Kalp Körlüğü Nedir?

TEFEKKÜR

Bunca nimetlerinden istifâde edip, bu kâinâtı temâşâ ve tefekkür edip de, Hâlık’ı inkâr edebilmek, ancak kalplerin kör olmasıyla îzâh edilebilir. Mü’minlerin bu âkıbete dûçâr olmamak için; kalplerini tefekkürden, dillerini zikirden, her hâllerini takvâdan ayırmamaları îcâb eder.

Devrimizde teknik ilerlemiş fakat tefekkür gerilemiştir. İnançsız insanlar; bilim nâmına basit îzahlarla her şeyi açıkladıklarını düşünüp, müslümanların tefekkürleriyle istihzâ etmektedir. Îman ve takvâdan uzak, ilâhî azamet tecellîlerini; tesadüfle, evrimle îzâh etmeye kalkmak, ne ahmakça bir akıl israfıdır. Bir akıl tutulmasıdır.

Cenâb-ı Hak, insanın bu küstah şımarıklığını şöyle tasvir ve zemmeder:

“Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona (insana) bir rahmet tattırırsak şöyle der:

«Bu, benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O’nun katında benim için daha güzel şeyler vardır!»

Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız!” (Fussilet, 50)

Bunca nimetlerinden istifâde edip, bu kâinâtı temâşâ ve tefekkür edip de, Hâlık’ı inkâr edebilmek, ancak kalplerin kör olmasıyla îzâh edilebilir ki, Rabbimiz bunu şöyle beyân etmiştir:

(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)

Kalp Körlüğü Hastalığının Şifası

Cenâb-ı Hak, hakikati göremeyenlere «kalben kör» ismini verdiği gibi; hakka davete icâbet etmeyenlere de «mânen ölü» sıfatını verir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 “Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. (Ey Habîbim!) Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” (Fâtır, 22)

Mü’minlerin bu âkıbete dûçâr olmamak için; kalplerini tefekkürden, dillerini zikirden, her hâllerini takvâdan ayırmamaları îcâb eder.

Bunun için alışkanlığa da mağlûp olmamalıdır. Nitekim doğuştan âmâ olan bir kişi, gözleri birdenbire açılsa ne kadar dehşete kapılır. Şöyle bir baktığında; denizlere, ağaçlara ve uçan kuşlara ne kadar hayret eder. Zira hiç görmediği şeyler... «Rabbim ne güzel halk etmiş!» der, hayranlık duyar.

Bu güzelliklerin her gün binlercesi ile karşılaşan insanoğlu; çoğu kez bunların farkına varmadan, derin tefekkür ve ince tahassüs iklimine yol bulamadan, tıpkı bereketli Nisan yağmurları üzerinden akıp gittiği hâlde ondan hiçbir nasîb alamayan sert kayalar ve çöller misâli, oradan gafletle gelip geçer.

Meşhur bir ressam, Cenâb-ı Hakk’ın halk ettiği şu âlemden birtakım noktaları resimlere aktarır. Onu seyretmek için galeriler açılır, insanlar onu görmeye gider ve tablolara servetler ödenir. Ressam da;

“Ne büyük sanatkâr!” diye takdir edilir. Hâlbuki gerçek sanatkâr, ressamı da yaratan, onun bu resimleri yaparken baktığı hakikî manzaraları da yaratan Sâni-i Mutlak’tır. Gerçek sanatkâr, insanı ve Allah Rasûlü’nü yaratan yüce Hâlıkımız’dır.

Gafil insan; her şeyi halk eden Sâni-i Mutlak’ın sanatı karşısında, bir taklitçi ressam karşısındaki takdir hissini duyamaz.

Ârif gönüller ise kudret fırçasının eseri olan, yirmi dört saat boyunca her saniye ufuk ufuk değişen muazzam ve hakikî tablolara, hayranlığını hiç kaybetmeden nazar eder. Şafak ve gurublardaki renk cümbüşleri... Kapkara topraktan bin bir rengi çıkaran rengârenk menekşeler, zambaklar ve güller... Denizler, nehirler, dağlar ve vadiler... Velhâsıl insan kendine ve kâinâta aşk ve muhabbet dolu bir gözle nazar ederse, ilâhî heybet ve hârikaların hayreti içinde kalmaması imkânsızdır.

Necip Fazıl, gaflet ehline şöyle seslenir:

Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

Geçip de aynaya soran olmaz mı?

Hazret-i Mevlânâ da bu hususta tefekkür ve hikmet kapılarını aralayarak gözleri ve gönülleri intibâha davet eder:

“Mademki değirmen taşının hareketini görüyorsun. Daha dikkatli bak da onu harekete getiren derenin suyunu da gör!”

“Toprağı, tozu havada gördün. Onları havaya kaldıran rüzgâra da bak!”

“Fikir çömleğini kaynar görmedesin. Onu kaynatan ateşe de basîretle nazar eyle!”

“Şu köşkleri, sarayları ve nice hâneleri bir yapanın olması mı akla yatkındır; yoksa olmaması mı, ey akılsız!”

“Şu gördüğün yazıyı yazan bir kâtibin olması mı akla yatkındır, yoksa duvarları süsleyen ve sayfaları satır satır dolduran yazılar kâtipsiz midir ey oğul!”

“Ey kişi! Bu âlemde kendi kendine meydana gelen bir şey gösterebilir misin? Kendi kendine çimlenip büyüyen bir bitkiyi toprağından ayır da gör bakalım kendi kendine mi bitmiş!..”

Tefekkür, tek yönlü değildir. Sadece bir Yaratıcı’nın varlığını idrâk etmekten ibaret değildir. Tefekkürün türlü cihetleri vardır.

Meselâ tefekkür edelim:

İnsanın bir şerhi olan kâinatta da her şey her an aktiftir. Zerreden kürreye her şey dâimî bir gayret hâlindedir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları