe özel kıyafet uygulaması yapılmış; böylelikle halkın ve yoldaki araçların onlara yardımcı olması sağlanmıştır. İşitme ve görme engelli çocuklar, kol kola girdirilerek birbirlerini ikmâl etmeleri öğretilmiş, ulaşımda tramvay kullanan çocuklar için indirimli bilet uygulaması başlatılmıştır.
Ülkemizde sosyal yardımların devlet tarafından müesseseleşmesi, 2. Abdülhamid Han döneminde “Dârü’l-Hayr-ı Âlî” yani Yüksek Hayır Kurumu’nun kurulması ile başlamıştır. Meşrûtiyet döneminde ise, kimsesiz çocuklar için “Dârü’l-Eytam”lar yani “yetimler evi” açılmıştır.
1917’de bu müesseselerin yetersiz kalması üzerine “Himâye-i Etfal Cemiyeti/Çocuk Esirgeme Kurumu” kurulmuştur.
İnsanların kendi maîşetini kendileri kazanarak başkasına muhtaç olmama hususuna ehemmiyet veren Osmanlı Devleti’nde herkesin üretime katkıda bulunması sağlanmış, görme engelliler medreselerde hocalık, camilerde müezzinlik ve mevlithanlıkla vazifelendirilmiştir. Ayrıca, matbaalarda mürettiplik/dizgicilik işlerinde istihdam edilmiş; işitme ve konuşma engelliler ise, Bâbıâlî’de daha çok odacılık ve hademelik gibi işlerde çalıştırılmıştır.
Avrupa’da Yakın Dönem
Engellilere yönelik hizmetler Osmanlı’nın ilk dönemlerinden itibaren başlamışken Batıda ise engellilere yönelik eğitim faaliyeti ancak 16. yüzyılda kurumsallaşmaya başlamıştır. Bu faaliyetlerin ilki, “Görme Engelliler Okulu” olmuş, bunu 1550 yılında Paris’te açılan “İşitme Engelliler Okulu” takip etmiştir
Bedensel engellilerin tıbbî ve ortopedik bakımları, 16. yüzyılda İsviçre’de açılan klinik ve rehabilitasyon merkezinde; zihinsel engellilerin bakımları ise, anlaşma zorluklarından dolayı ancak 1820’de Almanya’da görülmüştür.
Türkiye’de Engellilik
Günümüzde, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” anlayışıyla “Sosyal Devletçilik” alanında büyük atılımlar yapılmış, özellikle 1994 yılından sonra engelli kimselerin hayatlarını kolaylaştıracak haklar artırılmıştır.
Aslında bütün insanlar, Allah Teâlâ’nın “biricik/orijinal” kulu olarak yaratılmıştır. Bazı kimselerde doğuştan veya sonradan meydana gelen engellilik hâli, insanın şeref ve değerine gölge düşürmeyen özel bir durumdur. Bundan yola çıkarak engellilerle iletişimde şu prensipler daima göz önünde bulundurulmalıdır:
a- Müsaadeleri olmadan engel durumları sorulmamalı, bu duruma kimin veya neyin sebep olduğu öğrenmeye çalışılmamalıdır.
b- “Geçmiş olsun!”, “Üzülme!” gibi klişe ifadelerle onları incitmek yerine; eşit hayat haklarına saygı göstererek, önlerine çıkan engeller olabildiğince kaldırılmalıdır.
c- Engellilerin de evlenebileceği ve çocuk sahibi olabileceği unutulmamalı ve onlara özel hayatlarıyla ilgili sorular yönetilmemelidir.
d- Yardım etmeden önce; açıkça “Size yardım edebilir miyim?” diye sorulmalı, yardım talebi varsa, nasıl yardım edilebileceği öğrenilerek o engel ortadan kaldırılmalıdır.
e- Görme engelli biriyle konuşurken bulunulan ortam ve yol tarif edilmeli; işitme engelli biriyle konuşurken rahatça dudak okuması yapabilmesi için yüz yüze olunmalıdır.
f- Tekerlekli sandalyeye ya da yatağa “mahkûm” gibi kırıcı ve yargılayıcı ifadeler kullanılmamalıdır. Zaten engellilik, bir suç neticesinde oluşan “mahkûmiyet” değildir.
g- Çalışma ve sosyal hayatta eksik noktalardan ziyade, engellinin üretken ve pozitif olduğu noktalarına değinmek, onları daha mutlu ve güçlü yapacaktır…
İncitmemek, insanlık vazifemizdir. Ve unutmayalım ki, hepimiz her an bir sebeple engelli duruma gelebiliriz.
Kaynak: Seher Küçük, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476