Kar Tefekkürleri

TEFEKKÜR

Kar yağdı, sezonu bitti. Bahar mevsimine yakınlaşmışken kar bizleri hangi tefekkürlere sevketti? Kar tefekkürleri nelerdir?

Kış mevsiminde karlar yağar. Bin bir hikmetin yanında, bembeyaz manzarasıyla bir gelin odası gibi, cihanı süsler. Gecelerin uzadığı, karanlıkların çoğaldığı kış mevsiminde, seyredenlere beyaz rengiyle de ferahlık verir. Ya gökten yağan kar; dehşetli bir kan renginde yahut mâtemi ve kiri hatırlatan siyah bir renkte yağsaydı, ne kadar müthiş bir kasvete sebep olurdu! İnsanlık çıldırırdı.

Ki o buz gibi karların altında, bin bir çeşit mahlûkat donup ölmeden toprağın bağrında muhafaza olunur. Bahar gelip karlar eridiğinde, ortaya böcek cenazeleri değil, çeşit çeşit mahlûkat çıkar.

Cenâb-ı Hak müstesnâ sanatını bir de şartlarla mahdut olmadığını ispatlayarak gösterir. Meselâ, bitkilerin ekseriyetle yaşayamadığı kış mevsiminde, karların altında kardelen çiçeğini vâr etmiştir.

Kardelen çiçekleri... İkram üzerine ikram...

“O her şeye kādirdir!”

Diğer çiçekler olsa solar, donar ve çürürler, fakat kardelenler, en zor şartlardaki ilâhî sanat tecellîsidir. Çöllerde su deposu kaktüsler, O’nun sanatı... Her mevsimde, her şartta ayrı ayrı sanat...

Cenâb-ı Hak sonsuz kudret ve sanatıyla, türlü türlü tefekkürlere pencereler açmakta... Bazen bir duvarın, bir taşın içinden bir incir ağacı çıkararak, o ağaçtan meyve yetiştirerek, insana ye’se düşmeme husûsunda da bir ders vermekte. Demek ki insan esbâba tevessül ederek gayret edecek. Allâh’a tevekkül edince ilâhî yardım, en imkânsız şartlarda dahî tecellî edebilir!..[1]

Öyle çiçekler var, sadece yüksek rakımlarda yetişmekte... Öyle meyveler var, belli iklimlere mahsus... Coğrafyalara mahsus meyveler, insanın neye ihtiyacı varsa onu karşılayan ikramlar...

Her biri ayrı bir sır...

Minicik bir tohumdan fideye, fideden fidana ve ağaca dönüşen bir meyve ağacını tefekkür edelim:

Onun her mevsim tekrarladığı bir programı var. Bir takvimi var. Sanki odundan başka bir şey göremediğimiz o ağacın içinde bir bilgisayar var. Bir idare odası var. Oradan tâlimatlar geliyor. Bir bir hiç aksamadan uygulanıyor:

Zamanı gelince ağaç, önce çiçek veriyor. O çiçekler, güzel renkleri, desenleri ve râyihalarıyla bahar mevsiminde insanlara müjde oluyor. Tohumları taşıyacak böcek ve kuşları da davet ediyor.

Çiçeklerden sonra dallarda yapraklar çıkıyor. Yapraklar yeşilin çeşit çeşit tonlarını sergileyerek yine bize ferahlık veriyor. Bize ayrı bir manzara seyrettiriyor. Yapraklar fotosentezin, enerji panelleri hükmünde. Aynı zamanda ağacın çevresindeki birçok mahlûkun gıdâsı. Yapraklı bir ağaç aynı zamanda gölge nimeti...

Sonunda çiçeklerin ardında kalan tomurcuklardan meyveler yetişiyor. O meyveler, aynı toprak ve sudan beslendikleri hâlde çeşit çeşit renklerde, çeşit çeşit lezzetlerde ve farklı farklı husûsiyetlerde.

Sanki her ağacın kökünde bir pompa var, yerden aldığı suyu ağacın en ucundaki yaprağa kadar ulaştırıyor ve bu su hiç taşmıyor.

Bütün meyvelerin çeşit çeşit kabukları var. Kimi bir zar gibi, kimi kalın bir muşamba gibi, kimi ahşap bir çekmece gibi... İlâhî sanatın nakış nakış zenginliği... Bu kabuklar âdetâ içindeki gıdâyı koruyan bir termos hükmünde.

Bir meyve, kabuğu soyulduktan sonra fazla dayanmıyor, ekşiyor, bozuluyor, kuruyor yahut kararıyor. Ancak dolaplarda yahut katkı maddeleriyle muhafaza edilebiliyor.

Ama o termos mâhiyetindeki kabuğu içinde, aylarca dayanan meyveler var. Tefekkür ettikçe derinleşen sırlar.

Birçok meyve, bünyesinde ağacının tohumunu taşıyor. Böylece yürüyemeyen, hareket edemeyen ağaç, kendi neslini meyve ikram ederek devam ettirmiş oluyor.

Bu mükemmel programı, her bir tür için ayrı ayrı yazdıran, zerre kadar tohumun içine sığdıran, tatbik eden kim?

Sayısız ilâhî nimetleri tefekkür etmeye devam edelim:

Gölgenin nasıl bir nimet olduğunu hiç düşündük mü?

Cenâb-ı Hak düşünün buyuruyor:

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra Biz güneşi, ona delil kıldık.” (el-Furkān, 45)

Allah Teâlâ; güneşin etrafındaki dönüşü mevcut nizâmındaki gibi takdir etmeseydi, kâinatta emsali tespit edildiği gibi, güneş sistemini de birden fazla yıldızın olduğu bir sistem olarak halk etseydi yahut yeryüzünde gölgelik teşkil edecek ağaç ve benzeri malzemeleri halk etmeseydi, her tarafı dümdüz bir çöl hâlinde yaratsaydı gölgeye hasret kalırdık.

Bu ihtimaller deryâsında insan bir de kendi vücudunu tefekkür etmelidir.

Dipnot: [1] Aziz Mahmud Hüdâyî Camii’nin emekli müezzinlerinden Hüseyin Hoca, anlatmıştı: Bir gece mezarlıktan bir ses işitir. Gece gitmekten çekinir; sabah gittiğinde ise, görür ki mezar mermerlerinden birindeki bir delikten çıkan ve zamanla kalınlaşan bir fide, koca bir mermeri çatlatmıştır. Değil taş, insan elinde bile ufalanacak bir yeşil bitki; sebatkâr neşv ü nemâsıyla, mermeri çatlatmakta. Burada Cenâb-ı Hak, azamet-i ilâhiyyesini göstermektedir. Bir küçük virüs, koca bir pehlivanı yerle bir ediyor.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları