Kalpler Neden Cimrileşti, İyilik Neden Azaldı?

VİDEOLAR

Abdullah Sert Hocaefendi, Müslüman toplumda iyiliğin neden zorlaştığını, kalplerin nasıl daraldığını çarpıcı misallerle anlatıyor.

İYİLİK VE GÖNÜL CÖMERTLİĞİ NEDEN KAYBOLUYOR?

Müslümanın din kardeşine tebessüm etmesi, selâm vermesi, yoldaki bir taşı kaldırması, yabancıya yol göstermesi; bunların her biri aslında imanın hayata yansıyan tezâhürleridir. Ne var ki bugün bazen bir dükkânın kapısında “Adres sormak yasaktır” yazısını görüyoruz. Köşede duran birine sadece iki adım ilerideki bir adresi sormak bile kimi zaman karşılıksız kalabiliyor. Hâlbuki “iki adım yukarıda” demek ne kaybettirir? Bir dakikalık bir iyilik, kalpten çıkan küçük bir cömertliktir bu.

Kıymetli kardeşlerim, cimrilik yalnızca maddî imkânlarla ilgili değildir. Asıl cimrilik, kalbin daralmasıyla başlar. Kalp kapanınca oradan iyilik de çıkmaz. Selâm verirsiniz, karşılık almakta zorlanırsınız. Çünkü selâm da cömertlik ister. Allah’ın selâmını verirken, insan kalbini ortaya koymalıdır. Gelişigüzel, şuursuz bir selâm değil; kalpten gelen, muhatabına değer veren bir selâm…

Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bu konudaki hassasiyeti ne kadar ibretlidir. Efendimiz çocuklara selâm verirken eğilir, onlarla göz göze gelir ve öyle “Selâmün aleyküm” derdi. Yukarıdan, gelişigüzel bir selâm vermezdi. “Bu bir çocuktur” deyip geçmez; çocuğun gönlüne ulaşmayı önemserdi. İşte Rasûlullah’ı tanımak böyle bir şeydir. O’nu ne kadar tanırsak, o kadar yakınlaşırız. Ne kadar yakınlaşırsak da, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” müjdesi o kadar tecelli eder.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Ben sizden önce gidip havuzun başında sizi bekleyeceğim.” Bu hadisi okudukça insan kendine sormadan edemiyor: Bizi bekleyen bir Peygamber var… Peki bizim yolumuz gerçekten O’nun beklediği yere çıkıyor mu? Yoksa başka yollarda mı oyalanıyoruz?

Yabancıya yol göstermek de böyledir. Bazen insan bildiği hâlde “Ben de bilmiyorum” diyebiliyor. Hâlbuki biliyorsan söyle; ne olacak? Bir dakika, iki dakika… Bilmezsen de bilen birine yönlendir. İslâm toplumu böyle inşa edilir. Aç olana yemek vermekle, yolda kalana yardımcı olmakla, ihtiyaç sahibine el uzatmakla…

Bizim medeniyetimiz bunu yaşamış bir medeniyettir. Meselâ Anadolu’da, Aksaray’da bulunan bir kervansaray vakfının vakfiyesinde şu yazar: “İster Müslüman olsun ister olmasın, buraya gelen her yolcu üç gün misafir edilir.” Kimseye din, pasaport, kimlik sorulmaz. Üç gün boyunca sabah-akşam yemeği verilir. Eğer hayvanıyla geldiyse, hayvanına da yem temin edilir. Bu bir masal değil, yaşanmış bir hakikattir.

Hatta vakfiyede şu incelik de vardır: “Eğer yolcu yaya geldiyse, giderken ayakkabılarına bakılsın. Eskimişse, yeni ayakkabıyla gönderilsin.” Niçin yapıldı bunlar? Bu insanlar bunu ahirette kendilerine bir kapı açılsın diye yaptılar. Allah’ın verdiği nimeti, Allah’ın kullarıyla paylaşmak için yaptılar.

Kıymetli kardeşlerim, bizim medeniyetimiz budur. Bu bir hikâye değil, yaşayan bir toplumun gerçeğidir. Ne yazık ki biz zamanla bunları unuttuk. Harflerimizi değiştirdik, kıyafetimizi değiştirdik; “Bize oradan bir şey lâzım değil” dedik. Ama huzuru da bulamadık. Debelenip duruyoruz.

İnsan karanlıktan aydınlığa çıkmak ister. Oysa biz, aydınlıktayken lambaları kırıp karanlıkta yaşamaya razı olduk. Bu çok acı bir durumdur. Hem de fazlasıyla acı…